Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Abbasiler Döneminde Türk-Arap İlişkileri

  • Abbasiler Döneminde Türk-Arap İlişkileri

    Abbasiler devrinde Türklerin hakimiyetindeki topraklara karşı düzenlenen fetih harekâtı hızını kaybetmiş ve Anadolu’ya yapılan gazâlar dışında büyük seferler düzenlenmemiştir.

    Kuteybe Müslim’in Maverâünnehir’i fethetmesi ve Batı Türkistan’a düzenlediği seferler bölgenin siyasî hayatında önemli değişikliklere sebep olmuştur. GökTürklerin zayıflaması ve Maveraünnehir’in İslâm hakimiyeti altına alınmasının da Müslüman Araplar karşısında ciddi bir başarı kazanamaması üzerine Türkler Çin’den yardım istemek zorunda kaldılar. Buna ilk teşebbüs eden Fergana İhşidi oldu (712). Daha sonra Buhara hükümdarı Tuğşâda kardeşini Çin’e gönderip Müslümanlara karşı yardım istedi (726). Yardım isteyenler arasında Semerkand hükümdarı Gurek ve Toharistan Yabgusu da vardı.

    Türgeş Hakanlığı’nın ortadan kaldırılmasından sonra Çin’in Kuça valisi 747’de büyük bir orduyla Maveraünnehir üzerine yürümüş ve bölgeye hakim olan Müslüman Araplarla Talas nehri kıyısında yaptıkları savaşı kaybederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Türk-İslâm ve dünya tarihi açısından son derece önemli olan Talas Savaşı’nın sebepleri hakkında İslâm ve Çin kaynaklarında farklı bilgiler verilmektedir. Çinlilerin Taşkent üzerine yürüyerek hükümdar Bagatur Tudun’u öldürmesi üzerine oğlu Karluklardan yardım istediği gibi diğer Türk boylarını da Çin’e kaşı harekete geçmeye teşvik etti. Ancak o sırada siyasi birlikten yoksun olan Türk dünyası Çin’e karşı girişeceği bir seferin sonucundan emin olmadığı için Abbasilerin Horasan valisi Ebû Müslim’i Kuça, Karaşar, Hoten ve Kaşgar’ı ele geçirmesi hususunda ikna ettiler. Bunun üzerine Çin kuvvetleri bugünkü Evliyaata yakınlarındaki Talas şehrine ulaştı ve burada Müslüman Araplarla karşı karşıya geldi. Çin kaynaklarında başlangıçta Çinlilerin safında yer alan Karluk Türklerinin savaş başlayınca Müslümanların saflarına geçtiği iddia edilmektedir. Ancak Ebû Müslim’i Çinlilere karşı tahrik edenlerin Karluklar olduğu düşünülürse bu iddianın doğru olmadığı anlaşılır. Muhtemelen Karluklar savaş başladıktan sonra son gün Çinlilere karşı taarruza geçmişlerdir. 751 yılı Temmuz ayında Ebû Müslim’in kumandanı Ziyad b. Salih ile Çin’in Kuça valisinin sevk ve idare ettiği ordular arasında başlayan savaş beş gün devam etmiş ve iki ateş arasında kalan Çin birlikleri ağır kayıplar vermiş baş kumandan da canını zor kurtarabilmiştir. Bu olaydan sonra Çinliler bir daha Maveraünnehir’in işlerine karışmamışlardır. Çin ordusundaki yaklaşık 20 bin kişinin esir düştüğü Talas Savaşı’nın sonuçlarını maddeler halinde şöyle özetlemek mümkündür:

    1. Her vesileyle Türkler ve Türkistan toprakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen Çinliler 751 yılındaki bu feci bozgundan sonra Batı Türkistan üzerindeki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmış başka bir ifadeyle Çin artık Batı Türkistan için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştır.

    2. Savaştan önceki yıllarda Batı Türkistan’da sarsılmış olan Türk nüfuzu Talas Savaşı’ndan sonra yeniden tesis edilmiş ve 766’da Karluk Türkleri müstakil bir devlet kurmuşlardır.

    3. Hz. Ömer devrindeki fetihler sırasında başlayan Türk-Arap mücadelesi uzun süre devam etmiş ve bundan dolayı da İslâmiyet Türkler arasında yayılma imkânı bulamamıştı. Talas Savaşı’ndan sonra bu mücadele yerini barış ve dostluğa bırakmıştır. Bu sayede İslâmiyet Türkler arasında yayılmaya başlamıştır.

    4. Talas Savaşı dünya kültür tarihi üzerinde de önemli rol oynamış ve esir alınan Çinliler vasıtasıyla Semerkand’da da keten ve kenevirden kağıt imal edilmeye başlanmış ve kağıtçılık çok geçmeden İslâm ülkelerinde yaygınlaşmıştır. Bu sanayi Bağdat, Mısır, Sicilya ve Endülüs yoluyla Avrupa’ya yayılmıştır.

    Emevîler zamanında Mervan b. Muhammed’in Hazarlara karşı kazandığı zaferlerden sonra Araplarla Hazarlar arasındaki mücadelede bir duraklama olmuştu. Abbasilerin ilk döneminde de bu sessizlik devam etmiş ve Halife Ebû Ca’fer el-Mansûr İrminiyye valisi Yezid b. Üseyd’e Hazarlarla sıhriyet tesis etmesini emretmiş o da bir Hazar prensesiyle evlenmiş ve Berdea’da muhteşem düğün merasimi yapılmıştır. Ancak bu prenses doğum sırasında öldüğü halde yakınları prensesin öldürüldüğünü söyleyerek Hazarlarla Abbasiler arasındaki ilişkilerin bozulmasına ve yeni bir mücadele döneminin başlamasına sebep olmuştur.

    Hazar hakanı bu olay üzerine Müslümanlara karşı Astarhan el-Harezmî’nin kumandasında ordular sevketmiş ve onlara ağır kayıplar verdirmiştir (762-64).

    Halife Ebû Ca’fer el-Mansûr döneminde Astarhan kumandasındaki Hazar ordusu Kafkas dağlarını aşıp İslâm hakimiyetindeki topraklara girdi. Suriye, El-Cezire ve Musul’dan takviye birlikleri gönderilmesine rağmen Yezid b. Useyd kumandasındaki İslâm ordusu yenildi. Bu bozgun haberi üzerine Halife hapishaneleri tahliye etti binlerce gönüllüden oluşan büyük bir orduyu Hazarlara karşı sevketti. Ayrıca sınırlarda kaleler inşa ettirerek gerekli savunma tedbirleri aldı. Hazarlar daha fazla ilerleyemediler ve aldıkları ganimetlerle ülkelerine döndüler.

    Halife Ebû Ca‘fer el-Mansur devrinden Harunurreşid devrine kadar yarım asra yakın bir süre Hazarlarla Müslüman Araplar arasında kayda değer bir savaşın cereyan etmediği anlaşılmaktadır.

    Harunurreşid bölgede meydana gelen karışıklıklar üzerine 797 yılında Said b. Selm’i İrminiyye valiliğine tayin etti. Said Derbend’deki asilerin lideri Necm b. Haşim’i öldürtünce oğlu Hazarlara sığınıp yardım istemiş bunun üzerine Hazarlar Said’e karşı harekete geçmişler ve 799 yılında Bâbü’l-ebvâb üzerinden Kür nehri kıyısına kadar gelmişler, o bölgedeki köy ve kasabaları tahrip etmişlerdir. Bunun üzerine Harunurreşid Said’i azledip yerine Yezid b. Mezyed’i tayin etti. Vali Yezid, Huzeyme b. Hazim ile beraber büyük bir orduyla yola çıktı. Bunu duyan Hazarlar geri çekildiler.

    Harunurreşid devrinde gerçekleştirilen bu son harekât ile Abbasiler ve Hazarlar arasındaki mücadele dönemi sona ermiş bunun yerini siyasî, dinî ve iktisâdî ilişkiler almıştır. Aynı dönemde Bizans’tan kaçan Yahudilerin etkisiyle Hazar Hakanı Yahudiliği kabul etti. Bütün bu olaylara rağmen Etil’deki (Dâru’l-beyzâ) İslâm topluluğu varlığını korudu ve bir süre sonra da Müslümanlar devlet yönetiminde hakim unsur haline geldiler. 969 yılında Rusların Etil’e hücumundan sonra Hazar hakan ailesi Harezmli Müslümanların vasıtasıyla İslâmiyeti kabul etti.

    Emevîler devrinde Müslümanlar çok geniş bir alanda hakimiyet tesis etmekle beraber Araplar dışındaki kavimler (mevâli) ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Bu durum mevâlinin özellikle Horasan’da Emevîlere karşı büyük bir isyan hareketi başlatmasına sebep oldu. İsyana önderlik eden Ebû Müslim-i Horasânî de mevâliye mensup idi. 746’da Horasan’da başlayan hareket Emevî hanedanının yıkılması ve Abbasilerin iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Bu sadece iktidarın iki hanedan arasında el değiştirmesinden ibaret bir olay değildi. İslâm tarihinde bir dönüm noktası sayılan bu ihtilâl hareketinden sonra mevâli ile Araplar arasındaki fark ortadan kalkmış hattâ mevâli, Araplar karşısında üstünlük kazanmıştı. Emevîler Arap milliyetçiliğine dayalı bir siyaset takip ediyorlar Arapların dışındaki Müslüman halka ikinci sınıf insan muamelesi yapıyorlardı. Abbasi ihtilâl hareketinin mevâli dediğimiz gayri Arap unsurların yoğun olarak yaşadığı Horasan91 bölgesinde gelişme imkânı buldu. Oradan da diğer eyaletlere doğru yayıldı. Abbasi ihtilâlinin başarıya ulaşmasında İranlılar kadar Horasan bölgesinde yaşayan Türklerin de önemli rolü olmuştur.

    Abbasi ihtilâl hareketinin başarıya ulaşmasında İranlılar ve diğer bazı kavimlerin yanında Horasan bölgesinde yaşayan Türkler de önemli rol oynadılar. Bunlar arasında Mervli Tarhun ez-Zâî, Ebû Müslim-i Horasanî’nin güvenilir adamlarından Tarhan el-Cemmâl ve Yezid b. Mühelleb’in adamlarından ve Abbasi nakiplerinden Muhammed b. Sûl dikkat çeken isimlerdir. Abbasi kuvvetlerinin Kûfe’ye girmesinden ve son Emevî halifesi Mervan b. Muhammed’in Musul’a doğru geri çekilmesinden sonra o sırada Nihavend’de bulunan Muhammed b. Sûl Ebû Müslim-i Horasânî’nin emriyle batıya doğru hareket etmiştir. Halife Mervan ile ilk Abbasi halifesi Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın amcası Abdullah b. Ali arasında cereyan eden Büyük Zap Suyu Savaşı’nda da Muhammed b. Sûl’un Abbasi ordusunun karargahında önemli hizmetlerde bulunduğu bilinmektedir.

    Musul Abbasilerin eline geçince Muhammed b. Sûl burada âmil olarak görevlendirildi. Halife Ebü’l-Abbas onu daha sonra Azerbaycan valiliğine tayin etti (751-52). Muhammed’in 752-53 yılına kadar bu görevi sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Ebû Ca’fer el-Mansur hilâfet makamına geçince onu kendisine karşı ayaklanan Abdullah b. Ali’yi bertaraf etmekle görevlendirdi. Ancak Abdullah b. Ali daha erken davranıp onu öldürttü (754-55).

    Ebû Ca’fer el-Mansûr iktidara gelince rakip gördüğü Abdullah b. Ali ve ihtilâlin lideri Ebû Müslim-i Horasanî’yi öldürttü. Daha sonra Ebû Müslim’in yakın adamlarından Ebû Nasr Malik b. Heysem’in bertaraf edilmesi işini de yine bir Türk’e Hemedan valisi Züheyr et-Türkî’ye verdi ve Züheyr onu Hemedan’da hapsetti.

    Ebû Ca’fer el-Mansur, Bağdad’ın kuruluşundan sonra Mübarek et-Türkî adlı Türk kumandanına iktâlar vermiş ve onu yakın adamları (havas) arasına katmıştır. Ayrıca Hammâd et-Türkî de Şevâd topraklarının siyasi ve iktisâdî kontrolünü yapmak üzere görevlendirilmiştir (769).

    Cahiz Türkleri hizmetine alan ilk Abbasi halifesinin Ebû Ca’fer el-Mansûr olduğunu söyler. İbnü’l-Esîr de Ebû Ca’fer el-Mansûr’un oğlu Mehdî’ye mevâliye (Gayri Arap Müslüman halk) iyi muamele etmesini, onların gönüllerini kazanmasını ve özellikle Abbasilerin iktidara gelmesinde büyük katkıları olan Horasan halkıyla yakından ilgilenmesini tavsiye ettiğini kaydeder.

    Bunlar dikkate alınarak fethedilen bir çok şehirdeki Türklerin islâmiyeti kabul ederek Ebû Ca’fer el-Mansur devrinde Bağdad’da yerleştirilen askeri birlikler arasına yerleştirildiği tahmin edilmektedir. Mübarek et-Türkî’nin Halife Mehdi-Billâh ve Hâdî-İlelhak devrinde de görev aldığı ve Kazvin yakınlarında Medinetü Mübarek adıyla yeni bir yerleşim merkezi kurduğu bilinmektedir.

    Mübarek et-Türkî 786 yılında Medine isyan eden Ali evladından Hüseyin b. Ali’nin isyanını bastırmakla görevlendirilmiş fakat başarısız olması üzerine malları Halife Hâdî’nin emriyle müsâdere edilmiştir. Abdullah b. Mübarek muhtemelen Mübarek et-Türkî’nin oğludur. Halife Mehdî Türkistan hanlarına elçiler gönderip İslâm’a davet etmiş, onlardan bir kısmı bu teklifi kabul edip Müslüman olmuşlardır. Yakubî, Râfî b. Leys’e yardım eden Karluk Yabgusu’nun Halife Mehdi vasıtasıyla Müslüman olduğunu söyler. İbnü’l-Esîr de olayları anlatırken Oğuzların bir kısmının İslâmiyeti kabul ettiğini kaydeder. Şaş halkı da III. (IX) yüzyılda Müslümanlığı kabul etmiştir.

    Müslümanlarla Bizans kuvvetleri arasındaki mücadele Suğuru’ş-Şâmiyye ve Sugûru’l-Ceziriyye denilen Tarsus, Adana, Maraş ve Malatya hattı boyunca devam ediyordu. Müslümanlar buralarda kalelere askeri birlikler yerleştirerek Bizans topraklarına saldırıyorlardı. Abbasi Halifesi Harunurreşid bu hudud bölgesini 786-87 yılında Avasım adı verilen müstakil bir bölge haline getirdi.

    Ebû Ca’fer el-Mansur devrinde 756-57 yılında Malatya’ya yerleştirilen Horasanlı askerler arasında muhtemelen Türkler de vardı. 758-760 yıllarında da Adana’ya Horasanlı birlikler yerleştirildi. 778-80 yılında Hasan b. Kahtabe’nin Bizans’a karşı düzenlediği bir seferde çeşitli bölgelerden gelen gönüllüler yanında Horasan askerleri de vardı.

    Harunurreşid’in kumandanlarından Herseme b. A’yen de Ebû Süleym Ferec et-Türkî’yi Tarsus’un tahkimiyle görevlendirmişti (171/787). Buraya yerleştirilen askerî birlikler arasında üç bin kişilik Horasan kuvvetleri de vardı. 796-97 yılında Ayn-ı Zarba’nın (Anazarva) tahkim ve imar edilmesinden sonra buraya da Horasanlı askerler yerleştirildi. Ebû Süleym Ferec et-Türkî’nin Suğûr bölgesindeki şehirlerin tahkim ve imarıyla görevlendirilmesi ve büyük ölçüde Horasan’dan getirilen birliklerin buralara yerleştirilmesi dikkat çekicidir. Horasanlı bu askerler arasında İranlılar (Farslar) yanında Türklerin de olduğu rahatlıkla söylenebilir. Burada Türk kumandanlarından sadece bir kısmını zikrettik. Hiç şüphesiz bunların maiyyetinde kalabalık Türk kitleleri vardı. Horasan, Maveraünnehir, Azerbaycan ve Kafkasya Türklerin yoğun olarak bulunduğu yerlerdir. Ayrıca Ön Asyadaki büyük şehirlerde de Müslüman Türkler vardı. Ön Asyaya gelen bu Türklerin bir kısmı ülkelerine dönmüşlerdir. Ancak bir kısmı da Halife Mu’tasım’ın kendilerine değer verip himaye etmesi sebebiyle onun hizmetinde kalmayı tercih ettiler.

    Hindistan’dan Harunurreşid’e gönderilen elçilik heyeti halifenin huzuruna çıkınca gözleri hariç her tarafı zırhla örtülü olan Türk askerleri saf tutmuş olarak saraydaki yerlerini almışlardı. Bu da Harunurreşid’in muhafız birlikleri arasında Türklerin de bulunduğunu açıkça göstermektedir.

    Abbasi halifesi Me’mûn Merv’de bulunduğu sırada meydana gelen olaylar ve siyâsî karışıklıklardan sonra Araplar ve İranlılara karşı fikirlerini değiştirmişti. Horasan’da iken yakından tanıma imkanı bulduğu Türkleri askeri kabiliyetleri ve sağlam karakterleri sebebiyle Arap ve İranlı askerlere karşı bir güven ve denge unsuru olarak hizmetine almaya karar verdi. Me’mun devrinde kardeşi Mu’tasım hilafet ordusunda Türkleri istihdam etmeye çok önem verirdi. Mu’tasım Türkistan adamlarını gönderip Türk gulamlar getirdi. Yakubî Ca’fer el-Huşşekî’den naklen şu bilgileri verir:

    “Me’mun’un halifeliği sırasında Mu’tasım beni Türk gulâmları satın almak için Semerkand’a Nûh b. Esed b. Sâmân’ın yanına gönderdi. Her yıl bir miktar Türk toplayıp Mu’tasım’a gönderiyordum. Böylece Me’mun’un hizmetinde yaklaşık üç bin Türk askeri görev aldı. Horasan valisi Abdullah b. Tâhir hilâfet merkezine bölgenin haracını gönderirken Oğuzlara mensup iki bin esiri de yollamıştı. Oğuzlar arasında Tolunoğulları Hanedanı’nın kurucusu Ahmed b. Tolun’un babası Tolun da vardı. Me’mun’un Merv’den Bağdad’a dönmesinden sonra Hilafet ordusunda bulunan Türklerin sayısında büyük bir artış gözlendi. Me’mun meydana gelen bazı isyanların bastırılmasında özellikle Türk kumandanlardan yararlanmıştır. Bunlar arasında Eşnâs et-Türkî ve Said b. Sâcûr zikredilebilir. Mu’tasım Me’mun’un emri üzerine dört bin Türk askeriyle yola çıkıp Mısır’da vuku bulan bir isyanı bastırmıştır. Eşnâs et-Türkî de 830 yılında Nevşehir yakınlarında Sündüs adlı bir kaleyi ele geçirmiştir.

    Me’mun’un Türklere ordusunda yer vermeye başlamasıyla hilâfet ordusundaki Türklerin hem sayı hem de nüfuzu artmıştır. Abbasi tarihinde ilk defa Me’mun zamanında Türklerin halifenin yanında seferlere katıldığı ve isyanların bastırılmasında görev aldığı görülmektedir.

    Me’mun’un 833 tarihinde ölümü üzerine yerine kardeşi Mu’tasım-Billâh geçti. Onun halife olmasında Türklerin önemli rol oynadığı görülmektedir. Me’mun Türklerden askeri birlikler teşkili için Mu’tasım’ı görevlendirmişti. Bu sebeple hilâfet ordusundaki Türk askerler Mu’tasım’ın emrinde veya onun vali olduğu bölgelerde faaliyette bulunmuştu. Afşin, Eşnaz, Boğa el-Kebir ve Inak et-Türkî gibi kumandanlar da ordu içinde söz sahibi olmuşlardı. Bunlar Mu’tasım’ın veliahdlığı ve hilâfet makamına geçişinde önemli rol oynadılar. Mu’tasım halife olunca önemli görevlere bu Türk kumandanlarını getirmişti. Samerrâ’yı kurup devlet merkezini ve Türk askerlerini oraya nakletmesi de onlara duyduğu güveni göstermektedir.

    Mu’tasım’ın halifeliği döneminde Araplar ve İranlılar yönetimdeki nüfuzlarını büyük ölçüde kaybetmişler, orduda hakim unsur olan Türkler devletin mukadderatına tesir edecek seviyeye gelmişlerdir. Kaynaklar Mu’tasım devrinde Türk ordusunun sayısı hakkında 18.000 ile 70.000 arasında farklı rakamlar vermektedir. Bununla beraber hilâfet ordusunda görev alan Türklerin sayısının 20-25.000 civarında olduğu aileleriyle beraber 70.000’e yaklaştığı tahmin edilebilir. Türklerin ordudaki sayı ve nüfuzunun artması ve onların Bağdat’taki faaliyetleri halkı rahatsız etmeye başlayınca Mu’tasım hilafet merkezini nakledecek bir yer aradı ve Samerra’da karar kıldı (835). İnşaatın yürütülmesini Türk askerlere tevdi etti ve şehir kısa zamanda tamamlandı. Burada Türkler için geldikleri bölgeler esas alınarak ayrı ayrı mahalleler kuruldu. Yakubî Samerra’nın kuruluşuyla ilgili olarak şunları kaydeder:

    “Mu’tasım ağabeyi Me’mun zamanında Semerkand’a Nuh b. Esed’in yanına Türk kölesi satın almak için adam gönderirdi… Ben her sene ona bir miktar köle getirirdim. Böylece, Me’mun’un sağlığında Mu’tasım’ın yanında 3000 kadar Türk memlûkü (gulâmı) toplandı. Hilâfet kendisine geçince Türkleri toplamakta israr etti. Bağdat’a halkın elinde bulunan Türk kölelerinden bir kısmını satın aldı. Bağdat’ta satın aldığı köleler arasında Nuaym b. Hâzım’ın memlûkü Eşnâs, Sellâm b. el-Ebras’ın memlûkü İnak, Âl en-Nuaym’ın memlûkü zırhçı Vasîf, Zü’r-Riyâseteyn Fazl b. Sehl’in memlûkü Sîmâ ed-Dimaşkî vardı. Arapça bilmeyen bu Türkler hayvanlarına binip sürdükleri zaman sağlarındaki ve sollarındaki halka çarpıyorlar, ayak takımı onların üzerine hücum edip bazılarını dövüyor, bazılarını öldürüyordu. Kanları heder oluyor, kendilerine tecâvüz edenlere bir şey yapamıyorlardı. Bu durum, Mu’tasım’ın canını sıktı. Bağdat’tan çıkmaya karar verdi… Sonra, avlanmak için çıktı. Gezerken Sâmarrâ’nın bulunduğu yere vardı…

    …Sâmarrâ’yı inşâ ederken Türklerin kesimlerini (iktâlarını) bütün diğer insanların kesimlerinden ayırdı. Onları başkalarından ayrı yerlerde yerleştirdi, Müvelledlerden (Arap-Acem melezlerinden) hiçbir grupla düşüp kalkmıyorlardı. Onlara sâdece Ferganalılar komşu oluyordu. Eşnas ve adamlarına Kerh denilen kesimi ayırdı. Onun yanına bazı Türk kumandanları ile devlet adamlarını verdi. Ona mescitler ve çarşılar yapmasını emretti, Hakan Urtuc (Artuk)’a ve arkadaşlarına el-Cevsak el-Hakânî’den sonraki yerleri ayırdı. Adamlarını etrafında tutmasını ve halkla haşır-neşir olmalarına izin vermemesini emretti, Vasîf ve adamlarına el-Hayr denilen yerden sonraki kesimi ayırdı. Burada uzun bir duvar inşâ ederek adına el-Hayr Duvarı dedi. Bütün Türklerin ve Arapça bilmeyen Ferganalıların kesimleri (iktaları) çarşılardan ve kalabalıktan uzakta, geniş caddelerle, uzun mahallelerle ayrıldı. Kesimlerinde ve mahallerinde onlarla düşüp-kalkan yabancı kimse bulunmuyordu. Sonra, Türk cariyeler satın alıp bu Türkleri onlarla evlendirdi. Çocukları yetişinceye kadar onların müvelledlerle (melezlerle) evlenmelerini ve sıhriyet kurmalarını yasakladı. Çocukları yetiştikten sonra birbirleriyle evleneceklerdi. Türklerin cariyeleri için devamlı tahsisatlar ayırıp adlarını divanlara (maaş defterlerine) kayd ettirdi. Bu Türklerden hiç biri karısını boşayamıyor ve ondan ayrılamıyordu.

    Eşnas el-Türkî için şehrin en batı kesimini ayırınca, adamları için de onun yanında yer ayırdı. Bu yere Kerh adını verdi. Eşnas’a tüccarların onlarla komşu olmalarına mani olmasını, müvelledlerle arkadaş olmalarına müsâade etmemesini emretti…

    Sâmerrâ’nın dördüncü caddesi Bergamış et-Türkî caddesi adını taşıyordu. Burada Türklerin ve Ferganalıların kesimleri bulunuyordu. Türklerin mahalleleri ayrı, Ferganalıların mahalleleri ayrıydı. Türkler kıble tarafındaki mahallelerde, Ferganalılar onların hizasında kuzeydeki mahallelerde oturuyorlardı. Her mahalle birbirinin hizasındaydı. Onlara kimse karışmıyordu. Türklerin evlerinin ve kesimlerinin doğudaki en uç kısmı Hazarların kesimleri (iktaları) ile sona eriyordu. Bu cadde sonraları Vasîf ve adamlarına geçen Afşin’in iktalarının yanındaki el-Mâtîre’den başlıyor, Vâdî İbrâhim ile bitişen vâdîye kadar uzanıyordu. Beşinci cadde Sâlih el-Abbasi caddesi diye tanınır… Burada da Türklerin ve Ferganalıların kesimleri vardır. Türkler ayrı mahallelerde, Ferganalılar ayrı mahallelerde otururlar….” (Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler, s.185-186)

    Böylece tarihe Samerra devri olarak geçen ve Türk hakimiyetinin zirvede olduğu bir devir başladı (836-892). Türkler sadece askerî sahada değil siyasî ve idarî sahada da önemli görevler üstlendiler. Bu durum Arap unsurun da tahrikleriyle halifeleri rahatsız etmeye ve onlara karşı tedbir almaya sevketti. Samerra devri boyunca sürüp giden bu mücadelelerin sonunda halifeler askeri ve siyasi kudretlerini Türk birlikleri de sayıca üstünlüklerini, buna bağlı olarak kuvvet ve nüfuzlarını kaybettiler.
    Türklere karşı başlatılan hareketin hedefi Mu’tasım idi. Onu iktidardan uzaklaştırarak Türk nüfuz ve hakimiyetini kıracağına inanan Arap unsurlar Abbas b. Me’mun’u hilafet makamına geçirmeye çalıştılarsa da bu ihtilal teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Mu’tasım’ın yerine geçen oğlu Vâsık da Türkleri destekledi ve onların devlet yönetimindeki nüfuzlarını arttırmalarını sağladı (847). Vâsık’ın veliahd tayin etmeden ölümü üzerine kardeşi Mütevekkil Abbasi devlet adamlarına rağmen Türklerin desteğiyle hilafet makamına geçti. Ancak o kendini iktidara taşıyan Türklere karşı kuşku ile bakıyordu. Devletin en güçlü adamlarından Inak et-Türkî bir hileyle katledildi (849). Mütevekkil Türkler aleyhindeki faaliyetlerine devam ederek onları muhafız birliklerinden uzaklaştırmaya, sayılarını azaltmaya ve hatta onların yerine orduya başka unsurlar almaya başladı. Mütevekkil’in kendileri aleyhindeki bu faaliyetlerinden rahatsız olan Türkler onu öldürmeye kalktılar ancak yine bir Türk olan Boğa el-Kebir’in müdahalesiyle başarısız oldular. Ancak daha sonra Boğa es-Sağir, Musa b. Boğa el-Kebir, Harun b. Suvartegin, Bagir et-Türkî gibi Türk kumandanlar Halife Mütevekkil’i katlettiler (861). Bu olay Türklerin Abbasi halifeliğinde iktidarı tamamen ele geçirdiklerini ve kendilerine mani olacak bir gücün bulunmadığını gösterir.

    Mütevekkil’den sonra hilafet makamına yine Türklerin desteğiyle Muntasır geçti. Ancak o da kendini iktidara taşıyan Türkler hakkında olumlu şeyler düşünmüyordu. Muntasır’ın ertesi yıl muhtemelen Türkler tarafından zehirlenerek öldürülmesi üzerine yine ordudaki nüfuzlu Türk kumandanların baskısıyla Mustain halife seçildi (862). Mustain Vasîf et-Türkî ve Boğa’nın tesiri altında idi ve onlara en ufak bir müdahalede bulunamıyordu. Sonunda Mustain hilafetten çekildi ve Mutez halife ilan edildi (866). Ancak o da Türklere güven duymuyor ve onlardan çekiniyordu. Vasîf et-Türkî ile Boğa’nın katledilmesine rağmen Halife Mutez hala Türklerin baskısı altında bulunuyordu. Türk askerleri maaşlarının verilmemesini bahane ederek isyan ettiler ve halifeyi saraydan zorla çıkarıp hilafetten çekilmek zorunda bıraktılar. Mutez devri Türklerin siyasî sahada en bâriz şekilde varlıklarını hissettirdikleri buna karşılık kendilerine muhalif güçlerin de toparlandıkları bir devirdir.

    Mutez’in yerine halife olan Mühtedî büyük ölçüde Salih b. Vasîf et-Türkî’nin tesirinde kaldı. Halifeliğe eski itibarını kazandırmak isteyen Mühtedî devlet yönetiminde Türk nüfuzunu kırmak istediyse de başarılı olamadı, hem makamını hem de hayatını kaybetti. Yerine geçen Mutemid devrinde de Türk nüfuzu devam etti. Ancak askeri sahada kontrol Türklerin elinde olsa da siyasî ve idarî alanda bir baskı unsuru olmaktan çıktılar. (889-90) yılında hilafet merkezinin Samerra’dan tekrar Bağdad’a nakledilmesi Abbasi Devleti’nin de Türk nüfuzunun zayıflamasına sebep olmuştur. Fakat bir müddet sonra halife Radî-Billâh İbn Raik el-Hazârî’yi geniş yetkilerle emîrü’l-ümerâ tayin edince Türk nüfuzu yeniden kuvvetlendi. Bu durum Beckem ve Tüzün’ün emîrü’l-ümerâ olduğu dönemde de devam etti. 945 yılında Bağdad Şiî Büveyhîler tarafından işgal edildi. Abbasi halifeliği bir Türk hanedanı olan Selçuklular tarafından yıkılmaktan kurtarıldı.

    Arapların askerî meziyetlerini kaybettikleri bir dönemde Türk askerlerinin İslâm devletinin hizmetine girmeleri, askerî ve idarî hayata canlılık kazandırmaları Allah’ın Müslümanlara büyük bir lütfu olarak değerlendirilmektedir. Bundan sonra da onların ahfadı hilâfet ordusunun muharip kısmını teşkil etmiş, yukarıda anlatıldığı gibi bir çok isyanın bastırılmasında önemli görevler üstlenmiş ve İslâmiyet ve hilafetin koruyucusu olmuşlardır.

    NOT: Bu ilgili makale, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın’nın Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi’nin 2. cildinde yer alan “Türklerin İslamiyeti Kabulü” adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle