Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Cumhuriyet Dönemi Ekonomi

  • CUMHURİYET DÖNEMİNİN İLK YILLARINDA DEVLETİN İKTİSADİ VE EKONOMİK YAPISI, ALINAN TEDBİRLER VE EKONOMİK POLİTİKASI

    Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmıştı. İmzalanan Mondros Mütarekesiyle (1918), İtilaf devletlerine teslim olmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanan emperyalist devletler (Fransa, İtalya, İngiltere ve bunun güdümündeki Yunanistan) Anadolu’nun her tarafını işgal etmeye başladılar. Bu işgallere karşı Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışı, Türk halkını önce pasif direnişe ve daha sonraları da bizzat kendisinin yöneteceği Milli Kurtuluş hareketini başlatması ile emperyalizmle bir ölüm-kalım savaşına başlanmış oluyordu. Doğu’da Bolşevikler’in desteğindeki Ermeniler kesin bir yenilgiye uğratılmış, Doğu cephesi Ankara hükümetinin 3 Aralık 1920’de Gümrü Zaferi ile kesin olarak kapanmıştır. Daha sonraları ise Milli Kurtuluş Savaşı, İngiliz desteğiyle Batı Anadolu’yu işgal eden Yunanlılar’a karşı tüm şiddeti ile mücadele verilmiş, bir çok savaşlardan sonra Başkumandanlık Meydan Savaşı ile de Yunanlılar kesin bir yenilgiye uğratılarak Anadolu’dan çıkarılmışlardır. Bu kesin zafer üzerine İngilizlerle, daha önceki istekleri doğrultusunda değil bu defa Ankara hükümetinin isteklerini yansıtan 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Şartlar hazır hale geldikten sonra da Lozan’da uzun bir tartışmadan sonra, bağımsızlığımızın tam olarak sağladığımız Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Daha önceleri İtalyanlar da Anadolu’nun işgal edilmesinin imkansızlığını gördüklerinden yurdumuzu terk etmek zorunda kalmışlardı. Fransızlar ise, Sakarya Zaferi’nden sonra Ankara hükümetiyle, İskenderun Sancağı dışında kalan meselelerde anlaşmak üzere 20 Ekim 1921 ‘de Ankara Antlaşması’nı imzalamışlardı. Ayrıca Ankara hükümeti bu tarihe kadar iç isyanları da bastırmış, içte ve dışta itibarı yükselmiştir.

    Böylece Türkiye, “1.Dünya Savaşı’nın yenilmiş devletleri arasında tek olarak kendi perişanlığından ayağa kalkmayı başardı ve galipler tarafından kendisine dikte edilen şartları reddederek kendi şartlarının kabulünü sağladı. Çünkü Lozan Antlaşması aslında Türk Milli Misakı’nda belirtil iniş ifadelerin uluslararası alanda tanınmasıydı. Kısaca askeri zafer kazanılmıştı; milliyetçilerin siyasal programı başarılmış, uluslararası antlaşma da dünyaca kabul edilmiştir.”[1]

    Milli Mücadelenin 1923’te Lozan’da bitmesi üzerine yeni genç cumhuriyetin bir sürü siyasal problemlerle beraber iktisadi sorunları da çözmek için artık yer yer tartışmalar, fikir beyanları ve çözümlerin ileri sürüldüğünü görmekteyiz. Fakat biz öncelikle bu dönemde Cumhuriyetin sahip olduğu sosyo-ekonomik kaynaklara bir göz atmamız gerekmektedir.

    Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insan kaynakları açısından en önemli konu Türkiye nüfusunun sürekli harpler nedeniyle, 1913-27 yılları arasında büyük oranda azalması, şehirleşme oranının gerilemesi, Anadolu coğrafyasındaki etnik yapıda göçler sebebiyle değişmenin görülmesidir.

    1914 yılında Türkiye’nin Kars ve Artvin illeri dışında kalan yerlerde 15.9 milyon insan yaşamaktaydı. Bunun % 80’i Müslüman’dı. Geri kalan % 20’lik nüfus ise gayr-ı Müslimlerin nüfusunu ifade ediyordu. 1927yılına gelindiğinde Türkiye’deki 13.6 milyonluk nüfusun % 99’u Müslüman idi. Geri kalan % 1 ise gayr-ı Müslimlerin nüfusunu gösteriyor.”[2] Bu oranların büyük bir değişime uğraması, gayr-ı Müslimlerin büyük kitleler halinde Türkiye’yi terk ettiğini bazı yerlerde ise karşılıklı olarak nüfus mübadelesinin yapılmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de kentleşme sürecindeki bu gerileme, toplumsal yapılan ve ilişkileri bütün yönleriyle etkileyen değişikliklere yol açtı.

    Anadolu nüfusunun azalması, etnik yapısının değişmesi, kentleşme oranının gerilemesi, Türkiye ekonomisini etkiledi. Tabii ki bu etkileme genellikle olumsuz yönde olmuştur. İstanbul’daki Rum ve Ermeni nüfusu varlığını Cumhuriyet döneminde de büyük ölçüde koruduğu için gayr-ı Müslim iş adamlarının azalması ticaret alanında çarpıcı boşluklar ortaya çıkarmadı. “Ancak Anadolu’daki imalat sanayi işyerlerinde hem is adamları, hem de işçiler arasında büyük bir yer hitan gayr-ı Müslim nüfusun bir kaç yıl içinde erimesi, I. Dünya Savaşı’ndan önce Anadolu’da imalat sanayi diye sayabileceğimiz kuruluşların birçoğunun dağılmasına, hatta yok olmasına yol açtı. İpek böcekçiliği gibi bazı tarım dalları da Anadolu’daki Hıristiyan köylü nüfusun ortadan kalkmasından zarar gördü. Esasında küçük sanayi sayılabilecek bu sanat kolları, daha önceleri Türkler tarafından yürütülmekteydi. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi sürekli savaşlardan Türk-Müslüman nüfusunun erimesi, bu sanat kollarının gayr-ı Müslimlerin eline geçmesine sebep olmuştur.”[3]

    Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun okur-yazarlık, eğitim ve sağlık imkânları bakımından sahip olduğu nitelikler ve devletin sağladığı eğitim ve sağlık hizmetleri de pek iç açıcı bir durumda değildi. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan Anadolu toplumu beşeri sermaye yönünden oldukça fakir idi. Bu da Anadolu halkına eğitim ve sağlık alanında yapılacak iyileştirmeler toplumun gereksinimi had safhaya çıkarıyordu. Çünkü bu alandaki faaliyetler, yok denecek kadar az idi.

    Ekonomi ve sermaye açısından durum pek iç açıcı değil idi. 1920’lerin başında Türkiye’nin birçok bölgesinde hala çok eskiden kalma teknikler, araç ve gereçlerle üretim yapılmaktaydı. Tarımsal üretimler ise oldukça ilkel bir yöntemle yapılıyordu. Yeni araç- gereçler ve üretim yöntemleri kıyı şeritlerinde ve demiryolu bölgelerinde biraz yayılmıştı. I920’li yıllarda tarımda kullanılan teknik araçlar, kısmen Adana, İzmir, Bursa, Konya ve Trakya bölgelerinde mevcut idi.”[4]

    I. Dünya Savaşı ve kurtuluş savaşlarının Anadolu’nun üretim yapısı üzerinde kesintisiz olarak 8 yıl boyunca tahribatta bulunmuş, bu tahribat 1922’den ve Cumhuriyeti izleyen bir kaç yıl sonra giderebilmişti. Fakat hayvan varlığının 1913-22 yılları arasında yan yarıya azalmış olmasının olumsuz etkileri ise uzun sürmüştür.

    Sanayi kesiminde ise Osmanlı imparatorluğunun çöküşünü takip eden yıllarda Türkiye ekonomisi, sermayedar kesim karşısında önemli bir sanayi bağımlılık arz etmekteydi. Madencilik sektöründe ekonominin bütün açısından sadece Zonguldak Ereğli kömür havzası önem taşımaktaydı. Fakat kömür madenlerinin çoğu ve diğer maden yataklarının tamamına yakını yabancılar ve yerli gayr-ı Müslimler tarafından işletilmekteydi.”[5]

    Türkiye’nin, cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda sahip olduğu alt yapısı ve sermayesi son derece fakir idi. Osmanlı İmparatorluğunun dünya ticaretiyle daha iyi bütünleşmesini sağlamak için bazı demiryolları hatları açılmış olmasına rağmen yetersiz sayılırdı. 1923 Lozan’dan sonra çizilen sınırlan içinde bulunan demiryolu hatlarının en önemlisi, Trakya’da, Misak-ı Milli Yunan sınırından başlayıp Anadolu’yu çapraz bir şekilde kat ederek Suriye ve Irak sınırına uzanıyordu. Bu ana hat, kısa yollarla Ankara, Kütahya ve Mersin’e bağlanmıştı. Öteki demiryolları Ege bölgesinde olup, zengin tarım vadilerini ana ihraç limanı olan İzmir’e bağlamaktaydı.

    Karayollarının durumu iç açıcı değildi. İyi hava şartlarında motorlu trafiğe açık olan karayolu son derece yetersizdi.

    Ülkenin çok uzun bir kıyı şeridine sahip olmasına rağmen Türkiye’nin limanlan arasındaki deniz taşımacılığı da son derece cılız bir konumdaydı. İstanbul, İzmir, Trabzon gibi limanlar, daha çok dünya ticareti ile entegrasyonu sağlıyor ve uluslararası taşımacılığın gelişmesine katkıda bulunuyordu. Ulaştırma dışında ülkenin altyapı sermaye stoku daha da yetersizdi. “Konya’da Almanların yaptırdığı küçük bir sulama şebekesi dışında tanın arazisinin verimliliğini artırıcı sulama şebekesi tesislerine yatının yapılmamıştı.”[6]

    Görüldüğü gibi 6 asır yaşamış Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra kurulan Cumhuriyet idaresine gerek sosyo-ekonomik ve gerekse sanayi ve sermaye stoku ile hayvancılık ve tarım alanında adeta yıkılmış bir binanın kalıntıları gibi bozuk bir ekonomik miras kalmıştır. Bu nedenle, siyasi yönden başarı kazanan Kemalist kadro, bundan sonra aynı şevkle ülke ekonomisi üzerine eğilip, kötü mirası düzeltip ekonominin düze çıkarılması çabasına gireceklerdir.

    Milli Mücadele ve Cumhuriyetin kurulmasına yakın yıllarda iktisadi alanda tartışmalar yer yer oluyordu. Avrupalı işgalcilere karşı bir ölüm-kalım mücadelesinin yapıldığı yıllarda, savaş sonrasının uygulanacak iktisat politikasına dair iktisadi ilkeler üzerinde ayrıntılı tartışmaların olacağını herkes biliyordu. Bu yıllarda bazı iktisadi konularda çeşitli tezler ve ilkeler ileri sürülmüştü. Bu tezler genelde Kuvay-i Milliye hareketinin içinde ve çevresinde yer alan çeşitli siyasi gruplardan geliyordu. Gruplar birbirlerini kollayarak, programlar öneriyorlar ve bu arada iktisadi sorunlara da değiniyorlardı. Bütün görüş ve tezlerde ortak olan fikir; “emperyalizme karşı verilen mücadelenin izlerini taşıması ve bu mücadelede belli ölçülerde kader birliği yaptığımız Sovyet Rusya’dan yayılmakta olan iktisadi fikirlerin kısmen etkisinin bulunmasıydı.”[7]

    Mustafa Kemal ve yakın çevresi için milli mücadelede kendi liderliklerine rakip olabilecek önemli gruplar vardı. Dunlardan, hilafetin devamını isteyenler ile akım olarak ortaya çıkanlardan; Komintern’e bağlı bir Türkiye Bolşevizm’i kurmak isteyen komünistler idi. Diğer taraftan da Enver Paşa’nın liderliğimle toparlanmaya çalışan ve bir bölümü yurt dışında (Rusya’da ve Almanya’da); bir bölümü ise doğrudan doğruya TBMM’de toplanmış eski İttihatçılar’ın temsil ettiği akımdı.  Mustafa Kemal için en tehlikeli olan grup ittihatçılar’dı. Çünkü İttihatçılar Rusya’da üslenmiş, Yunan ordularının askeri bir zafere ulaşmaları halinde muhtemelen Sovyet Rusya’nın da desteğini sağlayıp Anadolu’ya girerek Milli Mücadele’nin liderliğini devralma hazırlığı içinde görünüyorlardı.”[8]

    1920–21 yılları içinde Enver Paşa çevresi tarafından hazırlandığı anlaşılan program ve metinlerde (incelikle Komünizmin, Türkiye’ye uygun olup olmadığı sorusu ele alınmakta ve bu soruya olumsuz cevap verilmektedir: “Komünizmin tatbiki için yegane çare olan tahripkar mübareze vasıtalarını memleketimize sokmak bizde içtimai ve idari binihaye hercümerçten, bi hudut bi fakru sefaletten başka bir şeyi intaç etmeyecektir.” Buna rağmen İttihatçılar, geniş halk yığınlarına dayanan ve sömürücü sınırlarla, memur tabakasını içermeyen bir siyasi hareket inşa etmek niyet ve iddiasında görünmektedirler. Yine bu konudaki kanaatlerini şu şekilde ifade etmektedirler: “Asırlardan beri mal, can ve kanıyla namütenahi fedakarlıkta bulunan fakir köylü ve işçilerimizin müdafii olan fırkamız, şehirlerdeki küçük esnaf ve sanatkarları kendisi için en yakın bir müttefik addeyler.” Enver Paşa taraftarları düşüncelerini bu konuda yoğunlaştırırken, diğer taraftan da bu yıllarda düşmanı, emperyalizm ve dolayısıyla da onun önderliğini yapan İngilizler olarak görmektedirler. Ancak İttihatçılar, sadece bu tenkitlerle yetinmeyecek, kapitalizmi de hedef alarak, bu konuda şunları söylemektedirler: “Kapitalizm, bugünkü bünye-i içtimaiyya ve şeraiti istihsaliye itibariyle hassa-i tanzimiyesini tamamen kaybettikten sonra zekâ ve irfan-ı beşeri öldürerek ve kapitalizmin menfimden istifade temin eden mahdut bir sınıf halkın ifadesi için beşeriyeti ilanihaye mahkum-ı esaret edecek ve istihsalatın terakkisine mani olacak bir şekil alınış” bulunmaktadır.

    Böylece İttihatçılar kapitalizm hakkındaki fikirlerini de beyan ettikten sonra kendi düşüncelerini şöyle ortaya koymuşlardı: “Yerli ve yabancı hiç bir kimsenin diğerinin sayinden (emeğinden) gayr-t meşru suretle istifade temin ederek bu suretle erbab-ı sayü ameli (çalışanların) Köylü ve Ücuratın (ücretlilerin) bu tarzı içtimaiyatın ücretli esirleri haline inkılâp etmemesini teminen katı bir hatt-ı hareket takip eylemek, fırkanın gaye-i iktisadisi dâhilindedir.”[9] Görüleceği gibi İttihatçılar’ın nihai bir hedef olarak üretim araçlarının ortak mülkiyetini ve herkesten kabiliyeti oranında emek, herkese ihtiyacı kadar ilkesini savunduklarını görmekteyiz.

    İttihatçı tezler emperyalizmi en şiddetli ifadelerle mahkum etmekle birlikte yabancı sermaye ve dış ekonomik ilişkiler konularında çok daha temkinli ifadeler kullanmaktadırlar. Kuvay-i Milliyecilerle de ortak olan bir anlayışla, “emperyalizmi siyasi, askeri ve hukuki yönleri ağır basan bir olgu olarak görmekte ve yabancı sermaye ile emperyalizmi birbirinden farklı olarak algılamaktadırlar.” Bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklamaktadırlar: “Fırka… Beynelmilel münasebet-i iktisadiye de serbesti-i rekabet ve ticaretin şiddetle mürevvicidir. Memleketimize hayat vermek için halk tabakalarına geniş bir saha-i faaliyet açmak maksadıyla ecnebi sermayesinin şimdiye kadar olduğu gibi siyasi ve iktisadi hâkimiyet temin edememesi için icap eden tedbirlere tevessül edilecektir.” Bunlar çeşitli “düzenleyici tedbirlerden millileştirmelere kadar uzayabilmekte ve “ecnebilere banka tesisi imtiyazının def ve ilga“[10] edilmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla İttihatçılar da emperyalizme karşı olmalarına rağmen, onu temsil eden ülkelerle ekonomik ilişkinin gerekliliğini ortaya koymakta, fakat bunu kendi özel şartları ile sini duyabileceklerini söylemektedirler:

    Komünizmi kabul etmediklerini söylemelerine rağmen, o dönem için hayli radikal unsurlar taşıyan ve yurt dışındaki İttihatçılar’dan veya onlarla yakın ilişkisi bulunan Ankara’daki unsurlardan yeleri bu tezlerle aynı günlerde bir Türk ve Müslüman Bolşevizm’i gruplarında bir takım çalışma ve programları mevcuttu. Bunlar Yeşil Ordu ve Halk Zümresi gruplarıdır.”[11]

    Bu gruplar eski İttihatçılar’dan, Mustafa Kemal’e yakın kişilerden ve solculardan oluşmaktaydı. Bu gruplar muvazaa solculuk ve İslam Sosyalizmi fikirlerini kaynaştırarak programları Enver Paşa çevresinin programından daha yüzeysel görünmektedir. Bunların görüşleri şu şekilde özetlenebilir: “Avrupa emperyalizminin hulul ve istila siyasetini Asya’dan tard etmek üzere teşekkül etmiş olduklarını ifade eden ve İslamiyet’in kutsi esaslarına istinat ederek gruptan gelen ifsadat-ı ahlakiyeyi tahakküm ve ihtirasatı imhaya çalışmakla yolunu hak yolu, ‘Allah yolu’ (durak” gösteren bu programlar, “bedeni veya fikri emeğinin mukabili olarak yaşayan rençber, amele, sanat erbabı, müderris, muallim, memur, hademe gibi anasır-ı beşeriyetin hakiki hadimleri” olarak görmekte “muhtekirlerin hile ve desiselerle celp etmiş olduğu maksubattan (gasp edilenlerden) nefretle, en sahih sermayeyi sayu ameleden ibaret bilmektedirler.” Yeşil Ordu ve Halk Zümresi mensuplarının iktisadi düzeydeki görüşleri surdadır: “Arazi ve umum-i servetten bütün ahalinin ancak z.at-ı savleti ve maddi, manevi kabiliyetleri nispetinde faydalanması, iktisadı idarede hükümetin şiddetli müdahalesi, tesisat-ı nafıanın hükümetin taht-ı idaresinde olması toprağın hükümetçe idaresi ve halkın mecanen müşterek mesaisine tahsisi, süs ve kullanma eşyasının bugüne kadar devam edip gelen tasarruf haklarına riayet etmekle beraber, bundan sonra birikmesine mani olmak“[12] gibi hususları içermektedir.

    Yukarıda görüldüğü gibi İttihatçılar gibi Yeşil Ordu ve Halk Zümresi taraftarları da bir taraftan siyasi fikirlerinde emperyalizme karşı kanaatlerini ifade ediyorlar, diğer taraftan da halkın dini inançlarına saygılı olduklarını göstermek için de programlarına koydukları maddelerin İslam’ın ekonomik ilkelerine benzediği için İslam Sosyalizmi demektedirler. Fakat bu kanaat genelde çok yanıltıcıdır. Halkın muhafazakar oluşu, dine bağlılığı bu şekilde karar almalarını zorunlu kılıyordu. Fakat iktisadi düşüncelerine baktığımız zaman Rusya’daki Bolşevik düşüncenin etkisinde olduğu rahatlıkla söylenebilir.

    Mustafa Kemal’e yakın unsurları taşımasına rağmen Yeşil Ordu ve Halk Zümresinin kontrol dışı gelişmeleri yüzünden bu iki grup dağıtıldı ve mensuplarının “resmi” nitelikte ve yeni kurulan Türkiye Komünist Fırkası (TKF)’na girmeleri istendi.”[13]

    1920 ve 1921 yıllarında suni ve samimi radikal akımlarla çeşitli program ve tezlerle kaynaşan Ankara ortamında bu görgülerin belli ölçülerde resmi görüşleri de etkilemesi bekleniyordu. Nitekim Mustafa Kemal, bir yandan resmi TKF örgütlenmesini teşvik ederken, diğer yandan İttihatçı çevrelerden ve daha aşırı soldan gelen “radikal” görünüşlü programlara cevap vermek ve alternatif ve resmi bir programla çıkmak zorunluluğunu duydu. M. Kemal, TBMM’de yaptığı konuşmada, emperyalizme karşı olan düşüncesini şöyle ifade edecektir: “Biz istiklalimizi emin bulundurmak için heyet-i umumiyemizce bizi mahv etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yıkmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücahadeyi caiz gören bir mesleki takip eden insanlarız.” M. Kemal’in de İttihatçılar’ın ve Bolşevizm taraftarlarının emperyalizm ve kapitalizm hakkındaki kanaatlerine yakın ve yüzeysel bir tonda eleştirmektedir. Eleştiriler genelde propagandaya dayalı siyasi konuşmaları ihtiva etmektedirler.

    Yine resmi görüş olarak 1921 başlarında iktisat Vekili Celal Bayar’ın “Devlet Sosyalizmi”ni adeta resmi bir politika olarak oluşturulması çabası vardır. Celal Bayar bu konudaki görüşlerini şöyle ifade etmektedir: “Devlet Sosyalizmine muarız olanlar, ferdiyeti kuvvetli, sermayesi mebzul memleketler ahalisidir. Tanzimat-ı Hayriye’den beri gayr-ı müsait şartlar altında Avrupa sermayesinin memleketimize mümtaz, bir şekilde girmesinin ve menabii iktisadiyemize hakim bulunmasının müesif neticeleri gözümüzün önündedir. Devlet Sosyalizmi fevaidini müteaddid misallerle teyid etmek mümkündür. Almanya’da devlet sosyalizmi pek güzel neticeler vermişti.”[14] şeklindedir. Celal Bayar’ın bu ifadesi’ “Devlet Sosyalizminin resmi bir ağızdan duyulmasının ötesinde, muhtevası, ayrıntılı ve somut iktisadi programlarla bağlantıya girmekten kaçınan resmi bir tavrı yansıtır. Denilebilir ki Milli Mücadele yıllarında TBMM hükümeti, emperyalizm ve kapitalizme karşı, propaganda olarak sosyalizmin getirdiği bazı radikal unsurları savunuyor görünmüş, bununla da Türkiye’deki sol akım ve eğilimleri kanalize etmek, fakat zaferden sonra da izlenecek resmi veya milli iktisadi politikaları üzerinde herhangi bir bağlantıya geçmeden kaçınmak olarak yorumlanabilir.

    Yeni rejimin ilk yıllarında iktisadi sistem üzerinde geliştirdiği görüşler Milli Mücadele yıllarında Batılı devletlerin kapitalist ekonomik sistemlerine karşı gelmeler sona ermişti. Zira savaş yıllarının resmi anti-kapitalist şiarları sınıf çelişkisi kavramından uzak olmakla beraber sömürüye olan karşıtlığından kaynaklanıyordu.

    Şubat 1923’te Mustafa Kemal, İzmir İktisat Kongresi’ni açarken delegelere şöyle hitap ediyordu: “Bu dakikada sarililerim (dinleyicilerim) çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve ameledir. Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yek diğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir?”[15]

    Atatürk’ün sonraki yıllarda da sürekli olarak işleyeceği ve Kemalist rejimin ana temel fikirlerinden birini oluşturacak olan bu görüş daha sonraları aynı kongre ve yerlerde İktisat Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) tarafından da gündeme getirilmesi yeni rejimin iktisadi modelinin sınıf çelişkisi üzerine değil, bilakis bu sınıfların birbirlerine muhtaç olarak beraberce ülke ekonomisinin kalkındırılması olarak düşünüldüğünü göstermektedir.

    Bu görüşten hareketle liderler, yani Türkiye’nin tamamen “kendine has” bir iktisadi sisteme sahip olacağı kanısına ulaşıyorlardı. Sonraki yıllarda farklı şekillerde karşımıza çıkacak olan bu tez 1923’te Mehmet Esat tarafından şu şekilde iade ediliyordu: “Yeni Türkiye iktisadiyatı, mevcut iktisat sistem ve siyasetlerinin hiç birinin aynı olamaz… Ne bırakınız, geçsinler, bırakınız yapsınlar mektebinden, ne de sosyalist, komünist, etatist veya himaye inekte/derinden değiliz. Yeni bir iktisat mektebimiz, vardır. Buna ben “Yeni Türk iktisadiyatı Mektebi” diyorum. Yukarıda zikrettiğim mekteplerden hiç birine mensup olmamakla beraber, memleketimizin ihtiyacına göre bunlardan istifade etmeyi de ihmal etmeyeceğiz.  Yeni Türkiye muhtelif bir iktisat sistemi takip etmelidir, iktisadi teşebbüs kısmen devler ve kısmen de teşebbüs-i şahsi tarafından deruhte edilmelidir.”[16]

    Yukarıda yaptığımız alıntılarla yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisadi modelini aradığı bu yıllarda Batıya yaklaşmasına rağmen kapitalizmi olduğu gibi kürü körüne taklit etmemiş, kamuoyuna zarar veren aşırılıkları dizginlenmiş yararlı olan ilkelerini ise Türkiye’nin iktisadi pratiklerine indirgemek suretiyle uygulamış diğer yandan da tamamen devletin müdahalesini savunan Bolşevizm’in iktisat modeline rağbet etmemiş fakat devletin kısmi müdahalesini gerekli gördüğünden bunu vurgulamıştır. Böylece her iki sistemin aşırılıklarından uzak kalarak, ülke şutlarına göre itidalli bir yol izlemiştir.

    Yeni Cumhuriyetin iktisadi modelinin çizilmeye çalışıldığı yıllarda özel teşebbüslere yer verilmiş ve teşvik edilmiş liberalizm modelinin uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Zira Mustafa Kemal düşüncelerini şöyle dile getirmekteydi: “Kesin zorunluluk olmadıkça, piyasalara karışılamaz.”  Yahut “Tüccar millet emeğinin ve üretiminin değerlendirilmesinde eline ve zekasına güvenilen adamladır.” Derken liberalizme bağlandıkları düşünceleri dile getiriyordu. İktisadi sistem ve liberalizm kavramı üzerindeki tartışmalar sürüp gitmekteydi. Ancak hemen bir sonraki konuşmasında Mustafa Kemal’in liberalizme şartlı yaklaştığı ortaya çıkacaktı: “Hiç bir piyasayı devletin başı boş bırakamayacağını… veya “Beş yıllık plan uyarınca devletin sanayi tesisleri kuracağını“[17] ilave ederken liberallerin bulundukları çizgiden ayrılıyordu. İşte Mustafa Kemal’in sahip olduğu iktisadi model, memleketin ekonomisinin olayların doğal akışına bırakılacak yaradılışta değildi; liberal fikirlere açıktı, fakat liberalizmi bir dogma olarak benimseyemezdi. Bunun için Türkiye şartlarının daha iyi anlaşılabilmesi için yeni zeminlerin oluşturulması gereğine inanılmış ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’ndan sonra izleyeceği iktisadi modelin belirlenmesi için İzmir’de bir iktisat kongresinin toplanmasına karar verilmiştir.


    [1] Bernard Lewis, a.g.e., s.254.

    [2] Yahya S. Tezel, a.g.e., s.88.

    [3] a.g.e., s.89.

    [4] a.g.e., s.90-91.

    [5] a.g.e., s.91.

    [6] a.g.e., s.92-96.

    [7] Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yayınları, 1. Baskı, No:3, Ankara, 1982, s.33.

    [8] Mehmet Saray, Atatürk’ün Sovyet Politikası, Damla Yayınları, İstanbul, 1990, s.78-79.

    [9] Korkut Boratav, a.g.e., s.34.

    [10] a.g.e., s.35.

    [11] Mehmet Saray, a.g.e., s.49-51.

    [12] Korkut Boratav, a.g.e., s.36-37.

    [13] Mehmet Saray, a.g.e., s.51.

    [14] Korkut Boratav, a.g.e., s.38-39.

    [15] A. Gündüz Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi, Ankara, 1971, s.255-256.

    [16] Korkut Boratav, a.g.e, s.41.

    [17] Afet İnan, Devletçilik İlkesi ve Türkiye’nin 1. Beş Yıllık Planı, Ankara, 1992, s.35.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle