Logo Background RSS

» oral sander siyasi tarih

  • Steplerin Egemenliği Moğollar Ve Türkler
    Yazar Tarih Temmuz 20th, 2011 | Yorum Yok Yorum var

    3. Steplerin Egemenliği: Moğollar ve Türkler (1000 – 1500)

    Siyasi tarihin ana konusu olan “modern devlet” ve çağdaş uygarlık birbirine zıt gibi görünen iki düşüncenin bileşimi ile oluşmuştur. Yerleşik toplulukların yarattığı inanç ve itaate dayanan düşünceyle göçebe toplulukların yarattığı kendi kendilerine yeterli ve bireysel çabaya dayanan, irade düşüncesi. Şurası açıktır ki, sürekli yer değiştiren ve savaşan bir toplumda, birey kendi kendilerine yeterli ve disiplinli olmak zorundadır. Böyle toplulukların önderleri de zorlayan değil, izlenecek şefler olmak zorundadırlar. Önder genellikle seçimle işbaşına gelir. Yerleşik topluluklardaysa, önderlerin tanrısallıkları vardır ve doğuştan gelen doğal bir hak olarak yönetirler. Bu koşullar altında, göçebe halklar, yerleşik topluluklara dönem dönem yeni yönetici ve aristokrasi sağlamışlardır. Bu, tarihin eski dönemlerinin en önemli olgusu ya da “ritmi”dir.

                Göçebe fethinin yarattığı yenileme ve canlılık yeni bir uygarlık çıkarmış, bu uygarlık bir süre sonra çürüyüp yıkılmaya yüz tutunca, yeni bir göçebe fethinin doğurduğu canlılık, binlerce yıllık dönemsel değişikliğin ana temasını oluşturmuştur. Bu dönemsel değişiklik, modern toplumun ve çağdaş tarihin temelidir. 1000 ile 1500 yılları arasında 500 yıllık dönem, steplerin başlayan ve Ortadoğu ve Avrupa’ya kadar uzanan istilalar, bu çerçeve içinde değerlendirmelidir.

                Söz konusu dönemde, dört-merkezli dünya kültürel dengesi, iki önemli olaydan köklü bir biçimde etkilendi. Biri, 13. yüzyılda Cengiz Han ve ardıllarının istilasıyla en büyük noktasına varan, Türk ve Moğol kavimlerinin Avrasya steplerinden çevreye doğru yayılmaları; ötekiyse Batı Avrupa’da güçlü ve canlı bir uygarlığın yükselmeye başlamasıdır. Bu iki önemli olay, aynı sırayla incelenecektir.

                1000 ile 1500 yılları arasında “steplerin egemenliği” olarak adlandırılan dönemi, olayların genel akışı dikkate alındığında, üç ayrı başlık altında incelemek mümkündür:

    (i)     Türklerin siyasal egemenliği dönemi (1000–1200)

    (ii)     İslamiyet’in genişlemesinin Moğol istilalarının etkisiyle duraklaması (1200 – 1300)

    (iii)  Türklerin egemenliklerini yeniden sağlamaları (Osmanlı Devleti) ve Avrupa’ya doğru genişleme (1300 – 1500)

    Not: Bu ilgili makale Oral Sander’in “Siyasi Tarih ilkçağlardan 1918′e” adlı eserinden yararlanıp yazılmıştır.
    Kitabı İmge yayınevinden temin edebilirsiniz.

    -
    Siyasi Tarih’in Tüm Konuları İçin Yukarıdaki Siyasi Tarih  Sayfasına Bakmanızı Öneriyoruz.

  • Hıristiyanlık
    Yazar Tarih Temmuz 18th, 2011 | 1 Yorum var1 Yorum Yorum var

    d. Hıristiyanlık

    Dar anlamda Hıristiyanlık, MS 27–30 yılları arasında Filistin’deki Nazareth kentinde İsa’nın vaaz vermesi ve ölmesiyle başlamışsa da, öğretisi bölgede uzun süreden beri var olan Musevilik’in değişik koşullar altında bir bakıma tekrarı, bir bakıma da geliştirilmiş biçimi sayılabilir.

    Yahudi dini hem tek tanrılı dinsel bir genişlik, hem de dar ve katı bir ırkçılığın ilginç bir karışımıydı. İsa’nın yaşadığı döneme gelindiğinde, Yahudiler, tüm insanları doğru yola çekecek ve onları “Tanrı’nın seçtiği halk” olan Yahudilerin iyilikçi sıkı denetimi altına sokacak olan bir kurtarıcı ya da “Mesih” bekliyorlardı. MÖ 63 yılında dolaylı bir biçimde Roma’nın baskıcı ve bozuk yönetimine giren Yahudiler ve bölgenin çok tanrılı dinlerine inanan yoksul ve ezilmiş toplulukları, Tanrı’nın ya da tanrıların sürdürülen haksızlıklara daha uzun süre izin vermeyeceğine ve yeni bir kurtarıcı göndereceğine şimdi daha çok inanmaya başlamışlardı. İşte, İsa böyle bir kurtarıcı olarak ortaya çıktı ve öğretisi gerek Yahudiler, gerekse yoksul ve umutsuz halk arasında hızla yayıldı.

    Yeni öğreti birçok bakımdan Yahudi inançlarına dayanmaktaydı: Başka inançlara karşı hoşgörüsüzlük, birbirine sıkı bağlarla bağlı bir cemaat, dış dünyanın temelde yabancı ve kötü olduğu inanışı, inananlar arasında dayanışma ve geleceğe umutla bağlanma gibi. Ama bazı önemli noktalarda iki inanç arasında farklılıklar da vardır. Bir kere, Museviliğin aksine, İsa’nın öğretisine Tanrı’nın insanlar arasında ayırdığı “seçilmiş bir halk” yoktu; tüm insanların kardeş olduğu vurgulanmaktaydı. İkinci olarak, Yahudiler aşırı derecede aile bağlılıkları olan kişilerdi. İsa’ya göreyse, “Tanrı sevgisinin büyük seli karşısında dar ve sınırlı aile bağlarının yeri olamazdı.” Üçüncü olarak, İsa’nın öğretisi tüm özel zenginlik ve kişisel avantajlara karşıydı. Tüm insanlar, maddi ve manevi varlıklarıyla birlikte, Tanrı’nın katına aittirler. Daha önce Hindistan’da Budizm ve Hinduizm’in, şimdi de Filistin’de Hıristiyanlığın yayılması, insanoğlunun tarihinde önemli değişiklikleri başlatmıştır. Her şeyden önce, üç inanışta var olan, bu dünyanın başka bir dünya için kısa bir başlangıç olduğu anlayışı,[1] insanların her türlü güçlüğe ve felakete karşı göğüs gerebilmelerini mümkün kılmıştır. Hıristiyanlığın yayılıp güçlenmesini, büyük emperyalist devletlerin yıkılmasını sağlamıştır denebilir. Hiç olmazsa saf biçimiyle ilk ortaya çıktığı zaman yoksulun ve baskı altında inleyenlerin acılarını dindirdiği için, böyle zor zamanların inanışı olmuştur.
    (Okumaya Devam Et)

  • Uygarlığın Global Nitelik Almaya Başlaması
    Yazar Tarih Temmuz 17th, 2011 | Yorum Yok Yorum var

    B. UYGARLIĞIN “GLOBAL” NİTELİK ALMAYA BAŞLAMASI (MÖ 500 – MS 1500)

                Globalleşme, kısaca, “çeşitli insan topluluklarının global bir sistem içine alınması süreci” olarak tanımlanabilir. “Sistem”, parçaları arasında düzenli ilişkiler olan bir bütünse, çeşitli uygarlıklar arasında düzenli ve sürekli alışverişin, etkileşimin bulunması, bir dereceye kadar bugünkü dünyanın temel özelliğidir ve yarın büyük ölçüde böyle olacaktır.

                Bilinen tarih boyunca, insan topluluklarının coğrafi kapsamlarının genişlemesine doğru bir eğilim görülmektedir. Bu eğilim, toplumsal örgütlenmenin genişleyen çerçevesini gösterir. 6000 yıl önce Mezopotamya’nın kent-devletleri arasında “büyük” bir toplum oluştuğu zaman, bu bölgenin çapı en çok 1000 km iken, 2000 yıl önce Roma İmparatorluğu Akdeniz çevresinde başat güç olduğu zaman 3200 kilometrelik bir alana yayılmıştı.

                Uygarlık alanının genişlemesi, bu dönemde Çin ve Hint dünyalarında da görülmektedir. Bu süre içinde Mezopotamya, Anadolu ve Mısır kültürü Grek dünyasına, Helen kültürü Hindistan’a kadar uzanmış, Çin’de Hun İmparatorluğu Hindistan’la temasa geçmeye başlamıştı.

                Ne var ki, bu karşılıklı etkileşim uzun bir süre aralıklı ve dolaylı olmuş, bugünkü ve gerçek anlamda “global” bir nitelik kazanamamıştır. 

    Not: Bu ilgili makale Oral Sander’in “Siyasi Tarih ilkçağlardan 1918′e” adlı eserinden yararlanıp yazılmıştır.
    Kitabı İmge yayınevinden temin edebilirsiniz.

    -
    Siyasi Tarih’in Tüm Konuları İçin Yukarıdaki Siyasi Tarih  Sayfasına Bakmanızı Öneriyoruz.

sitemap
site ekle