Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzant?l? MSN
Forum

Avrupa Hunları

  • Avrupa Hunları

    4. yüzyılın sonunda Avrupa’nın ufkunda görünen Hunlar, İç-Asya’dan batıya gelen Türk soyundan kavimlerin ilki idi ve bunu başkaları izleyecekti. Bölgede yaklaşık 80 yıllık ömürleri boyunca inanılmayacak derecede önemli olaylara sebep olan Hunlar, önce Batı-Asya’nın Türkleşmesini sağlamış, Avrupa’nın o zamanki nizamını altüst etmiş, Büyük Kavimler Göçünü harekete geçirmiş ve Cermen Kavimlerini bir daha birleşmemek üzere dağıtmış, en önemlisi Doğu ve Batı imparatorluklarını temelinden sarsmışlardır. İlk Ortaçağ tarihinde bir fırtına gibi esen Hunlar, aradan geçen 1500 yıllık zamana rağmen hâlâ insanların ilgisini çeken, nereden geldikleri gibi böyle kısa bir zamanda dünya ölçüsünde bir devlet kurabilmelerinin muamması da çözülemeyen bir toplumdur. En tanınmış kağanları Attila, dünya büyükleri arasında yer alır ve devletin tarihe karışmasının 1500. yıl dönümü münasebetiyle bütün büyük Avrupa dillerinde Hunların tarihi üzerinde bir çok eser yazılmıştır.

    Hun tarihinin araştırılmasında karşılaşılan en büyük güçlük, sebep oldukları olayların büyüklüğü ölçüsünde yazılı kaynaklara sahip bulunmamaktır. Hunların kendi dillerinde yazılı kaynakları yoktur ve yazıyı tanıdıklarına dair kayıtlara da rastlanmıyor. Onlara dair kaynakların hepsi hücumlarından ve akınlarından zarar gören yabancıların eserleridir ve bu kaynakların tarafsız olmaları beklenemez. Bunun dışında, son zamanlarda gittikçe artan arkeoloji malzemesi mevcut ise de bunlar asla yazılı kaynakların yerini tutamazlar. Bu gün, Asya Hunları (Hiung-nu) ve Hunların münasebetleri hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. Hun tarihinin araştırılmasında karşılaşılan güçlüklerden biri de, daha onlar hayatta iken onların tarihi ile ilgili bir çok efsanenin türemiş olmasıdır. Bu yüzden efsane ile gerçekleri ayırmak çok zaman mümkün değildir.

    Avrupa Hunları, İç-Asya da 350 sıralarında meydana gelen olaylardan sonra batıya doğru ilerlemişlerdi. Önce 370’li yıllarda, Aral gölü ile Don ırmağı arasında hüküm süren ve İrani bir kavim olan Alanları yendiler. Ardından Don ırmağı ile Dinyester ırmağı arasında uzanan sahada yerleşmiş bulunan Ostrogot hâkimiyetine son verdiler. 363-373 yıllarında Kafkasya üzerinden Ermenistan’a hücum ederek, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Mezopotamya eyaletine akınlar yapan Hunlar, Urfa’ya kadar ilerlediler ve bu sırada Urfa’da bulunan Süryani rahibi Sent Efraim, Batı’da Hunlar hakkında ilk görgü tanığı oldu.

    İlk Ortaçağda Avrupalının gözünde Don ırmağının ötesi Avrupa ve Asya hududu sayılırdı ve o devrin tarihçileri bu bölgenin ötesi hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdi. Onların eski çağ tarihi hakkındaki birinci kaynakları Herodotos’du. Hunların istilâsından önce de bu havalide Türk soyundan kavimlerin yaşamış olmaları muhtemeldir. Hunlara karşı uyanan alâka ise, ancak Alanları yendikten sonra başlamış ve Attila’nın iktidara gelmesinden sonra doruğuna erişmiştir. Bu olaydan sonra Bizans ve Roma tarihçileri Hunlarla yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Uzun zaman Doğu’dan gelen kavimler İskit adı altında tanımlanırlardı ve bu isim Milâttan önceki 7. yüzyıldan beri bilinirdi. Milâttan sonraki yüzyıllarda Sarmatlar ortaya çıkarlar. Her iki kavim, bütün Türkistan’ı ve Sibirya’yı ellerinde bulunduran büyük Saka kavimler grubuna mensuptu. Sakalar, bir çok varyantları bulunan Doğu İran dili konuşurlardı ve bu dil bugünkü Afgan dili ile Pamir lehcelerinin ceddi idi. Soğdtça da bir Saka dili idi ve bu dili konuşan Soğdlar Pontus ile Çin arasındaki ticareti ellerinde bulunduruyorlardı. O sıralarda bütün Doğu Asya’nın derinliklerine kadar uzanan sahalarda İranî ve İndo-Avrupaî kavimler hâkimdiler.

    Milâdın 270. yıllarından beri Romanya, Moldavya ve Erdel sâhalarında Vizigotlar yaşarlardı. Alania’nın ve Ostrogot ülkesinin fethinden sonra Hunlar Vizigotlarla komşu olmuşlardır. Kralları Athanarik idaresinde Hunlara karşı ciddî muharebe tedbirleri aldılar. Fakat Vizigotların beklediği gibi bir göğüs göğüse muharebeye girmeyen ve uzaktan attıkları ok yağmuru ile düşmanları alt eden Hunlar fazla kan kaybetmeden Vizigotları mağlup etmişler ve kralları Athanarik firar esnasında Macar ovasına kadar erişmiştir. Daha sonra Alarik idaresinde 410’da Roma’yı zapt ederek, tahrip edecek olan Vizigotlar, işte bu suretle Hunların önünden kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı.

    Tepelenen ve moralleri bozulan Vizigot kıtaları Tuna’ya doğru ilerlediler ve Bizans İmparatoruna haber göndererek, imparatorluk arazisine yerleşmek istediler. Gemiler üzerinde ve kayıklarla birbirini çiğneyerek ve bir kısmını nehre dökerek karşı sahile vardılar. Bu sırada kovalanan ve Tuna kıyısında sıkıştırılan Vizigotlarla Alan kıtaları, kıyıda bir an için korumasız kalan Bizans donanmasını ele geçirerek aşağı Tuna’ya kadar vardılar. Gotların Doğu Roma İmparatorluğu’nu istilâsı böylece başlamış bulunuyordu. 5. yüzyıl boyunca her iki imparatorluğun tarihi bu Cermen kavimleriyle boğuşarak geçecektir. Bizans sarayında hakim olan hümanist bir akımın etkisi altında bu barbarlar Roma arazisine yerleşme iznine kavuşurlar. Fakat, 3. yüzyılın sonundan itibaren Roma vatandaşı askerlik yapmak istemiyordu. Bu sebeple orduda kura neferi sıkıntısı baş göstermişti. İmparator Valens, bu sıkıntıya çare olarak imparatorluk arazisine yerleşen yabancılardan faydalanmayı düşündü. Nitekim Valens, İmparatorluk arazisi üzerinde yerleşen yabancılarla ittifak akdederek yeni bir çığır açmıştır.

    370 başında Roma arazisine kabul edilen Got mültecileri, Bizans kumandanlarının kötü muamelesine dayanamayarak isyan ettiler, savunmasız köylere saldırdılar ve felâketten ancak müstahkem mevkiler kurtulabildi. 370 sonbaharında sayıları 200.000’i bulan Gotların ırmağı geçmelerine müsaade edilmişti. 377 sonbaharında Gotlar, Balkan dağlarının geçitlerinde Bizans ordusu tarafından çembere alındı. Kıstırıldıkları çemberden ancak kuzeyde başı boş dolaşan Hun-Alan kıtaları tarafından kurtarıldılar. Buradan kurtulan Gotlar, 377 sonunda İstanbul’a kadar bütün Trakya’yı tahrip ettiler. Gotları bu dramatik âkibetten kurtaran Hunların, daha sonra Edirne muharebesine katıldıkları şüphesizdir. Trakya’da İmparatorluğun huzurunu kaçıran Gotlara karşı İmparator Valens’in giriştiği sefer bir facia ile neticelendi. İmparator Valens muharebe meydanında öldürüldü ve Bizans ordusunun üçte ikisi imha edildi (9 Ağustos 378). Çağdaşlarının Roma İmparatorluğu’nun çökme tarihi olarak kabul ettikleri Edirne muharebesine Hunlar da katılmışlardı. Bu olaydan sonra mağlup Bizans ordusu dağılmış ve savunmasız kalan Trakya, Hun ve Alan kıtaları ile yağma yapan Gotlara engel olacak kimse kalmamıştı. Bu felâketten İstanbul ve diğer müstahkem mevkiler kurtulabilmişlerdir. Ancak, 379 yılı Ocak ayında İmparator seçilen I. Thedosios, bütün bir yıl boyunca müstevlilere karşı çarpışmış ve onları dağıtmıştır. Bu olaylardan sonra dağılan Gotlarla Hun ve Alan kıtaları, Roma ordusunda hizmete alınmış veya imparatorluğun değişik yerlerinde iskân edilmişlerdir.

    Böylece, barbarlar askerlik yapmak üzere kendi reisleri idaresinde limeslerde yerleştirilir. Fakat, imparatorluk arazisine kabul edilen bu çok sayıdaki Got, istikbal için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Daha sonra Alarik idaresinde Roma’yı yağmaya gidenler bu Gotlardı. 380 yılında Hunlarla Alanlar az sayıda Got ile Pannonia’da yerleştirilir. Viyana’nın güneyinde Hunların yaşadığını gösteren arkeoloji malzemesi bulunmuştur. Artık Hunların Roma hizmetinde çalışmaları başlamış oluyordu ve Hunlar Roma limeslerinde çalışıyorlardı. Bundan başka imparatorluğun iç kavgalarında da yer alırlar. Henüz aslî Hun kıtaları batıda görünmeden önce bir kısım Hunlar batıda faaliyette idiler. Fakat sayıları az olduğundan yabancılar arasında erimişlerdi.

    Lâkin hâlâ, Batıda bu çok sayıdaki kavmi harekete geçiren Hunlar tanınmıyordu. Batı da ilk defa görgü tanığı olan Süryani rahibi St. Efraim onlar hakkında “Haykırmaları aslanların kükremelerine benzer, küheylanları üzerinde ufukta bir fırtına gibi uçuşurlar. Orduları ile bir tufan gibi kapladıkları arz üzerinde dehşet saçarlar. Silâhlarına karşı koyacak kimse yoktur” diyor. Avrupa’da Hunlar hakkında ilk etraflı bilgi veren Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus’dır. Geç Antik devrin en büyük tarihçisi sayılan Ammianus Marcellinus Antakyalı bir Grek’ti. Doğu Roma ordusunda hizmet ettikten sonra 380’de Roma’da yerleşmiş, Res Gesta adında kendi devrinin tarihini yazmıştır. 31 kitaba ayırdığı Roma İmparatorluğu tarihinin 96-378 yılları olaylarını kaleme almışsa da zamanımıza ancak 353-378 yılları tarihi intikal etmiştir. Ammianus Marcellinus yazdıklarının hatasız olmasına çok dikkat etmiş olmakla beraber Hunlara dair kayıtları ikinci elden bilgilere dayanarak yazmıştır ve askerlerle onları tanıyan sivillerin rivayetlerine dayanan ikinci elden bilgilerdir. Ammianus’a göre, Don ırmağı boylarında görünen Hunlar, güzellikten yoksundular. Sakalları çıkmadan ihtiyarlar, tıknaz, kuvvetli, boyunları kalın insanlardır…. Yüzyıl sonra yaşayan ve Gotların tarihini yazan Jordanes de Hunların yüzlerinin korkunç derecede siyah olduğunu söyler. Gözlerinin yerinde yalnız noktalar görünür, sakalsız ve bıyıksız olarak ihtiyarlarlar. Gençlikleri güzellikten yoksundur. Fakat mahirane hareket eder ve çevik atlıdırlar. Omuzları geniştir ve her zaman ok atmaya hazırdırlar. Boyunları kalın ve gururdan dik durur. Ona göre Attila, kısa boylu, geniş omuzlu iri başlı ve ufak gözlü, seyrek sakallı, yassı burunlu idi ve yüzü renksizdi. Jordanes bu devir hakkındaki kayıtlarının önemli bir kısmını daha önceki eserlerden toplamıştır. Bu devrin diğer yazarları da Hunlar hakkında bunlara benzer tasvirler yaparlar. Bütün bu tasvirlerden anlaşılan bir Türk tipidir. Renksiz bir çehre, yassı bir burun, yuvarlak bir baş, küçük gözler ve tıknaz bir gövdedir. Bu tasvirler modern seyyahların Kırgızlarla, Kalmuklar hakkındaki tasvirleri uymaktadır.

    Hunların en büyük başarısı mükemmel ok kullanmaktı. Ayrıca at ile süvarisi arasında mükemmel bir uyum var idi ve at üzerinde yapışmış gibi otururlardı. Atları çirkin fakat dayanıklıydı. Hunlar her zaman bol sayıda yedek at bulundururlardı. Hun atları, kışın olduğu gibi yazın da muharebeye hazırdılar. Hunlar, çocukluk devrinden başlayarak at üzerinde büyürlerdi. At sırtında yer, içer ve uyurlardı. At üzerinde siyasî müzakerelerde bulundukları bildirilir. Hunlar, atların üzerinde çok sağlam oturur ve oradan nadiren düşerlerdi. Bir Hun süvarisi hiç beklenmedik yerde âniden ortaya çıkadı. Onların bu özelliği şöhretlerini oluştururdu. Ölçüsüz süratleri sayesinde insanlar daha onları farketmeden ortadan yok olurlardı.

    500-1000 kişilik kuvvetlerle bir çok yerden aynı zamanda hücum eder ve korkunç sayıda ok atışları ile muharebeye başlarlardı. Bu suretle görüş sahası kararan düşmanı bozarlardı. Böyle bir durumda hücuma geçen düşman önünü görememiş ve birbirine karışarak dağılmıştır. Sahte bir ric’atle düşman saflarını bozan Hunlar, onları arkadaşlarının bulunduğu yere kadar çeker ve o zaman etrafını çevirerek imha ederlerdi. Yahut da, zafer coşkusuyla ilerleyen düşmanın arkasına sarkarak onların kamplarına saldırırlardı. Şayet kendilerini takip eden bir düşmanın saflarını bozmayı başarırlarsa âniden geri döner, süratle yeniden muharebe safı oluşturur ve düşmanı muhtelif cepheden yıldırım süratiyle demir bir yumruk gibi vururlardı. Bu gibi hallerde birbirine karışan düşmanı bir metreden uzun kılıçlarıyla biçmişlerdir. Burada uygulanan taktik bütün atlı kavimlerin kullandığı bir taktikti. Bu taktiği kritik anlarda kullanarak zaferlere ulaşmışlardır.

    Hunların büyük bir kısmı Got hâkimiyetine son verdikleri zaman dahi Don ırmağının doğusundaki istebde otururdu. 391-392’de, buz tutan Azak Denizi bölgesini aşarak düşmana saldırmışlardır. 5. yüzyılın başında hâlâ büyük kağan’ın ordugâhı Hazar Denizi civarında idi ve 412’de Hunlara giden Bizans heyeti tehlikeli bir deniz yolculuğundan sonra Hun karargâhına varabilmiştir. Fakat 430’da artık, Hunların büyük karargâhı Aşağı Tuna bölgesinde bulunuyordu. Lâkin, Hunların büyük bir kısmı hâlâ Tuna ve Dinyester ırmakları arasında oturuyordu. Hun İmparatorluğu’nun Batı kanadı güneyde Tuna ırmağına, batıda ise Transilvanya’ya kadar erişmiştir.

    Hunların 381’de Bizans arazisine yaptığı hücumları büyük Theodosios püskürtmüştü. 390’lı yıllarda Hunlar İmparatorluğa karşı ilk hücumlarına başladılar ve 391 Aralık ayında, Tuna buz tuttuğu bir sırada Hazar Denizi’nden Pannonia’ya kadar Roma hudutları boyunda oturan bütün barbar kavimler yerlerinden oynamış ve Bizans İmparatorluğu’nun Trakya ve Ponnonia eyaletleri üzerine yığılmıştır. Bu kavimlerin pek çoğu Hunların emri üzerine Trakya’yı kan denizine çevirirler. Lâkin, bir sel gibi imparatorluk arazisine yüklenen bu barbarlar, Hunların ilerlemelerine kadar Roma ordusu ile çatışmaktan çekinirler. İmparatorluk içinde meydana gelen olayları dikkatle takip eden Hunlar, önce iki imparatorluk arasındaki ihtilafları ve ardından da Büyük Theodosios’un ölümü ile patlak veren olayları (17 Ocak 391) fırsat bilmişlerdir. Bu arada Alarik idaresinde Vizigotlar isyan eder. İmparatorluk kuvvetleri batıda toplanmıştı ve Tuna sınırları savunmasızdı. Hunlar, bu olaylardan sonra imparatorluk üzerine büyük akınlar yaptılar.

    Hunlar, iki koldan imparatorluk arazisine hücuma geçtiler. Önce Tuna’yı geçerek Mösya’ya girdiler ve oradan Alplere kadar varan büyük bir akın yaptılar. Hemen arkasından Kafkasları aşarak Anadolu’ya, Suriye’ye girdiler. Batıda yapılan akın, bu bölgedeki halkı korkuya düşürdü. Anadolu’ya giren Hunların bir kısmı Kappadokia’ya kadar sokuldu. Bir kısmı Malatya, Kilikya ve Antakya’ya kadar ilerledi. İran üzerine akın yaptılarsa da burada mukavemetle karşılaştılar. Bu akınları yapanlar herhalde ana kuvvetlere bağlı idiler. Bu esnada imparatorluk kuvvetleri batıda toplanmış bulunduğundan Hunlar bir mukavemetle karşılaşmadılar. Karpat havzasını, 400.’ü yıllarda ele geçirdiler. O zaman bu bölgede Gotlar, Gepidler ve Vandallar yaşıyorlardı. Tuna ve Tisa ırmakları arasının Hunların eline geçmesi sonunda burada yaşayan bir çok kavim batıya doğru uzaklaştı. Hunlar, göçebe hayatı için çok elverişli olan bu bölgeyi ele geçirmekte ısrarlı idiler. Diğer taraftan, stratejik bakımdan bu bölge çok önemli idi. Hun İmparatorluğu’nun ağırlık noktasının batıya kayması, ancak böyle gerçekleşti. Fakat, Büyük Kağan Karaton’nın merkezi hâlâ Don ırmağının doğusunda bulunuyordu. Bu sırada batı kanadının reisi olarak 400’lerde Uldin adı zikr edilir. Karpatların ötesindeki araziyi fetheden Uldin idi.

    Hunlar, 90’lı yıllarda Karpatların ötesinde yaşayan kavimleri itaat altına almışlardı. Henüz onların tam olarak boyun eğmelerini istemiyor ve sadece ittifak etmekle yetiniyorlardı. Bu yüzden, Roma’ya karşı giriştikleri seferlerde bu kavimler onların yanında yer aldılar. Fakat artık, bu kavimleri nihai olarak kendilerine tâbi kılmaya ve bütün arazilerini ele geçirmeye girişince, bütün bu kavimler dehşete düşerek yerlerini terk ile Roma İmparatorluk arazisine kabullerini istemeye başladılar. Böylece Avrupa’da Büyük Kavimler Göçü harekete geçmiştir. Bu sıralarda Karpat dağları havzasında büyük bir korku başladı. Hunlar çembere aldıkları bu sahada gün geçtikçe ilerliyorlardı. Yeni Fatihler Tuna ve Tisa havzasının fethine bugünkü Romanya arazisinden başlamışlardır. Uldin aşağı Tuna bölgesine girince orada yaşayan Sarmatların binlercesi Bizans arazisine girdi. Hunlar, Küçük Karpatlar bölgesinin fethine uşakları olan Ostrogotları gönderdiler ve bu olay orada da bir dehşet havası yarattı. Zira, Ostrogotların ardından her cephede Hun atlıları ilerliyordu. Bunun neticesinde dünyanın o zamana kadar görmediği bir panik yaşandı. Batı Roma İmparatorluğu o zamana kadar rastlamadığı bir insan seli ile karşılaştı. Buradan kaçan kavimlerin bir kısmı Kuzey Afrika’ya kadar ilerlediler. Çok korkan bu kavimler, kara Avrupa’sı ile aralarında denizin bulunmasına dikkat ettiler ve o zamana kadar rahat edemediler. Bu kavimlerden bir kısmı Ren ırmağı boylarında yerleşti (401-402).

    Gerçi Alarik yüzünden imparotarluğun bütün kuvvetleri İtalya’da toplanmış bulunuyordu, fakat bunlar yetersizdi, ayrıca 405’de Gotlar Roma’ya karşı ayaklandılar ve Stilicho çaresiz Hun hükümdarı Uldin’den para karşılığı yardım istedi ve bu yardım sayesinde Roma kumandanı bu Gotları yok etti (406). İtalya ikinci defa kurtuldu. Fakat bu olaylar sırasında baş şehri korumak maksadıyla Ren bölgesinden orduların çekilmesi büyük bir hata olmuştu. Zira aynı yılın aralık ayında, Ren nehrini geçen bir çok Cermen kavmi Galya’yı istila etti ve burada büyük bir kavimler hareketi meydana geldi. 408’de saraydaki bir ayaklanmada Stilicho öldürüldü. Bu sırada Vizigot kralı Alarik ücret karşılığında Roma hizmetinde çalışıyordu ve Alarik Hunlar sayesinde uslu duruyordu, Uldin ve kuvvetleri onu dizginliyordu. Zira Hunlar Batı Roma İmparatorluğu ile dostluk ve ittifak içinde idiler.

    Bu sıralarda Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarının zaaf içinde bulunması Avrupa’da Hunların önemini arttırdı. 5. yüzyılın başında, Batı Roma İmparatorluğu’nun iki kumandanı Rufinus ile Stilicho arasındaki rekabet bir zaaf sebebi idi. Bu devirde olaylar çok sık ve karmaşıktı. Hun tarihi, 5. yüzyılda çöküş halindeki Batı Roma İmparatorluğu tarihi ile çok sık münasebettedir. Hunlarla Batı Roma arasındaki ittifakta kilit adam Aetius idi. Hunlar nezdinde rehine olarak bulunan ve orada çok dost edinen Aetius, 408’de Stilicho’nun öldürülmesinden sonra çok önem kazandı. Hun dostluğu Aetius’a şans getirdi ve Roma’nın gözünde Hun ittifakının değeri arttığı nispette Aetius’ta vatanı için çok önemli bir şahıs halini aldı. Hunlarla olan dostluğundan dolayı Aetius, bütün kumandanlar arasında ayrıcalıklı bir duruma geldi. Gaasıp Jhoannes olayında ona karşı hatırı sayılır bir Hun ordusunu harekete getirebilmişti. Şöhreti ve nüfuzu çok artan bu haris genç kumandanı, Saray mevkiinden uzaklaştırdığı zaman o Hun Hükümdarı Rua’ya sığınmış ve onun yardımıyla eski yerine getirilmişti. Batı Roma-Hun ittifakı 450 yılına kadar sürdü ve can çekişen imparatorluğun ömrünü bir nesil uzattı.

    Bu sıralarda Romalılarla Hunlar arasındaki işbirliği her iki tarafın yararına uygundu. Zira, Hunlar birçok kavmi Romalıların müttefiki sıfatıyla ve imparatorluğun sessiz kalması sayesinde hâkimiyetleri altına aldıkları gibi, imparatorluk da barbarların yakın bir hücumundan kurtulmuş oluyordu. Barbarların efendisi haline gelen Hunlar onları dizginliyor ve böylece Roma’yı emniyet altına almış oluyorlardı. Hunlar Pontus’dan Kuzey Denizi’ne kadar uzanan sahada dağınık bir halde yaşayan bu kavimlerin Roma İmparatorluğu’ndan yardım ve cesaret göremeyeceğinden emin olabilir ve kendi başlarına kalan bu kavimlerle kolay baş edebilirlerdi. Hunlar namına Roma ittifakı, istilâlar arifesinde bulundukları müddetçe değerli idi. Fakat barbarlar üzerinde iktidarlarını kurduktan sonra ittifakın bir anlamı kalmadı. Macar ovasının istilâsına giriştikleri bu zamanda Bizans’ın ittifakına ihtiyaçları vardı. Nitekim Uldin, 400 yılının sonunda İstanbul’da isyan eden Got ırkından Gainas’ın başını imparatora göndermekle bir lütufta bulundu. İmparator hediyelerle minnettarlığını ifade etmiş ve Hunlarla ittifak etmiştir.

    Tuna ve Tisa ırmakları arasının zaptı fazla bir güçlük yaratmadı ve Uldin Batı Roma İmparatorluğu ile daha yakın münasebetlerde bulunmak üzere, Bizans İmparatorluğu ile olan ittifakı feshetti…. Uldin, 408’de Arkadius’un vefatıyla meydana gelen durumdan faydalanarak Doğu-Roma İmparatorluğu’na saldırdı. Olt ve Demir Kapı’ya kadar olan yerleri zaptetti. Aşağı Tuna’nın kuzeyindeki bir çok kaleyi ateşe verdi. Mösya’da anahtar mevkiindeki Castra Martis (Kule) kalesini zaptetti. Doğu Roma kumandanları bu ihtilafları sulh yoluyla halletmek taraflısı idiler. Fakat Uldin aşırı isteklerde bulundu. Sulh’ün korunması uğruna yılda yüklü bir vergi ve sınır boyundaki kalelerin boşaltılmasını istiyordu. Başarılarından dolayı fazla gurura kapılan Uldin, doğmakta olan güneşi göstererek “İstersem güneşin doğduğu yere kadar olan yerleri feth edebilirim” diyordu. Bu sözler, kendini beğenmiş bir insanın ifadesi idi ve Uldin’in baskıları fos çıktı. Bizans Castra Martis’i geri aldıktan başka onu Tuna’nın karşı tarafına geçmeye zorladı (409). Kısa bir zaman sonra Bizans Tuna’nın sağ sahilindeki kaleleri tahkim etti ve 412’de Tuna donanmasını takviye ederek ırmak boyunun savunmasını pekiştirdi.

    Lâkin, Hunlar bu olayların etkisini hissettirmekte gecikmediler. İmparator II. Theodosios İstanbul’un surlarını takviye ettirdi. Böylece eski Konstantinos surlarından daha uzun ve daha sağlam surlar inşa edildi ve bu surlar bin yıldan fazla İstanbul’u savundu. Bu zamandan sonra Hunlar, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarına karşı farklı siyaset güttüler. İstanbul’a karşı sürekli tehdit savunurken, Roma’ya karşı çok ılımlı davranıldı. Bizans eyaletleri tahrip edilir ve İstanbul’a yıldan yıla daha ağır vergiler konarken Roma, Hun dostluğunun mesut yıllarını yaşadı. Zira Bizans’tan artık bekledikleri yoktu. Buna karşılık Macar ovasının ve onun ötesindeki arazinin ele geçirilmesi ve teşkilâtlandırılmasına sıra gelmişti. Buralarda oturan kavimler hâlâ onlara cephe alabilirlerdi. Bu sebeple Batı Roma’nın tasvibi veya yardımı şarttı. Bu düşüncelerle Batı-Roma ile yapılan ittifak 20-30 yıllık dış siyasetlerini belirledi. Romanın elinde Hun ittifakı büyük bir kozdu ve Roma arazisi üzerine yerleşen Cermen kavimleri kendisini tehdit ettiği anlarda bundan faydalanırdı. Bu suretle 4. yüzyılın sonunda ve 5. yüzyılın başında Roma’nın hizmetinde çalışan pek çok Hun vardı. İmparatorluk ordusunda da sayısız Hun ücretlisi çalışırdı ve zenginlerin bir çoğu da özel emniyetlerinde Hun muhafızlarından faydalanıyorlardı. Alarik, Roma’nın Hun yardımcılarından çok çekiniyordu. Alarik’in 410’da Roma’yı zapt ederek yağmalaması, Doğu Roma’nın Uldin Hunları ile muharebe hâlinde bulunması zamanına rastlamıştır. Bizans büyük Hun İmparatoru Karaton ile 412’de mütareke yapar.

     Bizans, 412’de Hunlara elçi heyeti gönderir ve bu elçi heyetinde bulunan Olympiodoros, mühim bir kısmı kaybolan eserinde Hunlara dair kayıtları içerir. Hunlar 420’de İran’a karşı başarısız bir sefer yaparlar. 421’de Bizans ile İran arasında ticarî meselelerden dolayı harp çıkmasından faydalanan Hunlar Trakya’ya girdiler. Bundan sonra Attila’nın amcası Rua zamanına kadar kuzey hudutlarında bir sükûn devresi görülür. 420. yıllardan sonra iktidara gelen Rua, kardeşleri Muncuk ve Oktar ile birlikte hüküm sürdü ve kardeşlerinin ölümünden sonra 432’de tek başına kağan oldu.

    Rua, Aetius’un dostu idi ve 433’de ona yardım etmek üzere İtalya’ya girdi. Hunlar, bu yardım karşılığında Pannonia’nın bir kısmını devralmışlardır. Transilvanya’nın tam olarak ilhakı da Tuna ve Tisa arasındaki arazinin zaptından sonra gerçekleşir. Transilvanya’da kuvvetli bir Cermen kavmi olan Gepidler oturuyorlardı ve Ostrogotlar Hunlar namına Gepidlere karşı çarpıştılar. Ayrıca 406 yılından başlamak üzere Hunların Burgundlara karşı giriştikleri seferler, arada Oktar zamanında büyük kayıplar vermeleriyle süre gelmiş ve sonunda Hunların Burgundlardan çok ağır bir şekilde intikam almalarıyla son bulmuştur. 

    Not: Bu ilgili makale, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevilisi sayın Prof. Dr. Şerif Baştav’ın Türk Tarihi Ansiklopedisi’nin 1. Cildinde yer alan “Avrupa Hunları” adlı makalesinden derlenmiştir.

    yorum-yap1
Yorum Yazin

sitemap
site ekle