Avrupa Hunlarının Göçebe Yaşam Tarzları

Avrupa Hunlarının Göçebe Yaşam Tarzları

Hunların hayatı dinamik ve hareketli, kurdukları imparatorluk çok renkli idi. Bu imparatorluk Attila’nın amcaları zamanında artık kurulmuştu. Yani bu büyük imparatorluğu kuran yalnız Attila değildi, böyle muazzam bir imparatorluk bir tek şahsın eseri olamazdı. Diğer taraftan, bu denli büyük bir imparatorluğun böyle kısa bir zamanda kurulmuş olması da üzerinde durulması gereken bir problemdir. Bu meselelere dair elimizde zaten çok az olan yazılı kaynaklar hemen hiç bilgi vermezler. Bu hususta son 30-40 yılda yapılan arkeoloji araştırmaları yardımcı olmaktadır. Ammianus’un anlattığı Hun toplumu, talihi değiştirilemez bir çoban oluşumudur. Böyle bir toplum, aşağı gelişme seviyesinde, yerinde sayan veya hiç gelişme kabiliyeti olmayan bir bozkır göçebesidir. Çobanların aşağı seviyedeki gelir kaynakları, büyük çapta işler başaramayacağından bu durumun parazit veya yağmaya dayanan bir iktisat tarzı ile değişmesi gerekir.

Göçebeler, yiyecek fazlası biriktirmeye muktedir bulunmadıklarından büyüyebilmek için bir gıda fazlalığı kazanıncaya kadar beklemeleri icap etmiştir ve ancak Gotların gıda fazlasına kavuştuktan sonra yükselmeyi başarmışlardır. Halbuki Roma kaynaklarının bildirdiklerine göre 4-5. yüzyıllarda Gotlar tahıl kıtlığı çekiyorlardı. Diğer bazı modern araştırmacılara göre de Hunlar Slavlarla Romalılaşmış ve istebde dolaşan yerleşik kavimlerin tarım ürünlerini gasp ederek kuvvetlenmişlerdir. Bu ziraat ile geçinen kavimlerin sömürüsü olmadan Hunlar varlıklarını koruyamaz ve toplumlarında iş bölümü oluşamazdı. Geniş ilim çevrelerinde yayılmış bulunan bu düşünüş tarzını arkeoloji daima şüphe ile karşılamıştır. Hunların Volga’nın ötesinde, Orta Asya’da oturdukları zaman dahi, pek geri olmayan ve şekillenmiş bir toplumda yaşadıkları, Hun devrine ait şahane prens mezarlarından anlaşılmaktadır. Göçebelerin başlıca servet kaynaklarının büyük çapta hayvan yetiştirmek olduğu bir geçektir ve bu yüzden de bu hayvana ot ve su bulabilmek için dolaşmaları bir zarurettir. Başlıca gıda maddeleri süt ve süt mamulleridir. Hayvanı kesmediği ve esirgediği için eti daha çok avcılık, balıkçılık yoluyla sağlarlardı. Tabiatı ile surlarla çevrili şehirleri de yoktu. Başlıca hayvanları atları dışında keçi, koyun ve sığırdı. Eti, sütü ve yünü dolayısıyla en çok koyunu beslerlerdi.

Romalılar Hunların atlı kültürüne hayranlıklarını gizleyemezler. Claudianus’a göre Hunlar atlarına yapışmış gibidirler. Sidonius’a göre daha anasının yardımından yeni kurtulan bir Hun çocuğu eğerlenmiş bir at ile baş başadır. Hun kavmi at sırtında yaşar. At sırtında alışveriş yapar, yer içer ve atın boynuna sarılarak uyuyabilir ve güzel rüyalar görürlerdi. At sırtında müzakerelerde bulunur ve mühim kararlar alırlardı. Devamlı at sırtında yaşadıklarından Hunlar yaya yürümeyi sevmezlerdi. At, uzun zaman süratli bir ulaşım aracı idi. Atlı kavimler, at sayesinde uzaktaki kavimleri yenmeyi ve köle yapmayı başarmışlardır. Yerleşik kavimlerin durarak muharebe eden orduları karşısında atlı göçebeler muharebe taktiklerini sürat ve hareket üzerine kurmuşlardır. Süratin muharebedeki büyük önemini ilk defa kavrayanlar onlardır. At üzerinde süratle giderken öne, arkaya, yana aynı süratle ok atabilmeleri sayesinde yerleşik kavimlerin ağır hareket eden orduları karşısında bir üstünlük sağlamışlardır. Düşman hatları önünde şuraya buraya oklarını savurarak uçuşmuş, hücum etmiş ve sonra âniden bir ric’at yaparak düşman saflarının yoğun maharebe nizamını bozduktan sonra muharebeye girişmişlerdir. Ağır kıtaları imha eden kuvvetlerle değil, hile ile fazla kan kaybetmeden başarı sağlarlardı. Göçebenin silâhı en son zamanlara kadar yaydı ve Hunlar ok atma sanatında batılıları hayran bırakmışlardır. Hunlar yay dışında yakın muharebelerde kılıç, hançer, mızrak ve kement kullanırlardı.

Kışın ormanlarda yaşayan ufak av hayvanlarının postlarını giyerlerdi. Yazın ise yün, ipek ve daha hafif malzemelerden yapılmış elbiseleri vardı ve bunları renkli işlemelerle alacalı bir hale getirirlerdi. Önden açılan, dizlerle baldırlara kadar uzanan bir manto giyerlerdi. Genellikle keçi derisinden yapılmış bir pantolon giymişlerdir ve bunun paçalarını topuklarda büzerek çarıkların içine sokarlardı. Başlarını tepeli ve öne doğru bükülen bir serpuş örterdi. Hun zenginleri iyi giyinmişlerdir. Eşyayı kıymetli taşlarla süslemek âdetti. Sıradan Hunların giysileri gösterişsizdi. Bir defa giydikleri elbiseleri parçalanıncaya kadar değiştirmemişlerdir.

Göçebenin asıl mesleği harp ve yağma idi. Tehlike ânında her türlü deneme ve yoksulluklara dayanmak âdetti. Romalılar onların bu özelliklerini çok iyi bilirlerdi. Sulh zamanlarında ise tembelliğe alışkındılar. Vakit geçirmek için tavla oynar ve tavlayı sürekli yanlarında taşırlardı. Göçebeler arasında kumar yaygındı, sürüler kendiliğinden otladıkları için bol vakitleri vardı.

Göçebelerde herkes muharip sayılırdı, önemli şahısların maiyeti vardı. Bu maiyet kısmen kölelerden kısmen fakirleşmiş hür kimselerden oluşurlardı. Bir köle, efendisine bedelini ödemek suretiyle azat olabilirdi. Köle her işi yapar, büyük bir kısmı köylerde oturur, ziraat yapar veya efendisinin başka hizmetlerini görürlerdi. Köyler kulübe ve tahta barakalardan oluşurdu. Göçebelerde zengin ile fakir, sade vatandaş arasında fark gözetilirdi ve toplumda aristokratik bir hiyerarşi vardı. Yaratılıştan hâkimiyete duyarlı bir unsur olan göçebe, bir kavmi ve bir imparatorluğu iktidar basamaklarına göre teşkil eder ve bütün hayatı mertebelere dayanırdı. Üst tabaka, memuriyetleri daima kendi aralarında bölüşürdü. Ancak soylu kişiler kumanda edebilir ve hâkimiyete liyakat ilahî bir lütuf (kharisma) sayılırdı ve bu da kan yoluyla babadan oğula geçerdi. Soylu olmadığı halde muharebelerde sivrilen bir kimse kahraman (Bagatur) olur, eğer büyük bir şöhrete kavuşursa yeni soylu bir ailenin kurucusu olurdu. Soyluların siyasî hayattaki payı büyüktü ve göçebe bir hükümdar tebasından tam bir itaat beklerse de yine de despot bir hükümdar değildi ve devletin ileri gelenleri ile danışması gerekirdi, lâkin isterse dediklerini yapmayabilirdi. Aile (aul) içinde de hiyerarşi vardı. Her ailenin yurtlarda sınıflara göre yerleşmiş bir yeri vardı ve bunu değiştiremezdi. Sofrada dahi hiyerarşiye dikkat edilir ve burada sosyal durum düşünülmezdi. Baş mevki hükümdarın sağında ve ikincisi solunda idi.

Göçebelerde çok kadın alma âdeti vardı. Fakat kadın için yüklü bir meblağ ödemek gerekirdi. Hele soylu bir kadın uğruna büyük bir servete (kalım) ihtiyaç vardı. Kadınlar arasında da hiyerarşi gerçekleşirdi. İlk hanım evin sahibesi sayılır ve diğer zevceler bunun emri altında bulunurlardı. Ancak ilk karısından doğan çocuklar veraset hakkına sahiptiler. Attila’nın ilk karısı Arıkan’ın ayrı bir saraya sahip bulunması, Hunlarda kadınlara değer verildiğini gösterir. Bununla beraber göçebe kadını satın alırdı ve bu mantığın bir neticesi olarak kadınlar da çocuklara ve akrabaya miras kalırlardı (leviratus).

Hayvanlar göçebenin serveti olduğundan bütün hayatını hayvanları otlatma temelleri üzerinde düzenlemesi gerekirdi. Belirli aileler sürülerini bir arada otlatırlardı. Göçebe toplumunun en küçük birimi aul idi ve aulda herkes serveti nispetinde katkıda bulunurdu. Aullarda henüz kan akrabalığı esası aranmazdı. Aul reisi idare ettiği toplumun başkanı idi. Aulda en çok servete, en nüfuzlu aileye ve akrabaya sahip olan emrederdi. Aul reisi kendi çevresinin kağanı idi, siyasî bir rolü de vardı. Her kabilenin belirli ve sınırları çizilmiş meraları vardı. Kışlakların bölüşülmesinde çoğu zaman kavgalar çıkardı ve İstep hâkimiyeti etrafındaki mücadeleler bu suretle başlardı. Siyasî toplumlar kuvvetler etrafında kümelenir ve böylece büyük istilâlar zamanına gelinirdi. Kavimler, bu siyasî birliğe kendi arzularıyla katılır veya zor kullanılarak boyun eğdirilirdi. Böylece mütevazi bir başlangıçtan bugünden yarına derhal bir göçebe imparatorluğu meydana gelirdi.

Aullar kabile ve kabile birlikleri içinde erimez ve sadece kum zerreleri gibi birbirlerine yapışırlardı. Böylece en büyük göçebe imparatorlukları dahi bir çok özerk devletçikten oluşurdu. Teşkilâtın bu gevşek oluşumunun çok büyük faydaları olduğu gibi mahzurları da vardı. Hakim sülale başka kavimleri istila ederek kendi toplulukları içinde bıraktığından iktidarları süratle genişleyebilirdi. Bu yüzden hâkim kabile, mağlup kavimleri zayıf bir şekilde örten ince bir tabakadan ibaretti. Bu tabaka iktidarı elinde tutabildiği müddetçe mesele yoktu. Lâkin otoritesini kaybeder etmez taht mücadelesi süratle sona erer ve imparatorluk kuruluşundaki süratle kendini oluşturan bölümlere ayrılırdı. Çok defa kabileler ittifakının ayrı bir hükümdarı yoktu ve kabilelerin birer reisi vardı. Bunlar ise yabancı devletlerle anlaşmalar yapar, ittifaklar kurar ve kendi başlarına hareket ederlerdi. Ancak ortak bir tehlike ânında birbirlerine yardıma koşarlardı. Hunlar da ancak zamanla daha sıkı bir birlik meydana getirdiler. Siyasî iktidar bir kısım kabile reisleri arasında bölünür ve hükümdar henüz primus inter pares (benzer

leri arasında birinci) idi. 412 sıralarında Hunların büyük kağanı bulunan Karaton, hâlâ Hunların tek kağanı değildi. İstebde bir kabilenin adı parlayınca diğer kavimler onun adını alırlar, böylece kendi adları tamamıyla kaybolmuyor ve birlik içinde yaşamakta devam ediyor. Bu itibarla Hunlar arasında da herkes Hun değildi. Fatihler, fethettikleri ülkenin halkını çok defa diğer kavimler arasında dağıtmışlar ve kadınlarla çocuklarına dokunmamışlardır. Hatta, tâbi kavimler bir dereceye kadar özerk de olabiliyorlardı. Fakat yeni tâbiler göçebe siyasi geleneğine göre birlikte en son mevkii işgal eder, öncü veya artçı gibi en ağır işleri görürlerdi.

Tâbi kavimler hangi kategoriye girerlerse girsinler hâkim tabakanın anlayışında daima köle ve cariye idiler. Attila, kendisine vergi ödeyen imparatorun da köle olduğunu söyler. Göçebe imparatorluğu büyüdükçe toptan imparatorluklar da köleliği düşerler. Orhun Kitabeleri’ndeki şu cümle bunun açık bir ifadesidir: “Bu zamanda kölelerin de köleleri, cariyelerin de cariyeleri vardı…… sağladığımız ve teşkilâta kavuşturduğumuz imparatorluk o kadar büyüktü”. Baş kaldıranlar zor kullanılarak bir arada tutulurlar; kağanın bütün endişesi, nizamsız ve bir çok aul’dan oluşan insan yığınından nizamlı bir topluluk meydana getirmekti.

Kağan, kavmini nizama alıştırmak ve zengin etmekle iftihar eder; fakat, imparatorluğu aile mülkü sayar ve haleflerine miras olarak bırakır. Attila’nın ölümünden sonra imparatorluğun oğulları arasında köleler tarzında bölüşülmesine, tâbi Cermen kavimleri baş kaldırırlar. Göçebe hükümdarı, istila edilen bütün arazi ve menkuller üzerinde hak iddia eder.

Hükümdar hanedanı ve kabilesi zabt edilen bütün serveti kendi malı sayar. En yüksek memuriyet ve mansıplar onlar arasında paylaşılır. En büyük mansıpların sayısı Asya Hunlarında 24 ve Göktürklerde 28’dir. Memuriyetler irsi idi ve bu kural bağlı kavimler için de geçerli idi. Rütbeler fiili bir iktidar ifade eder ve ünvanların sahipleri, büyük veya küçük ordu veya kavmin reisleridir. Rütbe ve ünvanların önemini, kabile ve kavmin kuvveti, sayısı ve nüfuzu tayin ederdi. Göçebe toplumunda hiyerarşi çok kuvvetli olduğundan protokolde bu mevki ve ünvanlara riayet edilirdi. Halk onlu sisteme göre bölümlere ayrılmış idi ve siyasî teşkilât aşağıya doğru kademeli olarak inerdi.

İktidardaki kimseler, kağanın talihi ile çok yakından ilgili idiler, zira onunla yüklemişlerdir ve nimetlerden onun tarafından uzaklaştırılacaklardır. Bu sebeple iyi ve kötü gününde ona yardım eder ve emirlerine itaatla uyarlardı. Taht değişimlerinden korkar ve istikbalin ne getireceğini bilmezlerdi. Seçkin olduğu kadar kabiliyetli bir halefin tahta çıkmasına dikkat ederler. Hâkimiyet hakkı aileye ait bulunmakla beraber burada en yaşlısı (senioratus) değil, fakat önceki hükümdarın oğlunun hâkimiyet önceliği gözönünde bulundurulur ve şayet bu namzet çok genç veya başka sebeplerle tahta liyakatsız görülürse, vefat eden hükümdarın kardeşi tahta çıkabilir ve genç yaştaki hükümdar ancak bunun vefatından sonra tahta varis olabilirdi. Fakat hükümdar ailesinin hâkimiyet hakkı tartışma konusu olamazdı, zira bu ilâhi bir lütuf idi. Bu hakkı aileye efsanevî bir ced veya ilahi bir kahraman bahş etmişti ve o zamandan beri soyun bütün üyelerine babadan oğula geçmektedir. Bu hale göre göçebe veraset sistemi, ne soy hukukuna, ne ilk doğmuş olmak (primu geritura), ne de idoneitas (liyakat, münasıb olmak) uymaktan ziyade bu üçünün karışımı olup üçünden biri esasına dayanmaktadır.

Attilanın erken vefat eden babası Muncuk’un kardeşleri Rua ve Oktarı’dı. Bu ikisinin iktidarı paylaşmış oldukları sanılır. Bunlardan Oktar 434’de ve Rua 435’de vefat etmişdir. Rua’nın ölümünden sonra Muncuk’un en yaşlı oğlu Bleda tahta çıkar. Fakat iktidara gelir gelmez Attila’yı ortak hükümdar olarak yanına alır. Bleda’nın bu acelesinin sebebi iyi bilinmemekle beraber, zorba ve iktidara haris bir adam olan Attila’yı tatmin etmeyi düşündüğü tahmin ediliyor. Fakat Bleda, bu tutumu ile akibetten kurtulamamış ve ağabeyinin vesayetini ziyadesi ile hakaret verici sayan Attila, ağabeyini ortadan kaldırarak tek başına kağan olmuştur (445). Oktar ve Rua zamanlarında imparatorluğun hudutları en geniş sınırlarına erişmişti ve Attila’nın barbarlar arasında fazla yorulmasına ihtiyaç kalmamıştı. O vaktini daha çok imparatorluk üzerine çevirecekti. İstepte siyasî hayatın sınırları âdeta kozmosda cereyan eder. Kuzey aslî yönlerin başıdır ve kâinat kuzey yıldızının etrafında döner. Kağanın tahtı da sarayın kuzeyindedir ve dünyanın merkezini temsil eder. Asli yönler de 4 köşe ve 6 köşe gibi kozmogonik türdendir. Kağan, siyasî iktidarın üzerinde bir anlam taşır ve insan toplumunda kâinat nizamının muhafızı ve ihtiyaç halinde koruyucusudur. İnsanlar ile kâinat arasındaki âhengi sağlar ve bu âheng bozulduğu zaman halkın başına felâketler ve âfetler yağar. Dolayısıyla ruhani hizmeti de görür. Kurban kazanları ile kadeh iktidar alâmetleridirler. Sorumluluğu çok büyüktür, yalnız dünyadaki düşmanlarla değil aynı zamanda kozmik kudretlerle de mücadelesi gerekmektedir. Tebaası kendisinden fena ruhlara karşı gelmesini ve iyi ruhların yardımını sağlamasını ister. İktidarı sihirli bir kuvvetle donatılmıştır. Fakat bir defa ülkede tabii âfetler, kuraklık, don baş gösterirse hali fenadır. Kağan âdeta kavminin âkıbetini, mahvını veya yükselmesini elinde bulundurur. Şanyü (Hükümdar), arz üzerinde bütün kâinatın iradesi ve yardımı ile hüküm sürer. Tebaası üzerinde semanın oğlu veya semanın kopyası gibi görünür. Aslında hükümdar demek olan Şanyü sözünün anlamı “Büyük, Geniş” idi. Bu da temsil ettiği semanın böyle olmasından ileri gelirdi. Sonraki yy.’da ilahî lütuf teorisi kuvvetini kayıp etmemiştir. Orhun Kitabeleri’nin bir yerinde şu sözleri okuyoruz: “Tengri teg tengride bolmuş Türk Bilge Kağan” (gökte doğmuş ilâhlara benzeyen Türk Bilge Kağan.)

“Semanın oğlu” olan hükümdar dünyaya sonsuz bir kibirle bakar ve bütün gördüklerinin kendisine ait olduğunu sanırdı. Kağan ilâhi bir seçim ve yüksek bir misyon hukukuna dayanarak bütün dünyayı kendisine ait sanardı. Bu sebeple bütün dünyaya hâkim olmak maksadıyla ülkelere ve kavimlere saldırmıştır. Çadırı kâinatın merkezi olduğu gibi, imparatorluğu da hayalde kâinatı kavrardı. Göktürk Kağanının Bizans İmparatoru Maurikios’a (582-602) yazdığı mektupta “Yedi kavimin kumandanı ve yedi ülkenin sahibi büyük kağandan Romalıların imparatoruna” diyordu. Burada yedi kelimesi çokluğu ifade ederdi. Göktürk kağanı ve Hun kağanı Uldin zamanlarında blöf gibi görünen olaylar Attila zamanında gerçekleşmiştir. Hun sarayında Attila ile konuşma gerektiğinde herkesin titrediği anlatılır. Herkes Attila’nın emirlerine kölece riayet etmiştir. Krallar ve değişik kavimlerin reisleri onun emirlerine itina ile riayet etmiş ve gözleriyle işaret ettiği zaman hepsi tereddüt etmeden istediklerini yerine getirmişlerdir.

Korkutma, göçebenin çok eski bir taktiği idi Attila’nın şöhreti karşısında herkesi korku sarmıştı. En küçük hakaret müthiş bir hiddet sebebi oluyordu. Böylece ordularını harekete getirmeden bir çok emeline kavuşmuştur. Attila ileri gelen adamlarını düşünmüş ve korumuştur.

Attila, Bizans sarayının kendisini aynı seviyede bir prens olarak kabul etmesini istemiş fakat bunu başaramamıştır. Zira onlar, Attila’yı diğer yabancı reislerden farksız saydıklarını her fırsatta açıklamaktan çekinmemiştir. Halbuki kendisini Semanın oğlu sayan Attila’yı bu tutum incitmiştir. Mesela Attila kendisine elçi olarak konsüllük yapmış, kibar insanların gönderilmesini istemiş fakat Bizans sarayı buna riayet etmemiştir. Lâkin Atilla, bu meselede fazla ısrarlı davranmamış ve Bizans elçileri seçme insanlardan oldukları zaman onlara karşı çok nazik ve mültefit davranmıştır. Attila, her ne pahasına olursa olsun imparatorun kendisini aynı seviyede saymasını sağlamayı istemiştir. Honoria ile evlenmek istemesi de bu gayeye hizmet edecekti. Zira, Honoria’nın kocası olarak Batı İmparatorluğu’nu kolayca ele geçirebilirdi ve Honoria ile evlenmesi bütün dünyaya onun imparator ile aynı seviyede bir prens olduğunu gösterecekti. Halbuki otoritelerine çok düşkün olan Bizanslılar, Attila’ya ödenen haracın, görünüşü kurtarmak maksadıyla hizmet karşılığı olarak kendisine gönderildiğini yayıyorlardı. Bu oyuna gelen Attila’nın imparatorluk tarafından kendisine verilen Magister Militum ünvanını kabul etmesi garip bir netice veriyordu. Zira bu ünvan ordu kumandanı demekti.

Attila’nın tasvirinden ortaya çıkan sima, tam bir göçebe hükümdarıdır. Muharebeden hoşlanmasına rağmen yine de düşünerek hareket eder ve aklıyla bütün gayesine erişirdi. Kısa boylu, geniş omuzlu idi. Büyük başına nispetle gözleri ufaktı. Seyrek sakalı artık kırlaşmıştı. Yassı burnu, şekilsiz suratı vardı. Çehresinin yassı burun ve ufak gözleri yanında tıknaz vücudu ve kısa boynu, ayrıca seyrek sakalı onun Türk ırkından olduğuna delâlet etmektedir. Atlı göçebelerde hile çok sık başvurdukları bir davranıştı, taktikleri de buna dayanırdı. Attila haşinliği yanında kurnazdı da. Bizans tarihçisi Priskos onun dessas tabiatına dair bir çok misal verir. Bizans elçi heyetini zekâsıyla yendiğini görüyoruz. Göçebeler harp ve ganimet ile geçindiklerinden Bizans sarayını son haddine kadar soymuşlardır. Bu yüzden olacak Bizans ve Roma yazarları onların paraya haris olduklarını yazarlar. Elindeki imkânlara rağmen Attila çok sade yaşardı. Giyiminde ve yiyip içmesinde ve eşyalarında büyük bir sadelik göze çarpıyordu. Bizans elçi heyetine verdiği ziyafette misafirlerine gümüş tabaklar içinde çok değişik yemekler ikram ettiği halde kendisi tahta bir tabak içinde sade et yemekle yetinmiştir. Giyimi de çok sade imiş ve ancak temizliğiyle dikkati çekiyormuş.

Attila’nın güldüğünü gören yoktu. Elçi heyetine verdiği ziyafette dahi sessiz ve mahzun oturmuştur. Göçebe hükümdarlar “Sema’nın İradesi ile” hüküm sürer ve arz üzerinde fetihlerde bulunurlar. Yüreklerinde Sema’nın oğullarının ateşi yanmaktadır. Attila kılıcını ilâhî bir ilhamın idare ettiğini ve kendisini kozmik kuvvetlerin kavimlerin üzerine çıkardığına inanıyordu. Mahzun sessizliği belki de buradan ileri geliyordu. İlâhî kuvvetler tarafından seçilmiş olmanın verdiği ağırlık omuzlarına basıyordu. Bu sebeple bir çok katlı Semada ruhların ve ilâhların kendi safında muharebe ettiklerini düşünürdü. Sihirli kuvveti azalmamış mıydı? Bu yüzden Attila daima kâhinlere başvururdu. Attila batıl itikatlara inanıyordu ve Attila’yı rahipler çevirmişlerdi. Kam adı verilen rahipler sihirle ve şamanlıkla uğraşırlardı. Attila onların kehanetine başvurmadan hareket etmezdi. Kâhinler kendisine soyunun sona ereceğini fakat en küçük oğlu etrafında parıldayan ışıkla tekrar yükseleceği kehanetinde bulunmuşlardı. O zamandan beri tahtın varisi büyük oğlu Ellak olmasına rağmen İrnek’i şımartmış ve bu tutumu imparatorluğa çok zarar vermiştir. Veliaht gerekli otoriteyi sağlayamamış ve Attila vefat edince oğulları arasında kavga çıkmıştır. Son Mauriacum muharebesinde de rahipler kendisine muharebeyi kaybedeceğini bildirmişlerdi. Bu yüzden Attila hücuma geçecek yerde ilk sırada kendi hayatını emniyet altına almayı düşünmüş ve pasif davranmıştır. Batıl itikatlar Attila’yı zayıflatmıştır. Yine batıl itikatları yüzünden Roma’yı feth etmekten vazgeçmiştir. Zira rahipler ona, Roma’yı feth ettikten sonra Alarik’in öldüğünü hatırlatmışlar ve Attila ruhunda sarsılmıştır.

Hunlar Don nehrini geçtiklerinde bölgeye göçebe olmayan kavimler yerleşmişlerdi. İstebin batı uzantısı olan Macar ovası ile Karpatlar havzasında artık yerleşik kavimler yaşıyorlardı. Gotlar, daha batıdaki Cermen Kavimleri de göçebe değillerdi. Hun toplumu çok değişik kavimler üzerinde hüküm sürüyordu. Özellikle Doğu Gotlarıyla çok yakın münasebetlerde idiler. Gepid kralı Ardarik ve Doğu Gotları kralı Valamer kağanın en mahrem müşavirleri idiler. Skir kralı Edeko da Atilla’nın en itimadını kazananlardan biriydi. Elçilik yapıyor ve sıra kendisine geldiğinde efendisinin sarayı önünde nöbet bekliyordu. Göçebe dünya görüşünde mağlubu ölüm derecesinde yere sermek hata idi, bunun yerine onu talih ortağı yapmak vardı. Bu sayede Cermen hükümdarlarından çoğu Attila’yı kendi en yüksek efendileri sayıyorlardı. Attila’yı (At-ila) diye adlandırmaları bunun açık bir örneği idi. Zira Gotça, Atta, Ata “Baba + ila. Beraber yaşamanın normal bir sonucu olarak bir Hun bir Cermen adını, bir Cermen de bir Hun adını alabiliyordu. Rua Cermence olduğu gibi Attila’nın bir akrabasının adı Laudaricus da Gotça idi. Buna karşılık Cermenler de Hunimund, Hunwulf adlarını almışlardı. Fakat zamanımıza kalan Hun adlarının çoğu Hunca idi. Buradan anlaşıldığı üzere yoğun Cermen etkisine rağmen Hunlar özelliklerini koruyabilmişlerdir.

3. yüzyılda Pontus ve Tuna bölgesine gelen Doğu Gotları, bu bölgede oturan İranî Sarmat kavimlerinin hâkimiyetine son vermiş, fakat onların medenî etkisine girmişlerdir. İskit-Sarmat kültürü, İran-Grek unsurlarıyla karışarak oldukça yüksek bir seviyeye erişmişti. Hunlar İç Asya’dan getirdikleri medeni unsurları batı İsteblerinde terk etmiş ve Pontusta Yunan medeni çevresine girmişlerdi. Bu kültür değişiminde Romanizmin’de payı vardır. 433’de Pannonia’yı ele geçiren Hunlar, Lâtin kültür sahasına girmişlerdi. Hun sarayında Lâtincenin yer almaya başlaması 5. yüzyıl başlarına rastlar. Attila’nın sarayında artık Cermenlerden başka Lâtinleri de buluyoruz. Attila ve Bleda, kançılarlık işlerinde bundan böyle Lâtinlerden faydalanmışlar ve Hunların her iki imparatorluğa gönderdiği mektupları kaleme almışlardır.

Büyük imparatorlukta medenî mahsullerin el değiştirmesinde tüccarların büyük payı vardı. Çok geniş sahalara yayılan imparatorluk içinde kuzey-güney, doğu-batı arasında ticaret eşyasının engellerle karşılaşmadan taşınması sağlanmıştı. İmparatorluğun doğu bölgesinden Çin’e kadar uzanan bölgelerde kervanlar işliyordu. Attila, Bizans ile ülkesi arasında ticari münasebetlerin kuvvetlenmesine çok dikkat etmiştir. Bu ticaretin başlıca merkezleri Silezya’nın Morava vadisi, Tuna bölgesinde Viminakion ve diğer ticaret şehirleri idiler. Henüz gelişmemiş bulunan göçebe ekonomisi ihtiyacı olan sanayi maddelerini ve erzakın önemli bölümünü, isteb dışında yaşayan köylü ve ziraat erbabından alırdı. Bu sebeple bu kavimlerle sürekli temas halinde idiler ve ticaret Hun toplumunda büyük bir yer tutardı.

Roma kültürünün yayılmasında misyonerler ilk sırayı alırlardı. Hunların Avrupa’da daha ilk görünmelerinden başlamak üzere Kilise, Hunlar arasında din neşri hareketine girişmiştir. Avrupa’nın ufkunda yeni bir kavmin ortaya çıkmasının hemen ardından din adamları bu yabancıları ziyaret ederlerdi. Hunlar arasında ilk din neşri hareketleri Tuna boyundaki piskoposluklarda başlamıştır. Fakat, Hunlar arasındaki din neşri hareketi fazla başarılı değildi. Buna rağmen Hunların haşin tavırlarını değiştirmeyi başardıkları ve daha ılımlı olmalarına yardımcı oldukları kaydedilir. Misyonerler din neşri yaparken halkı kazanmak maksadıyla onlara ziyafet vermek ve hediyeler dağıtmak gibi yollara başvururlardı. Misyonerler arasında bir ara İstanbul patrikliği de yapan (340-398) Ioannes Chrysostomos gibi meşhurları da vardı. Misyonerlerin en büyük güçlüğü dil engeliydi. Hunca bilenler çok azdı. Attila’nın hâkimiyetinin en parlak devrinde Hırıstiyanlığa giren bazı Hunların kendi âdetlerini unuttukları anlatılır. Fakat, Hunların büyük bir kısmı kendi dinlerinde kalmış, ancak Romalılara esir düşenler arasında Hıristiyanlık yayılmıştır. Trakya’nın genellikle karışıklığın hüküm sürdüğü bölgelerinde köleler, fatih Hunları, kurtarıcı gibi görmüş ve onlarla iş yapmaktan çekinmemişler ve baskı altında yaşayan sınıflar Hunları iyi karşılamıştır. Mesela, sınır bölgelerinde yaşayan kalelerden biri Hunlara kapılarını açmıştı. Kilise çevrelerinde ise Attila’nın “Allahın Kılıcı, Kırbacı” olduğu düşüncesi hâkimdi. Bu değişik medeniyet ve muhtelif kavimler arasında Hunlar, göçebe kültürünü henüz unutmamışlardı. Gerçek fatihler olarak bütün mağlup kavimlerin sundukları nimetlerden faydalanmayı bilmişlerdir. Attila’nın nazırı Onegesios baş şehirde kendisine hamam yaptırmıştır. İsteb’in bu yoksulluklara alışkın çocukları, rahata ve medeniyetin nimetlerine çok çabuk alıştılar. Masalarında Sirmium şarabı ve çiftçi halkın muteber gıdası ekmek artık eksik değildi. Daha uzun zaman yaşasalardı belki Romalılaşır veya Cermenlerin arasında erirlerdi. Lâkin hâkimiyetleri uzun sürmedi ve göçebe kimliklerini unutmadan tarih sahnesinden uzaklaştılar.

Hunların mülkiyet esasları hakkında bilgimiz yoktur. Mülkiyet özel miydi? Yoksa klana mı aitti bilmiyoruz. Ancak, göçebelerde özel mülkiyeti düşünmek güçtür. Sürüler herhalde ailenindi. Lâkin Balamer devrinden Attila devrine kadar mülkiyet anlayışı da değişmişti. Zira, Onegesios’un ve diğer Hun ileri gelenlerinin her şeyi vardı. Zengin tabakanın ekonomik ve sosyal varlıklarını korumak hususunda çabaladıkları süphesizdir. Gerçi ailelerde babanın salâhiyetleri sınırsızdı. Fakat Hunlarda kölelik fazla gelişmemişti ve harpde esir aldıklarını köle ediniyorlardı. Hunlarda doğuşdan köleliğin bulunduğuna dair bilgimiz yoktur.

Çok eskiden beri ordu sayıları abartılı olarak anlatırlarsa da orduda beslenme, barınma ve ulaştırma güçlükleri göz önünde bulundurulunca daha mütevazı orduları düşünmek doğru olur. Attila’nın ordusunun altı yüz bin ve daha fazla olduğu söylenir. Buna karşılık Roma kaynaklarının verdiği sayılar daha kabul edilebilir görülür ve 409’da Honorius on bin kişilik ordu çıkarabilmişti. Devrin güvenilir yazarı Olympiodoros bu sayıdaki bir ordunun beslenmesinde dahi ne kadar büyük güçlüklerle karşılaştığını kaydeder. Aetius’un 425’de İtalya’ya getirdiği ileri sürülen 60 bin kişilik ordu bir tartışma konusudur. Bu devrin bütün kumandanları düşmanlarına karşı kendi ordularını daha fazla sayıda göstermişlerdir. Priskos’un Attila’nın ordusunun 500 bin kişi olduğunu bildirmesi de abartmadır. Büyük Hun fetihlerinde çok daha az sayıda orduların kullanıldığı şüphesizdir.

Bütün istep göçebeleri kolayca silâhlanan, çabuk nizama gelebilen, kendi gıdasını kendisi sağlayabilen, ani taarruzlara kabiliyetli, uzun seferlere ve güçlüklere dayanıklı insanlardı. Hun ordusunun teçhizatı eksiklerle doluydu, ayrıca ordu yetersizdi. Romalılar arasında Hunlardan korkan ve nefret eden kimseler az sayıdaki yazarlardı. Bütün eksikliklerine rağmen Hunların yüksek askeri bir başarı göstermesi anlaşılmaz bir meseledir. Fakat Hunlar, her zaman Romalıları tehdit etmediler. Ancak kabileler birliği sağlanarak birlik oluşturduktan sonra bir kuvvet haline gelip tehdit oluşturmuşlardır. Roma İmparatorluğu, barbarlar namına her bakımdan çekici bir ülkeydi. Hunlar önce hem devletin hem de varlıklı kimselerin yanında ücretli olarak çalışırlardı ve böyle başlayan ilk temaslardan sonra Hun toplumunun dünya hâkimiyeti fikri gelişir. Olympiodoros Hunlar arasında bulunduğu zaman (412), onların birkaç hükümdarının bulunduğundan bahseder. Bunların başı Karaton’dur. Bu sıralarda konfederasyonun ne kadar sürdüğünü iyi bilmiyoruz. Bazılarına göre Karpatlardan Don ırmağına kadar uzanan sahalarda yekpare bir Hun imparatorluğu meydana gelmişti ve bunun kurucusu Uldin idi. İddiaya göre Margus’un karşısında Hunların da merkezi vardı ve burayı Uldin kurmuştu. 5. yy.’ın 40. yıllarına kadar merkez burası idi. Bütün tahminlere göre Uldin Hunlardan ancak bir kısmının hakanı idi. Rua ile Oktar bunun çocukları idiler. Kabileler birliğinin 420’li yıllardan sonra gerçekleştiği tahmin edilir. Bu yıllardan sonra Hunların iktidarı süratle artmış ve Attila zamanında evcine erişmişti. Bu günkü Ukrayna Hun arazisinin merkezinde bulunuyordu. 

Not: Bu ilgili makale, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevilisi sayın Prof. Dr. Şerif Baştav’ın Türk Tarihi Ansiklopedisi’nin 1. Cildinde yer alan “Avrupa Hunları” adlı makalesinden derlenmiştir.

Bu yazı Genel Türk Tarihi kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Avrupa Hunlarının Göçebe Yaşam Tarzları için 1 cevap

  1. derya der ki:

    yuuuuuuh bukadar da yazı olmaz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>