Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Hazarlarda Siyasi Hayat

  • Hazarlarda Siyasi Hayat

    Yedinci ve onuncu yüzyıllarda güçlü teşkilâtı, ticarî faaliyeti, dinî hoşgörüsü ve iktisadî refahı sayesinde Kafkaslar ile Karadeniz’in kuzey düzlüklerinde İdil’den (Volga) Dnyeper (Özi)-Çolman’a (Kama)’ ve Kiyev’e kadar uzanan sahada siyasî istikrar sağlayan Hazar Hakanlığı, Doğu Avrupa tarihinde büyük rol oynayan ve düzenli bir devlet kuran ilk Türk kavmidir.

    Hazar kelimesi isim olarak Arapçada el-Hazar; İbranicede Hazar, Kuzari; Latincede Chazari, Gazari; Grekçede Khazaroi; Rusça’da Kozar, Kozarin; Gürcüce’de Hazar-i; Çincede T’u-Chüe Ho-sa, Ko-sa ve Ka-sat şekillerinde geçmektedir. Kelime “gez” anlamına gelen “kaz” kökünden türemiştir. “Ka-zar: gezer yâni serbest dolaşan, bir yere bağlı olmayan” anlamına gelmektedir.

    Hazarlar’ın menşei itibarıyla Türk olup, Orta Asya’dan geldikleri muhakkaktır. Hazarların bir müddet Hun devletine tabi zümreler arasında bulunmuş olmaları da ihtimal dahilindedir. Nitekim IV. yüzyılın ikinci yarısında, Hunların hâkim bulundukları Güney-Rus bozkırları ile Kuzey-Kafkasya ve Azak denizi arasındaki topraklar, V. yüzyılda Doğu’dan gelen Türk-Ogur kavimlerinin hâkimiyeti altına girmişti. Ogur kavimlerinin bu sahaya girmeleri ise 500 yıllık Hun hâkimiyetinin sonunu hazırlamıştır. Miladî 460 sıralarında Gobi çölü civarında oturan Juan-Juanların hücumu, Tiyenşan ile İli Irmağı bölgesinde oturan Sabarları (Sabir) yerlerinden uzaklaştırmış, batı yönünde ilerleyen Sabarlar da bu bölgede yaşayan Ogur kavimlerinin bir kısmını ülkelerinden çıkarmışlardır. Bu Ogur kavimleri İdil’i geçerek Karadeniz’in kıyısı boyunca ilerlemişler ve Hunların oradaki arazilerini ellerine geçirip Kuban nehri ile Azak denizi arasındaki araziye yerleşmişlerdir.

    Sabarlar çok geçmeden daha da batıya ilerlemek zorunda kalarak, Ogurların arkalarından 506 yılında Kafkasya’nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Sabarların, 558 yılında bu bölgeyi ele geçirerek Avar istilâsına kadar Kafkasya’da hüküm sürdüklerini görüyoruz. Avarların bu topraklardaki hâkimiyetlerine ise Göktürkler son vermişlerdir. Batı Göktürk ordularının 576’da Kafkasya’ya doğru yöneldiklerini öğrenen Avarlar bu bölgeyi terk etmişler, böylece Don-İdil ve Kafkas Dağları arasındaki arazi Göktürklerin hakimiyeti altına girmiştir. Bu sırada Ogurların bir kısmı da kendi istekleriyle Göktürklere tabi olmuşlardır. Ancak Göktürklerin iç savaşlarla meşgul olmaları bu bölgeden kısa bir süre de olsa uzaklaşmalarına sebep olmuş ve ancak VII. yüzyılın başında yeniden Kafkasya’ya dönebilmişlerdir. Göktürklerin batıdaki en uç kanadını meydana getiren Hazarlar ise, Sabarların bir devamı olarak tarih sahnesine çıkmışlar ve bundan sonra Hazar denizi ile Karadeniz arasında dağınık bir halde yaşayan ve aslen Sabar olan Semender ve Belencer adlı iki Hazar boyu ile hakanlık topraklarında yaşayan diğer Sarogur ve Onogur gibi bütün Türk kavimlerini kendi bünyelerinde eritmişlerdir. Nitekim X. yüzyıl İslâm tarihçisi Mes’ûdî İranlıların Hazar adını verdikleri kavme Türklerin Sabar (Sabir) dediklerini belirtmektedir. Ayrıca bu bölge doğudan batıya doğru gelişen büyük göç hareketlerinin yolu üzerinde bulunduğundan Hun, Ogur, Fin-Ugor ve Avarlardan kalan kütlelerde de burada hayatlarını devam ettirmişlerdir.

    Hazarların Orta Asya’dan çıkarak Hazar denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeye yâni İdil boyuna ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Hazarlar’ın ülkeleri önceleri Terek havalisinde iken, sonraları ağırlık merkezlerini Aşağı İdil boyu teşkil etmiştir. Burası İdil, Yayık, Don ve Kuban gibi dört büyük nehrin havzasında bulunmakla beraber, devrin en önemli ticaret yollarının da kavşağında yer alıyordu. Hazarlar hakkında bilgi veren Gürcü kaynaklarına göre Hazarlar bu bölgeye milattan önceki devirlerde gelmişlerdir. Gürcü hükümdarı Mirvan (M.Ö 167-123) Hazarlara karşı savaşmış, ülkesini onlardan korumak için Daryal geçidinde istihkamlar inşa ettirmiştir.

    Hazarların tarih sahnesine çıkışları kaynakların ifadesi ile kesin olarak M.S. II. yüzyılın sonlarına doğru olmuştur. M.S. 198 yılında Hazarlar Barsilialarla birlikte Ermenistan’a saldırmışlardır. M.S. III. yüzyıldan başlayarak IV. yüzyılın ortalarına kadar Ermenistan bölgesinde Bizans ve Sâsânî İmparatorlukları arasında meydana gelen savaşlarda Hazarlar her zaman Sâsânîlerin yanında yer almışlar ve Bizans’a karşı onlarla birlikte savaşmışlardır. Ancak M.S. IV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sâsânîler Ermenistan’ı istilâ edip, komşularına karşı istilacı bir siyaset izleyince, Hazarlar bu defa Bizans ile anlaşarak, onlara karşı savaşmaya başlamışlardır. M.S. 363 yılında Bizans imparatoru Julian’ın Ermenistan’da bulunan Sâsânîlere karşı yaptığı savaşa Hazarlarda katılarak Bizans’a yardım etmişlerdir. Bunun üzerine Sasanîler Kafkasya’da bulunan kabilelerle anlaşarak onların Hazarlara saldırmalarını sağlamışlardır.

    Hazarlar, V. yüzyılda yâni Attila’nın 434 yılında Hun imparatoru olması üzerine bir süre Hunlara tabi olmak zorunda kalmışlardır. Ancak Attila’nın ölümünden sonra dağılan Hun İmparatorluğu’ndan ayrılan Hazarlar yeniden Sâsânî topraklarına saldırmaya başlamışlardır. Nitekim Hazarlar 457 yılında Kafkasya’daki Sâsânî savunmasını kırarak Kür ve Aras ülkesini ele geçirmişler, İberya, Gürcistan ve Ermenistan’ın içlerine kadar ilerlemişlerdir. Bu durum karşısında Sâsânî imparatoru çaresiz kalarak Bizans’tan yardım istemek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Hazarlar ile Sâsânîler arasındaki savaşlar sürekli olarak devam etmiş ve Sâsânî Hükümdarı Kubad (448-531) döneminde özellikle Hazarlara karşı Derbent ve Kafkasya’daki geçitlerde bir dizi kaleler inşa ettirilmiştir. V. yüzyılda ortaya çıkan Avarlar da bir süre Hazarları hakimiyetleri altına almışlardır. Sâsânî Hükümdarı Anuşirvan (531-579) Hazarlarla savaşarak onlara karşı Derbend (Bab el-Ebvab)’i yaptırmıştır. Ayrıca o sarayında Hazarlar için bir tercümanı daima hazır bulundurmuştur. Yine iyice kuvvetlenen Hazarları yenemeyeceğini anlayan Anuşirvan onlarla dost olma yoluna giderek, onlardan gelecek tehlikeleri önlemeye çalışmış ve hatta bu uğurda kızını bile Hazar hakanına vermeyi denemiştir.

    558 yılından sonraki yıllarda Kafkaslar’ın hakimi ve Sâsânîlerle savaşan bir kavim olarak bildirilen Hazarlar 576 yılında Kırım’daki Kerç kalesinin Göktürklerin eline geçmesiyle bu devletin sınırlarını Karadeniz’e kadar ulaştırmışlardır. Nitekim Hazarlar’ın 586’dan itibaren Bizans tarafından oldukça iyi bilindiklerini ve hatta “Türk” ismi ile de anıldıklarını görüyoruz.19 Hazarlar bundan sonra Göktürk Hâkanlığı’nın batıdaki en uç kanadını meydana getirmişler ve onların istekleri doğrultusunda hareket etmişlerdir.

    Ermeni ve İslâm kaynaklarına göre ise, bu durum ilk defa Göktürk hânedanına mensûp Aşina soyundan gelen bir başbuğun idâresi altında VII. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmiştir. Hazarlar yine VII. yüzyılda Batı Göktürk hâkanının iradesi ile Sâsânîlere karşı Bizans’a yardım etmişlerdir. Hazarların Derbend’i geçerek Gürcistan’a girip Tiflis’i kuşattıkları ve Âzerbaycan’a akınlar yaptıkları 626-627 yılına doğru, kendisi Doğu Karadeniz sahillerinde bulunan ve başkenti Sâsânî-Avar muhasarasına alınmış olan Bizans İmparatoru Herakleios, Tiflis önlerine gelerek Hazar hükümdarı ile vardığı anlaşma sonucunda sağladığı 40 bin atlının desteği sayesinde İran içlerine kadar yürümeye muvaffak olmuştur. Bu sırada Sâsânî hükümdarı Hüsrev Perviz idi. Hazar kumandanı Çorpan Tarhan, Aras nehrine kadar bütün Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirerek bazı Ermeni kitlelerini itaat altına almıştır. Bu arada başkent Belencer’den başka Güney Kafkasya’da Kabale (günümüzdeki Nuha vilâyetindeki Çuhur Kabala köyü) şehri kurulmuştur. 628 yılında kış mevsiminin başlaması yüzünden o yıl alınamayan Tiflis, ancak 629 yılında Hazar kumandanı Çorpan Tarhan’ın başarı ile yürüttüğü harekât neticesinde Hazar Yabgusu tarafından zaptedilmiştir. Bu münâsebetle Anadolu İranlıların istilâsından kurtarılmış, Sâsânîler artık büyük bir devlet olmaktan çıkarılmış ve Hazar Hakanlığı, İran karşısında Bizans’ın en iyi müttefiki durumuna gelmiştir.

    Bu sırada Hazarlar henüz müstakil bir devlet değillerdi; fakat Göktürk Devletinin 582 yılında Batı ve Doğu Göktürk Devleti diye ikiye ayrılmasından ve daha sonrada Batı Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra kendi başlarına bağımsız bir Hakanlık olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Süratle siyasî ve askerî nüfuzlarını genişleten Hazarların tam bağımsız bir devlet haline gelmeleri ise 630 yılında olmuştur.

    Bağımsızlıklarına kavuşan Hazarlar, ilk önce Bulgarlar ve Slavlarla savaşmaya başlamışlardır. Çünkü bu dönemde Karadeniz’in kuzeyinde Hazarlardan başka bir de Büyük Bulgar (Magna Bulgaria) Türk Devleti kurulmuştur (635). Hazarlar, Güney Rusya’dan Tuna nehrine kadarki geniş düzlüklere hükmeden Bulgarlara 641 yılında saldırarak onları Tuna’ya doğru göçe zorlamışlar ve 665 yılından sonra da yıkmışlardır. Böylece Hazarların topraklarının sınırları iki katına çıkmıştır. Yine Dnyeper ve Oka çevresindeki İslavları vergiye bağlayıp onları da kuzeye itmişlerdir.

    VII. yüzyılın ortaları hem İslamiyet’in hem de Hazarların hızla yayıldığı bir dönem olduğundan, bu dönemde Hazarlarla İslam orduları sık sık karşılaşmaya başlamışlardır. Yukarıda da belirtildiği gibi Hazar Devleti, İran karşısında Bizans’ın en iyi müttefiki durumunda idi. Hazar-Bizans işbirliği sayesinde zayıflayan Sâsânî İmparatorluğu 632-634’lerde İslâm kuvvetleri tarafından çökertilip İran toprakları Arapların eline geçince, İslâm ileri harekâtı bir yandan Ermeniye yolu ile Kafkaslar’a doğru bir yandan da Suriye üzerinden Anadolu içlerine kadar gelişmeye başlamıştır. Araplarla Hazarların mücadeleleri şiddetli ve devamlı olmuştur. İlk büyük taarruz. H. 31 (M. 651-652) yılında Halife Hz. Ömer zamanında Selmân b. Rebîa komutasında yapılmış ve İslam orduları Hazar topraklarına girip, Derbend’i aşarak Hazarların bu sıralardaki başkentleri olan Belencer’e kadar ilerlemiş, ancak Hazarlar tarafından geri püskürtülmüşlerdir. Arap kumandanı ile dört bin kadar askeri imha edilmiştir. Belencer’in Araplar tarafından istilâ edilmesinden sonra Hazarlar başkentlerini aşağı İdil havalisine nakletmişlerdir. Daha sonra da güneye doğru ilerleyerek Ermenistan’a girmişlerdir.

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi 665’i tâkip eden yıllarda, Karadeniz’in kuzeyindeki “Büyük Bulgarya” Devleti’nin kuvvetli Hazar genişlemesi karşısında dayanamayarak parçalanması sonucunda, Dnyeper’e kadar uzanan düzlükler Hazarların eline geçmiş ve hâkanlık Kafkaslar’ın güneyinde de İslâm ileri harekâtına karşı yolları kapamıştı. 669 yılında Sabarlar ve Urgianlar, Obrianların yönetiminden ayrılarak Don nehri ile Kafkaslar arasına yerleşmişler ve Hazarlar’ın hakimiyeti altına girmişlerdir.

    Hazarlar 679 yılında Bulgarları idareleri altına alarak Don ve Dnyeper arasında batıya doğru yayıldılar. 683 yılında ise İberya, Albaniya ve Ermenistan’a saldırıp, büyük ganimetler elde ederek geri döndüler. Bu arada 685 yılında Ermeni prensi Aşot, ülkesini istilâ etmek isteyen Hazarlarla savaşarak, ordularını geri püskürtmüştür. VII. yüzyıl sona ermeden Hazarlar Kırım’ı ele geçirip, Azak Denizi üzerinde tam bir hakimiyet sağlamışlar ve böylece Hazar denizinden, Dnyester’e, Kafkas Dağlarının güney eteklerinden Oka nehrine kadar bütün bölgeyi ve Kırım’ı ellerine geçirmişlerdir.

    651-652’deki ilk karşılaşmadan sonra Hz. Osman’ın şehit edilmesinden (656) ve Hz. Ali’nin halife seçilmesinden sonra meydana gelen karışıklıkların Kafkaslar yönündeki İslâm saldırılarını azaltması üzerine harekete geçen Hazarlar Arrân’a kadar indiler. Hazar-İslâm münâsebetleri yaklaşık yarım asırdan fazla süren sınır boyu çarpışmaları ile devam etmiş ve daha sonra da İslâm orduları Emevî Halifesi Muâviye zamanında Kafkas taarruzlarına yeniden başlamıştır. Bu seferlerin başında Emevîlerin ünlü kumandanlarından Mesleme b.’Abd’il-Melik (Halife Velîd I 705-715’in kardeşi) bulunuyordu. H. 89 (M.708-709) yılında Mesleme komutasındaki İslam orduları, Azerbaycan bölgesinden geçerek Derbend’e saldırmış ve Hazarlarla savaşa tutuşmuştur. H. 91 (M.711) yılında Mesleme, tekrar Hazarlara saldırmış ve Derbend havalisine kadar uzanarak, 714’de de Derbend’i zaptetmiştir. Ancak, kendisinin 717’de İstanbul’a yürümek üzere Kafkaslar’dan ayrılmak zorunda kalmasından sonra, Hazar taarruzu karşısında Arap kuvvetleri geri çekilmiştir. Bunun üzerine Hazar ordusu H. 99 (M. 717-718) Şirvan’a girmiş ve Âzerbaycan’ın büyük bir kısmını işgal etmiştir. Ancak Emevî halifesi Ömer b. Abdülazîz’in görevlendirdiği Hâtim b. Nu’mân eş-Bâhilî Hazarlar’ı durdurmayı başarmıştır. Fakat beş yıl sonra Kıpçaklar ve diğer Türk boylarının yardımını sağlayan Hazarların Mercülhicâre’de bozguna uğrattığı Müslüman ordusu ciddi kayıplar vermiştir. Bu bozgundan kurtulabilenler büyük sıkıntılar içinde Dımaşk’a gelmişlerdir. Bu duruma çok üzülen Halife Yezîd b. Abdülmelik, Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî’yi Ermeniye valiliğine getirerek, Hazarlar’la mücadeleye memur etmiştir. H. 101-103 (M. 721-723) yılları arasında Ermeniye vâlisi Cerrâh Hazar ülkesinde büyük başarılar kazanmış ve Derbend’i ele geçirmiştir. İki tarafın orduları Derbend’in 6 fersah kuzeyindeki Narvan mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşta Hazarlar çok ağır bir yenilgiye uğradılar. Cerrah’ın kuvvetleri önce Tarki’yi daha sonra da Belencer’i ele geçirdiler. Bundan sonra Hazar hakanı İdil nehri üzerinde bulunan İdil şehrine taşınarak burayı başkent yapmıştır. Halife Hişam zamanında (724-743) H. 107 (M. 726) yılında Mesleme tekrar Hazar ülkesine saldırarak Azerbaycan ve Dağıstan üzerine yürüdü ve bazı kaleleri ele geçirdi. Mesleme H. 109 (726) yılında yeniden Hazar topraklarına saldırarak pek çok esir ve ganimetle geri döndü. H. 111 (M. 730) yılında Cerrâh Hazarlara saldırdı ve Beyda şehrini ele geçirdi. H.112 (M. 731) yılında Hazarlar, büyük bir güç toplayarak karşı saldırıya geçtiler ve Arapları ağır bir mağlubiyete uğratarak Cerrah’ı öldürdüler. Hazar ordusu bu savaşta Musul önlerine kadar gelmiştir. Araplar böylece tekrar Azerbaycan’a gerilemek zorunda kaldılar. Buna karşı Said el-Hareşî komutasında yeniden toparlanan Araplar, Hazarları geri püskürttüler. Bu olaydan bir yıl sonra Mesleme komutasındaki İslam orduları yeniden Hazarlara saldırdılar ve Belencer dağını geçerek hakanın oğlunu öldürdüler. Ancak Hazarlar buna karşı saldırıyla cevap verince Mesleme, Derbend’e sığınmak zorunda kaldı. H. 114 (M. 732-733) yılında daha sonraları halife olacak olan Mervan b. Muhammed Ermenistan ve Azerbaycan’a vali tayin edildi. Araplar en önemli başarılarını onun zamanında elde ettiler. Mervan, 40.000 kişilik ordunun başında Derbend Geçidi’ni aşıp Belencer’e giderek tahribatlar yaptı ve Derbend’e Arap muhafız kuvvetlerini yerleştirdikten sonra 150.000 kişilik bir ordu ile iki koldan Hazarların merkezi ve yeni başkentleri olan İdil şehrine kadar gitmeye karar verdi. Terek nehri üzerinde bulunan Semender şehri Arapların eline geçti. Böylece Hazar şehirlerini ele geçiren Mervan, Dağıstanlıları da vergiye bağlayarak, Cerrah’ın intikamını almış oldu. H. 119 (M. 737-738) yılında Mervan, bu 150.000 kişilik orduyla İdil şehrine kadar ilerledi. Daha sonra Kür nehri üzerindeki Kasak (günümüzde Kazak) şehrinden, Hazarların Dağıstan’daki ikinci büyük şehri olan Semender’e saldırdı. Kaynakların ifadesine göre Arap ordularının bir kısmı Derbend yolundan, fakat büyük bir kısmı şahsen Mervan’ın idâresinde Daryal geçidi üzerinden hareket ederek ansızın Hazarlar’a saldırdı.

    Hazarlar buna karşı koyamadılar ve Mervan bütün kuvvetleriyle İdil şehri üzerine yürüyerek, İdil şehrinin batı kısmı olan El-Beyza (Beyda)’yı ele geçirdi. Bunun üzerine Hazar hakanı, bu şehirden kaçarak İdil nehrinin gerisine kuzeye çekilerek, orada bir yere sığındı ve Araplara karşı 40.000 kişilik bir ordu gönderdi. Ancak Mervan hakanı orada da yakalayarak, şehri savunan “Tarhan”ı öldürmeyi başardı. Bu savaşta Hazarlar 10.000 ölü ve 7000 kadar esir verdiler. Hazar hakanı Arap hakimiyetini ve İslâmiyet’i kabul etmek şartı ile barışa razı oldu. Bunun üzerine Mervan, hakanın İdil’e dönmesine izin verdi. Yapılan antlaşmaya göre başkent İdil’de iki fakih kalacak ve Hazarlara İslamiyet’i öğretecekti. Ancak Hazar hakanının “Müslümanlığı” çok sürmemiş ve Arapların çekilip gitmesini müteakip eski dinine dönmüştür. Böylece de İslâmiyet gerek Hazarlar arasında gerekse bu topraklardaki diğer kavimler arasında güçlü bir şekilde yerleşme fırsatını bulamamıştır. Mervan bu sefer esnasında aldığı esirleri Derbend’in güneyine geçirerek Samur Köprüsü ile Şaberân arasına yerleştirmiştir. Mervân’ın bu önemli seferinden sonra İslâm-Hazar münâsebetleri genelde dostâne bir seyir tâkip etmiştir.

    Aşağı İdil, Dağıstan, Kuban boyları, Azak Denizi çevresi ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Dnyeper’e kadar uzanan geniş sahada hüküm süren Hazar Hakanlığı’nın, güneyden gelen Arap hücumlarına karşı koyabilmesi, onların önemli bir askeri güce sahip olduklarını göstermektedir. İslâm halîfeliğinde Abbasîlerin iktidara geldiği, H. 145’lerden (M. 763) sonra, Arap-Hazar mücadeleleri eski hızını kaybetmiştir.

    Ancak Hazarlar yine de Derbend’den çıkarak Azerbaycan’a ve İslâm ülkelerine saldırıp, pek çok insan öldürmüşlerdir. Bu arada Hazar askerî gücünü çok iyi anlayan Abbasi halifesi Ebû Ca’fer El-Mansûr (754-775) Hazarlarla barış içerisinde yaşamak için büyük bir gayret sarfetmiş ve bu gaye ile kendisinin H. 141’de (M. 758) Daryal’da kurmuş olduğu Ermenistan vilâyet merkezine vali olan Yezîd b. Useyd al-Sulami’ye Hazar hakanının kızı ile evlenmesini tavsiye etmiştir. Valinin bu tavsiyeyi kabul etmesi üzerine hakan, tarhanlar refakatinde ağır çeyizi ve çeşitli hediyelerle birlikte kızını vilâyet merkezi olan Berdaa’ya göndermiştir. Böylece Araplarla Hazarlar arasında çok kısa süreli de olsa bir dostluk kurulmuştur. Ancak prensesin bir müddet sonra doğum esnasında çocuğu ile beraber ölmesi, hakanı bunun gerçekte bir ihanet sonucu olabileceği düşüncesine sevketmiş ve bu bir savaş sebebi sayılmıştır. Hakan, Hazarları As-Tarhan’ın (Ras-Tarhan) komutasıdaki bir ordu ile göndererek Araplara H. 147’de (M. 764-65) yeniden saldırtmıştır. Hazarların Araplar ile savaşmaları, Bizans’ın Kafkaslar üzerindeki hakimiyetlerinin korunmasına da yardım etmiştir. H. 157 (M. 775) yılında Hazarlar, diğer Türk boylarının da yardımlarıyla Ermenistan’a saldırarak Tiflis’i tekrar ele geçirmişler ve bir çok Müslümanı öldürmüşlerdir. Hazarların İslâm ülkelerine son akınları halife Hârûnûrreşîd zamanında olmuştur. H. 182 (M.799) yılında vezir Fadıl b. Yahya el-Bermekî Hazar Hakanının kızı Sitit ile evlenmiş ve Sitit, hamile iken zehirlenerek Berdaa’da ölmüştür. Sitit’in ölümü üzerine yanında bulunan Hazar askerleri ülkelerine geri dönerek hakana kızının eceli ile değil de kasten öldürüldüğünü söylemişlerdir. Bu duruma çok sinirlenen hakan İslam topraklarına saldırmış ve yüzbine yakın Müslümanı esir almıştır. Bunun üzerine Halife Hârûnûrreşîd kumandanı Yezid’i Hazarlar üzerine göndermiş ve o da Hazarlar’ı Ermenistan’dan çıkarmayı başarmıştır. Bundan sonra Arap kaynaklarında Hazarların hücumlarından bahsedilmemektir. Böylece Güney Kafkaslar’da hâkimiyet için yapılan bu çetin Arap-Hazar mücadelesi de sona ermiştir. Ayrıca İslâm Hilâfet İmparatorluğu’nun en kuvvetli devirlerinde Arap ordularına karşı gösterilen bu çetin mukavemet Hazar Devleti’nin kudretini bir kere daha ortaya koymaktadır. Daha sonra Halife Vâsik-Billâh tarafından Ye’cûc ve Me’cûc seddi hakkında bilgi edinmek için görevlendirilen Muhammed b. Mûsâ el-Hârizmî ile Sellâm et-Tercümân, Hazar hakanının izni ve yardımlarıyla yaptıkları araştırmalarda Hazar ülkesinde böyle bir seddin bulunmadığını tespit etmişlerdir.

    Hazarlar, VII-VIII. yüzyıllarda batıda Araplarla çetin bir mücadele içine girip, ağır kayıpları verdikleri halde Doğu Avrupa ve Bizans sınırları ile Kırım ve Azak sahillerinde nüfuzlarını arttırmışlardır. Kırım Gotları VII. yüzyılda Hazarlar’a tabi olmuşlardır. Nitekim 710 yılında Kırım’a vali olarak tayin edilenlerin unvanlarının eski Türk geleneklerine uygun olarak “tudun” olduğunu görüyoruz. Hazarlar 787 yılında Güney Kırım’daki Doros kalesini işgal etmişler ve böylece Gotların Kırım’daki hakimiyetleri sona ermiştir.

    Hazar Hakanlığı VIII.-IX. yüzyıllarda büyüyerek sınırları batı ve kuzey yönünde genişlemiş ve Doğu Avrupa’nın en kudretli devleti olmuştur. Bu sıralarda, Kama ve İdil boyundaki bir çok kavimler: Avarlar, Alanlar, Aslar, On-Oğurlar ve Kafkaslar’ın dağlı kavimleri, İdil Bulgarları, İdil civarında Fin-Ugor Burtaslar ve başka çeşitli Fin kavimleri, Kuban havalisindeki Macarlar ve Kiyev ile dolayları, hakanlığın idâresine tâbi oldukları gibi Desna ve Orta Dnyeper boyundaki türlü İslav boyları da (Radimiç, Vyatiç, Severyan ve Polyanlar) Hazar hâkimiyetini tanımışlardır. Her kavimden belli şartlara göre “vergi” alındığı anlaşılıyor.

    Meselâ Desna boyundaki İslav kabilelerden ev başına yılda bir kıymetli hayvan kürkü alınıyordu. Yine Kama boyundaki Bulgarlardan ve Fin zümrelerinden de bilhassa kıymetli hayvan kürkü ve bal alındığı anlaşılmaktadır. Bu suretle Hazar Hakanlığı’nın siyasî sınırları Yayık (Ural)-Cim (Emba)’den başlayarak Dnyeper’e kadar uzanmış ve dolayısıyla iki büyük ticaret yolunun üzerindeki çok geniş sahayı işgal etmiştir.

    Karadeniz’in kuzeyi, Karadeniz sahilleri, Kuban boyu ve Kırım’ın Hazarlar’ın eline geçmesi üzerine Bizans ile Hazarlar arasındaki münâsebetler büsbütün sıklaşmıştır. Bu münâsebetler genellikle de dostâne olmuştur. Bunun da sebebi galiba, her iki devletin Kırım yarımadasında ortak bir sınırlarının bulunması ve en önemli düşmanlarının da ortak olmasıydı. VII. asrın ikinci yarısından itibaren gittikçe kuvvetlenerek VIII. yy. boyunca devam eden siyasî menfaatler ortaklığı her iki tarafın hükümdar âileleri arasında evlenmelere varacak ölçüde değer ve önem kazanmıştır. Nitekim daha 627 yılında Sâsânîlere saldırmak isteyen Bizans imparatoru Herakleios, bu savaşta Hazarların yardımını sağlamak için kızı Eudocia’yı Hazar hakanı Ziebel’e vermeyi teklif etmiştir.

    Yine Bizans imparatoru II. Justinianos’da (685-695 ve 705-711) Hazar hakanının kızı ile evlenmiştir. II. Justinianos zalimliğinden dolayı 695 yılında tahtan indirildikten sonra burnu kesilerek Kırım’daki Khersones (Korsun, Kerson) kalesine sürgüne gönderilmiştir. Mukadderatına boyun eğmek istemeyen zalim ve gaddar II. Justinianos, Khersones’de Bizans’a karşı tahriklere başlamış, ancak halkın bu hareketleri merkeze haber vermesi üzerine de Kırım’daki Gotların yanına kaçmıştı.

    Gotlar ise onu Kırım’ın bu sırada hakimi olan Hazar hakanına teslim etmişlerdir. Bizans kaynaklarının İbuzir Gliavan diye ismini verdikleri Hazar hakanı kendisini çok iyi karşılamış ve ona kızı Teodora’yı (bazı kaynaklara göre kız kardeşi) vererek yakın bir akrabalık bağı tesis etmişti. II. Justinianos Fanagoreia’ya (Taman-Tarhan, Tmutarakan, Tamatarkan) yerleştirildikten bir müddet sonra kaybettiği tahtı tekrar ele geçirmeyi tasarlamıştır. Halbuki, Justinianos’un halefi Tiberius (698-705) rakibi tarafından gelecek tehlikeden haberdar olduğundan sabık kayseri her hangi bir surette bertaraf etmesi için Hazar hakanına para ve hediyeler vermişti. Tecrübeli ve entrikacı bir devlet adamı olan Justinianos hakanın kızı olan hanımından bu durumu öğrenince, hayatını kurtarmak için bir dakika bile tereddüt etmeden küçük bir gemiye binerek Bulgaristan’a kaçmış ve Tuna-Bulgar hükümdarı Tervel’in yardımları sayesinde 705 tarihinde kanlı bir çarpışmadan sonra hem başkenti hem de tahtını yeniden ele geçirmiştir. İlk önce Khersones’e bir donanma göndererek, yeni doğan ve ismi Tiberius olan oğlu ile hanımını yanına getirtmek istemiştir. Ancak donanma Karadeniz’in fırtınalı dalgalarına dayanamayarak içindekiler ile beraber batınca hakan, hanımını diğer başka yollardan getirmektense bu tür bir yolu deneyerek pek çok insanın ölmesine sebep olan Justinianos’a çok kızmış ve: “Onu sana ancak savaş ile mi yollayacaktım yoksa karını sana göndermeyecek kadar hasis ruhlu bir adam mı olduğumu zannettin? Senin gösterdiğin hafifliğe karşılık onu yanımda alıkoyacak değilim, onu aldırabilirsin!” demiştir. Bu mektuptan anlaşılıyor ki, hakan kendisini Justinianos ile eşit kabul etmekte ve kuvvetinden dolayı da mağrur olduğunu göstermektedir.

    II. Justinianos, kendisine düşmanca davranan Khersonesç.halkına karşı 710 yılında bir sefer düzenlemiştir. Justinianos’un kendilerinden intikam alacağından korkan Khersonesliler, Hazar hakanına tabi olduklarını bildirmişler ve hakan da bunun üzerine kendi temsilcisi olan Tudun’u oraya göndermiştir. Tudun’un görevi hakan adına halkı idâre etmek ve vergileri toplamaktı. Bunun üzerine Justinianos Hazarlara karşı sefere çıktı. Bu seferin hedefi sadece Khersones değil, aynı zamanda Kırım’ı ve Bosforos şehrini de ele geçirmekti. Nitekim Khersones, Justinianos’un askerleri tarafından zaptedilerek yağmalandı ve tudun esir edilerek İstanbul’a gönderildi. Ancak bölge halkı toparlanarak şehirlerini yeniden inşa ettiler ve Justinianos’a karşı tekrar baş kaldırdılar. İsyan, daha önce sürgüne gönderilen Bardanes-Philippi adlı bir Ermeni tarafından idâre ediliyordu. Bütün Kırım çok kısa bir sürede asiler tarafından ele geçirildi. Onlar Hazar hakanından istedikleri yardımı aldılar. Ancak bu arada Hazarlarla iyi ilişkiler için girişimde bulunan Justinianos, Khersones’de esir olan tudun’u iade etmeye karar verdi ise de tudun yolda öldü. Bunun üzerine Hazarlar, intikam olarak onun maiyetinde bulunan 300 Rumu öldürdüler ve Khersones’e karşı kuvvetlerini harekete geçirdiler. Bu arada Justinianos’un ordusu Bizans’ta imparator seçilen Philip tarafına geçti. Philip 711’de İstanbul’a girdi, hâkimiyeti ele geçirdi ve II. Justinianos asıldı. Bizans’ın bu iç kavgalarında oldukça önemli bir rol oynayan Hazarlar bundan sonra Güney-Kafkasya’ya girerek Hazar denizi bozkırlarına kadar sokulan Araplara karşı savaşlarda Bizans’ın en güvenilir müttefiki durumuna geldiler. Nitekim Araplar Hazarlar’ın çetin bir düşman olduklarını görünce Kafkasya’yı fethetmenin, Bizans’ı mahvetmekten daha zor olduğunu anlayıp, İstanbul’a karşı doğrudan harekete geçtiler. Bu sırada İmparator III. Leon (717-741) idi. Araplar 15 Ağustos 717 tarihinden başlamak üzere imparatorluk başkentini muhasara edip şehir dışında kamp kurdukları bir sırada Hazarlar’ın saldırılarına uğradılar.

    VIII-IX. yüzyıllar Hazar-Bizans dostluğunun en ileri olduğu bir dönemdir. Bizans imparatoru III. Leon 731 yılında oğlu V. Konstantinos (714-775)’u Hazar Hakanının kızı Çiçek’le evlendirmiştir. Çiçek, Bizans’a gelince vaftiz olarak İrene ismini almıştır. Konstantinos’un prenses Çiçekten doğan oğlu, tarihte “Hazar Leon” diye tanınan İmparator Leon IV (775-780)’dur. Nitekim İmparatorlar bu akrabalık bağlarından istifade ederek, kendi siyasî ve askerî iç meselelerinin hallinde Hazarların yardımlarından faydalanmışlardır. Meselâ Hazar Leon’un karısı İren’in, daha sonra, “Augusta” veya bir imparator nâibi olarak değil de, tek başına ve tam selâhiyetle “Basileus” kabul ve ilân edilmesi gibi Bizans ve Roma tarihinde ilk defa görülen hâdise herhalde Türk-Hazar tesiri ile izah edilebilir.

    Kurulan akrabalık bağları ile birlikte iki ülke arasında ticarî münasebetler gelişerek, kervanlar gidip-gelmeye başlamıştır. Daha önceleri Hazarlardan askerî yardım alan Bizans, bu defa Hazar askerlerini doğrudan başkente getirmeye başlamış ve bir çok imparator da, saraylarının korunmasını Hazar askerlerine vermişlerdir. Hazarlar da 834 veya 835 yılında düşman saldırılarında korunmak için Şarkel kalesini yaptırmak isteyince, Bizans imparatoru Theophil’e elçi göndererek kendisinden yardım istemişlerdir. Bizans’tan gönderilen Petronos isimli mimar idaresindeki Bizans ustaları Don ırmağının aşağı akış boyunda bulunan Şarkel kalesini inşa etmişler ve bu kale-şehire 300 kişilik her sene değiştirilen bir muhafız kıtası yerleştirmişlerdir. Şarkel Türkçede “beyaz kale” demektir.

    Hazar-Bizans münâsebetleri, İmparator Romanos Lekapenos (919-944) döneminde Bizans’ın Yahudileri takip ve tazyik etmeleri sonucunda bozulmuştur. Bu hadiseler sırasında Bizans’tan kovulan bir çok Yahudi Hazar ülkesine sığınmış, Bizans’ta 932 yılında Yahudilerin yeniden takibe uğraması, Bizans ile Hazarların arasının açılmasına sebep olmuştur. Bunun üzerine Hazar Hakanı Yusuf ülkesindeki Hıristiyanları takibe başlamış, bunu duyan Lekapenos de Kiyev knezi İgor ile anlaşarak onu Hazarlar’a karşı bir sefer düzenlemeye ikna etmiştir. Bir süre sonra Bizans-Hazar münâsebetleri daha da bozulmuş ve Bizans, Uz (Oğuz), Peçenek, As ve Alan kabileleri ile anlaşarak onları Hazarlar’a karşı saldırtmış ise de Hazarlar bu saldırıları başarı ile geri püskürtmüşlerdir. Bu saldırıların geri püskürtülmesinde özellikle Oğuzlar büyük bir rol oynamışlardır.

    Bizans ile Hazarlar arasındaki siyasî rekabet Kırım üzerinde hâkimiyet kurulması yüzünden çıkmıştır. Khersones şehri Bizans’ın Kırım’daki en önemli kolonisi ve dayanak noktası idi. Kırım’ın Kafkaslar’a bakan yerindeki Kerç boğazının karşısı, Kafkas sahilleri ve Fanagoria Hazarların eline geçmiş ve burası kısa bir süre sonra Taman-Tarhan (Tamarhan, Tmutarakan) olarak tanınmıştı.

    Hazarların gittikçe güçten düşmeye başladıkları dönemde iyi ve dostâne ilişkiler bozularak düşmanlık meydana gelmiştir. Bizans eski kuvvetini kaybeden Hazarlar’dan artık faydalanamayacağını anlayınca hemen dostluğu kesmiş, Ruslar ve diğer Türk boyları ile anlaşıp, Hazar Devleti’nin yıkılmasına sebep olmuştur. Öyle ki 1016-1019 yılları arasında Bizans ile işbirliği yapan Ruslar, Hazarlara saldırarak onların Tmutarakan şehrini ele geçirmişlerdir. Rus saldırısını engellemek isteyen Hazar hakanı, Bizans’tan yardım almak ümidi ile Hıristiyanlığı dahi kabul etmiş, ancak Bizans imparatoru Bazil, hakana yardım etmek şöyle dursun, Rus knezi Mstiislav’ı Hazarlara karşı savaşması için kışkırtarak, Rus ordusuna yardım etmek üzere de Bizans donanmasını göndermiştir.

    Rus yıllıklarının efsanevi tarzdaki kayıtlarında Norman Vareg Beyi Rurik (862-879) Rus devletinin kurucusu olarak verilmektedir. Rus-Hazar münâsebetleri kroniklerin ifadesine göre ilk defa 859 yılında başlamıştır. Yıllıklarda 859 hadiseleri anlatılırken şu şekilde geçmektedir: “Hazarlar, Rus kabileleri olan Polyan, Severyan ve Vyatiçlerden her ocak (ev) başına bir sincap kürkü ile gümüş para aldılar”. Rurik’in yerine geçen Oleg (879-912) bu duruma son vermek istemiş ve 884 yılında Severyanların üzerine gidip, onların Hazarlara vergi vermelerine müsaade etmeyerek şöyle demiştir: “Ben onların düşmanıyım ve sizin onlara vergi ödemeniz gereksizdir”. 884 yılında Ruslar, diğer İslav kabileleri ile birleşerek Hazarlara karşı bir birlik meydana getirdiler ve Hazarları iyice zayıflattılar. Yine Oleg 885 yılında kendisinin yanına gelen Radimiç kabilesinin elçilerine “verginizi kime veriyorsunuz?” diye sormuş, onlarda “Hazarlara” diye cevap verince “Bundan sonra Hazarlara değil bana ödeyeceksiniz” demiştir. 892 yılında Ruslar yine beşyüz gemi ile Hazar denizine inmişler, Ciyl ve Deylem sahillerine, Abiskon ve Taberistan topraklarına asker çıkarıp, çevreyi yakıp-yıkmışlar ve pek çok insan öldürdükten sonra topladıkları ganimetlerle geri dönmüşlerdir. Geri dönüşleri sırasında da elde ettikleri ganimetlerin bir kısmını Hazar hakanına vergi olarak vermişlerdir. Ancak Rusların yaptıklarını haber alan Hazar hakanının Müslüman askerleri, hakandan Ruslara saldırmak için izin istemişler ve bu izni alarak Ruslara saldırmışlardır. Nitekim onları tamamen kılıçtan geçirip, dindaşlarının intikamını da almışlardır. IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ruslar, Hazar ülkesinde özellikle ticari alanda son derece etkili olmaya başlamışlardır. Rusların Hazar topraklarındaki bu rahatlıkları onlara kendi devletlerini kurma imkanını vermiş ve daha sonra kurmuş oldukları devletin bağımsızlığını ilan etme zeminini hazırlamıştır.

    Knez İgor (912-945) Kiyev şehrini ele geçirerek buraya yerleşmiştir. Çünkü o, Kiyev’i kendi ifadesi ile “bütün şehirlerin anası” yapmaya kararlıdır. Nitekim uzun mücadelelerden sonra Dnyeper nehri üzerinden Karadeniz’e inen büyük ticaret yolunu eline geçirerek, bazı İslav kabilelerini Hazar hakimiyetinden kurtarmıştır. Yine bu bölgede Hazar hakimiyetine son vererek, topraklarını doğudan tehdit eden başta Peçenek ve Hazarlar olmak üzere diğer Türk kavimlerine karşı çeşitli kaleler inşa etmiştir. Neticede dağınık bir halde yaşayan İslav kavimlerini bir idâre altında toplayarak devlet haline getirmeyi başarmıştır. Rus yıllıklarında bundan sonraki Rus-Hazar münâsebetleri hakkında knez Svyatoislav (945-972) zamanına kadar bir bilgi verilmemektedir. Rusların Hazar ülkesine yaptıkları akınlar hakkındaki bilgiyi biz Arap kaynaklarından bulabiliyoruz. Arap tarihçisi Mesûdi’ye göre Ruslar ilk defa 913 yılında Hazar ülkesine bir sefer yapmışlardır. Ona göre bu Rus akını Hazar hakanının izni ile olmuş ve Ruslar elde edecekleri ganimetlerden bir kısmını hakana vereceklerini vadetmişlerdir.

    Ancak Hazar hakanı 925 yılında kendisinin izni olmadan Rusların tekrar bir akın düzenlediklerini öğrenince, kuvvetlerini göndererek geri dönen Rusların yollarını kestirmiştir. İgor’un 935’lerde Hazarların Tama-Tarhan (Tmutarakan) şehrine saldırdığı bir sırada Bizans’ta Rusların yardımlarıyla Kırım’daki Hazar topraklarına saldırıp bir kısmını ele geçirmişlerdir. Hazarlar buna 939 yılında bir misilleme yaparak, cevap vermişler ve Kırım’ı tahrip etmişlerdir. İgor’un ordusunu bozguna uğratmışlar ve onu Bizans’a karşı hareket etmeye zorlamışlardır. Hazarlar, İgor’un 941 yılında Bizans’a yaptığı sefer sırasında da Bizans donanmasını imha etmişlerdir. 944 yılında Ruslar, o dönemde Müslüman Kafkasya’nın merkezi olan Azerbaycan’ın Berdaa şehrine kadar inerek her tarafı yağmalamışlar, ancak Hazarlar onlara karşı hiçbir tedbir alamamışlardır. Rus tarihinin en önemli simalarından biri olan Oleg’in oğlu Svyatoislav babası öldüğünde henüz 18 yaşında idi. Kendisini tam bir Vareg-Rus başbuğu sıfatında yetiştirmiş, cesareti ve atikliği ile de şöhret kazanmıştır. Rus tarihinde Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve bu yüzdende kilise tarafından “azizeler” arasında gösterilen annesi Olga’nın etkisinden kurtularak, kendisi tam bir göçebe başbuğu gibi hareket etmiştir. Svyatoislav, Kiyev’in idâresini annesine bırakarak ilk seferini 964 yılında o sırada Oka ırmağı boyunda oturan ve Hazarlar’a vergi veren Vyatiçler üzerine yapmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. Rus yıllıklarındaki bir kayıta göre: “Svyatoislav 965 yılında Hazarlar üzerine gitti. Hazarlar Svyatoislav’ın kendi üzerlerine geldiklerini duyunca hakanlarının başkanlığında onları karşılamak üzere çıktılar ve savaşmak için karşı karşıya geldiler. Svyatoislav onları yenerek şehirleri Bela Veja (Şarkel)’yı aldı”. Svyatoislav daha güneye inerek Peçenek ve Uzları Hazarlar üzerine saldırttı. Ancak bu sefer esnasında Svyatoislav’ın neden Hazar ülkesi üzerine yürümediği hâlâ aydınlatılamamıştır. Bu seferde Svyatoislav’ın Şarkel kalesini ele geçirerek, Kerç Boğazı’nda ve Kafkasya’nın Kuban sahillerindeki yerlere el atması ve Hazarlar’a karşı büyük bir başarı kazanması Kiyev Rusyası’na büyük menfaatler sağlamıştır. Böylece de Don boyunda ve Kafkasya sahillerinde İslavların yerleşmesinin imkânı hazırlanmıştır.

    Hazarlar bundan sonra Azak ve Kırım taraflarında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bizans kaynaklarına göre Tmutarakan’daki Hazar toprakları 1016-1019 yılları arasında Bizans imparatoru II. Bazil’in gönderdiği donanmanın yardımıyla Vladimir’in kardeşi Mstiislav tarafından zaptedilmiştir. Bu savaştan sonra Hazarların son hakanı olan Georgios Tzurlos esir edilmiştir. Hakan Hıristiyanlığı dahi kabul etmiş ve “arhon” ünvanını almıştır. Mstiislav bundan sonra Tmutarakan knezı olmuş ve o 1022’de ordusuna aldığı Hazarların yardımı ile Kiyev’deki kardeşi Yaroislav’a karşı savaşmıştır. Rus yıllıklarındaki 1095 yılına ait kayıtlarda ise Hazarlar artık Rus knezlerinin tâbîleri olarak zikredilmektedirler. Böylece buradaki devlet sona ermiştir.

    IX. yüzyılın ortalarına kadar gelişmesini sürdüren Hazar İmparatorluğu çok geniş topraklara yayılmış bir devlet olarak bir çok milleti hakimiyeti altına almıştır. Ticarete önem verip, askerî disiplinden uzaklaşan Hazarlar, önce doğudan gelen Türk kabilelerinin saldırıları ile karşı karşıya kalmışlar, daha sonra idâreleri altına almış oldukları bir çok milletin isyan etmeleriyle de zor durumda kalmışlardır. Nitekim IX. yüzyıl ortalarına doğru doğudan gelen Kuman-Kıpçaklar, Uzlarla birleşerek Hazarlar’a saldırmaya başladılar.

    Hazarlar bu saldırıyı durdurabildilerse de düşmanlarını tam olarak mağlup edemediler. Ancak onları batıya doğru sevketmeyi başardılar. 854 yılında Kabarlar, daha sonraları Macarlar, Kalizler ve Bulgar İskilleri, Hazar hakimiyetinden ayrılmışlardır. Hazar Hakanlığı’nın düşüşünde dıştan gelen hücumların en önemlisi doğudan gelen Peçenek saldırılarıdır. Aşağı Sir Derya çevresindeki muhtelif Türk kavimlerinin göç hareketleri ve mücadelelerinin tepkileri Hazar Hakanlığı’nda kendini göstermekte gecikmemiştir. IX. yüzyılın ortalarına doğru Oğuzlar’a mensûp bazı zümreler Aşağı Sir Derya boyuna gelmişler ve buradaki Peçenekleri tazyike başlamışlardı. Güney Rusya’da uzun süre Yayık ile İdil nehirleri arasında yaşayan, daha sonra İdil nehrini geçerek Doneç boyunda yayılıp, Azak denizi ile Karadeniz’in yegâne sahipleri olan Peçenekler, IX. yüzyıl sonunda artık Doğu Avrupa tarihinde rol oynayan en önemli milletlerden biri haline gelmişlerdir. Peçeneklerin İdil’den doğuya giden ticaret yollarını tehdit etmeleri, Hazarlarla savaşmalarına sebep olmuştur. Bundan sonra Peçeneklerin Yayık’ın güneyinden İdil nehrine doğru sarkmaya başladıkları ve Hazar ülkesine yapmış oldukları hücumların artmış oldukları görülmektedir. Bu durum karşısında Hazarlar, Peçenek akınlarını durdurmak veya zararsız bir hale getirmek gâyesiyle “Uzlar”la (Oğuz) anlaşmışlardır. Bunun için 860 tarihlerinde Peçeneklere karşı bir Hazar-Uz ittifakı meydana gelmiş ama Uzlar sayesinde de Peçeneklerin imhasının mümkün olamayacağı görülmüştür. Peçenekler, herhalde 860-880 yıllarında Uzların baskısından kurtularak Hazar yurdu içinden batıya doğru geçmişler ve İdil nehrini aşarak Don ve Kuban boylarına gitmişlerdir.

    Bu münâsebetle cereyan eden çarpışmalarda Hazarların büyük tahribata uğradıkları ve Hazar Hakanlığı’nın askerî yönden iyice sarsıldığı anlaşılmaktadır. 875’de Peçenekler yine Hazarlara saldırmışlardır. 900 yıllarında Hazar hakanı, Derbend’i aşarak İslâm topraklarına girmek istemiş ancak başarılı olamamıştır. Ayrıca IX. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Peçenek saldırılarına karşı Hazar hakanı, Macarların desteklerini elde etmek için onlara sun’î bir devlet dahi kurdurmuştur. Hazarlar’a tabi olan kavimler arasında gördüğümüz, Macarlar, Fin-Ogur menşeli olup, galiba VII-VIII. yüzyılda Yayık’dan kalkarak, İdil boyundan aşağı inmişler ve önceleri Kuban, sonraları da Doneç çevresine yerleşmişlerdir. “Etelküzü” adı verilen bu sahada, Macarlar bir müddet kalmışlar ve Hazarların idâresinde iken, Hazar boyları ile epeyce karışmışlardır. Yine Hazarlar Macarları kendi beylerinin idâresinde teşkilâtlandırmışlarsa da bu bir işe yaramamış sadece, bu teşkilatlandırma sonraları Arpad sülâlesi adı ile bildiğimiz bir sülâlenin ortaya çıkmasında mühim rol oynamıştır. Nitekim IX. yüzyılın sonlarına doğru Bulgar ve Peçenekler, Macarlara saldırınca, Hazarların himayesindeki bu devlet yıkılmış ve Macarlar bu olaydan bir müddet sonra bugünkü Macaristan topraklarına gitmişlerdir. X. yüzyılın başlarında Peçenekler, Hazarlar’a yeniden saldırmışlar, fakat Oğuzlar Hazarlar’a yardım ederek onları Peçeneklerden kurtarmışlardır.

    965 yılındaki Rus seferinden sonra eski kuvvetini kazanamayan Hazar Devleti’nin çökmesine birinci derecede tesir edenler Ruslardır. Ruslardan sonra ise en büyük darbeyi Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar indirmişlerdir. Özellikle Peçenekler, IX. yüzyılın ortalarında İdil-Harezm yolunu ele geçirerek Don’dan Dnyester’e kadar olan Karadeniz bozkırlarını da Hazarlardan almışlardır. Gerek Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak gibi Türk kabilelerinin saldırıları gerekse 970 yılından itibaren Hazarlar’ın hakimiyeti altında yaşayan kabilelerin birer birer kopmaya başlamaları üzerine büyük bir kargaşanın ortaya çıkması Hazarları tamamen güçsüz bir duruma getirmiştir.

    Hazarların bir kısmı 965’ten sonra Kırım’a; diğer bir kısmı da Hazar Denizi ile Kafkaslar arasındaki kalan bölgeye çekilerek varlıklarını bir müddet daha burada devam ettirmişlerdir. Ancak Kırım ile Kafkaslar arasında kalan ve Hazarlar’ın kontrolünden çıkan toprakların çeşitli Türk boyları tarafından işgal edilmiş olması da bu iki tarafın birbirleri ile irtibatını kesmiştir. Bu bölgeye Peçenek, Oğuz ve Kıpçaklar gelip yerleşmişlerdir. Selçukluların idâresi altında bulunan Müslüman Oğuzlar’da bu havali ile ilgilenmeye başlamışlar ve 1066 yılındaki bir sefer neticesinde 3000 Hazar âilesi Derbend’i geçerek Selçuklular’a tabi olmuşlardır. Özellikle de Kuman-Kıpçaklar bu bölgede ikiyüz yıl hüküm sürmüşlerdir. Nitekim XII. yüzyılda Arap kaynaklarında bu havali Kıpçak ve Oğuzların ülkesi olarak zikredilmektedir. Doğu kaynaklarının Kıpçak, Bizans kaynaklarının ise Kuman dedikleri boylar Batı Sibir’den ayrılarak, Yayık ve İdil boyuna doğru ilerlemeye başlamışlardı. Bu hareket neticesinde Hazarların Harezm ve Türkistan ile münâsebetleri tamamen kesilmiş ve dolayısıyla da Hazarlar’ın ticarî faaliyetleri büsbütün durmuştur. Bunun sonucunda XI. yüzyılın başlarında Hazar Hakanlığı hem askerî hem de ekonomik buhranlara maruz kalmış ve ülkedeki siyasî mücadeleler neticesinde bir devlet olarak mevcudiyeti son bulmuştur. Hakanlığa son darbeyi indirenler Kıpçaklar olmuştur. Bundan sonra Hazarların bir kısmı bir müddet daha Kırım’da tutunabilmişlerse de, onlar XI. yüzyıl içinde kaybolup gitmişlerdir. Kuman-Kıpçak ülkesi de 1229 yılında Sübidey idâresindeki Moğol ordusu tarafından istilâ edilmiştir. Hazarların bir kısmı Kuman-Kıpçaklara, bir kısmı da Ruslar arasına karışarak onların arasında erimişlerdir. Geri kalanların bir kısmı da XII. yüzyılın sonlarına kadar Dağıstan ve özellikle Derbend çevresinde yaşamışlardır. Nitekim 1170 sıralarında Gürcü kaynaklarında “Derbend Hazarlarından” bahsedilmektedir.

    Hazarlardan bize kadar ulaşan tek hatıra “Hazar Denizi”nin adıdır.

    Hazar Devleti’nin çöküş sebeplerini dış ve iç sebepler olarak ikiye ayırabiliriz. Dış sebebin en önemlisi Hazarların coğrafî bakımdan son derece önemli bir bölgeyi ellerinde tutuyor olmalarıdır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye giden dünyanın en önemli ticaret yolarını ellerinde bulundurmaları ve bu yollarda emniyetin sağlanması neticesinde elde ettikleri büyük gelirler, bir çok milletin gözünün Hazar topraklarına dikilmesine sebep olmuştur. Bu yüzden özellikle komşu kabilelerle bölgedeki büyük devletler, Hazarlar aleyhinde faaliyet göstermeye ve gizli ittifaklar kurmaya başlamışlardır. İç sebeplere gelince:

    1) Ülkede din, dil, kültür, menfaat ve kader birliğinin yok olması. Hazarlar, özellikle imparatorluk döneminde çok geniş topraklara yayılınca ülkede din, dil ve kültür birliğini kaybettiler.

    Geniş topraklar üzerinde İslâm, Hıristiyan, Mûsevi ve eski Türk dininde olan insanlar beraberce yaşıyorlardı. Hakan ile sarayın ileri gelenlerinin Mûsevi olması ve bilhassa son dönemlerde ordunun büyük bir kısmının Müslümanlığı kabul etmesi, saray ile orduyu bazı noktalarda karşı karşıya getirmiştir. Bu durum zaman zaman ordu ile bir kısım halkın, saraya başkaldırmasına dahi sebep olmuştur. Ülkede yaşayan her dinin mensubu, devletin kendisine karşı göstermiş olduğu hoşgörü ve toleranstan azami derecede faydalanmış olmasına rağmen, devlete karşı görevini yerine getirmede titizlik göstermemiş ve istekli olmamıştır. Ayrıca, devletin gösterdiği ve başlangıçta çeşitli din mensupları arasında mevcut olan dinî müsamaha, daha sonraları ortadan kalkarak, her dinin mensubu ülkeye kendi dindaşlarının hakim olması için çalışmış ve bu da iç çatışmalara ve devletin yıkılmasında yol açmıştır.

    2) Ülkede zevk ve sefahatin artması;

    3) Askerî sistem ile hakanlık müessesinin bozulması da devletin çöküşünün başlıca sebeplerindendir.

    Not: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yrd. Doç. Dr. Muallâ Uydu Yücel’in Türkler Ansiklopedisi’nin 2. cildinde yer alan “Hazar Hakanlığı” adlı makalesinden yararlanılarak yazılmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle