Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

İngilterede Parlamenter Hükümet

  • (v) İngiltere’de Parlamenter Hükümet:

    17. yüzyılda İngiliz tarihi, “modern devletin” doğuşunda büyük rol oynayan üç unsurun mücadelesinin öyküsüdür. Monarşi, özel mal ve mülk sahipleri ve hala cahil olan ortalama halk.

                Aslında, İngiltere’de özel mülk sahipleriyle siyasal otorite arasındaki mücadele 12. yüzyıla kadar geri gider. 15. ve 16. yüzyıllar, Tudor ve Stuart hanedanlıklarının, İngiliz hükümet sistemini, Kıta Avrupa’sında olduğu gibi, “kişisel bir monarşi” biçimine sokma yolundaki çabalarını anlatır. Ne var ki, İngiliz monarşisinin bu yönde uğraşısının başarısızlığı, İngiltere’nin siyasal gelişim çizgisini, Avrupa’dakinden ayıran en önemli unsurdur.

                Avrupa’nın hemen hemen her monarşisinde halkın temsili bir organı vardı. Ancak hiçbiri İngiltere’deki kadar canlı ve güçlü olamamıştır. Bu sonucu doğuran ve İngiliz ve Kıta Avrupa’sı parlamentolarını birbirinden ayıran beş önemli özellik vardır. Bir kere, İngiliz Parlamentosu’nun arkasında belirli temel ve evrensel hakları içeren belge yada bildiriler vardı. İkinci olarak, İngiliz Parlamentosu yalnız toprak sahibi şövalyeleri değil aynı zamanda seçimle gelen kentlileri de kapsıyordu. Üçüncü olarak, İngiliz Parlamentosu’nun hemen hemen tüm üyeleri mal ve mülk sahibiydi. Tüccarlar tarafından da desteklenen toprak sahipleri, monarkın vergileri artırması halinde zenginliklerinin tehlikeye gireceğini biliyorlardı. Dolaysıyla, krala karşı direnmek için yeterli nedenleri vardı. Dördüncü olarak, tüm ülke içinde tek bir parlamento vardı ve bu yüzden etkili olabiliyordu. Avrupa ülkelerinde görülen yerel nitelikte ve meclis gibi çalışan kuruluşlar olmadığı için, muhalefet bir yerde odaklaşabiliyordu. Son olarak, parlamento içinde Lordlar ve Avam olmak üzere iki “kamara” vardı. Toprak çıkarları bu ikisinde de temsil ediliyordu. Soylular Lordlar Kamarası’nda, yukarı orta sınıf ise Avam Kamarası’ndaydı. Aristokrasinin büyük bir bölümünü oluşturan bu sınıf, Avam Kamarası’nda tüccarlar ve kent temsilcileri ile bir aradaydı. Dolaysıyla, İngiliz Parlamentosu, Kıta Avrupa’sındakilerin aksine, sınıf farklarını keskinleştirmiyordu. Ayrıca, yine Avrupa’dakilerin aksine, din adamları ayrı bir güç olarak parlamentoda yer almıyordu.

                Bu özellikler, İngiliz Parlamentosu’na monarşiyle mücadelelerinde güç vermiştir. Parlamento’nun etkinliğini sağlayan ilk belge, 1215 tarihli “Manga Charta” idi. Daha 13. yüzyılın başında, kralın yurttaşın özgürlüğü ve kişisel malı üzerindeki yetkisini kaldırarak, İngiltere’yi bir hukuk devleti yapma yolunu açmıştı. İngiltere’deki siyasal çatışmanın önemli bir özelliği de, Kıta Avrupa’sını birbirine katan Katolik-Protestan çatışmalarına pek sahne olmamasıdır. İngiltere’deki mücadele, dini olmaktan çok, özel mülk sahiplerini içeren parlamento ile kral arasındaki siyasal nitelikte bir hesaplaşmaydı.

                İngiltere’deki siyasal mücadele I. Charles zamanında (1625–1649) bir iç savaş haline dönüştü. Kral, Avrupa tipi bir monark gibi hareket etmeye başlayıp, parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa’ya savaş ilan edince ve savaşı finanse etmek için vergileri artırınca, İngiliz Parlamentosu 1628’de dünya tarihine damgasını vuracak bir belge yayınladı: “Haklar Bildirisi” (Petition of Rights). Bu bildiri, kralın yetkilerine sınır getirerek, hukuk sürecinden geçilmeksizin kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve halka karşı orduyu kullanamayacağını belirtmekteydi. Kralın tepkisi çok sert oldu. Parlamentoyu dağıtıp 11 yıl toplamadı; vergileri artırmayı sürdürdü ve Katolik Kilisesi ile her türlü bağı kesmiş olan İskoç Presbiteryen Kilisesi’ni, Katolikliğin bazı özelliklerini hala sürdürmekte olan İngiliz Anglikan Kilisesi ile birleştirmek istedi. Bu sert tedbirler karşısında İskoçlar ve üzerlerine gönderilen ordu isyan etti. Serüvenci dış politikanın doğal sonucu olan mali iflas ve güvenebileceği bir orduya sahip olamaması, I. Charles’ı 1640’ta parlamentoyu toplantıya çağırmaya zorladı. Parlamento, bakanlardan birini idama mahkûm etmek gibi faaliyetlerde bulunmaya başlayınca, kralın uyguladığı baskı durumu iyice karıştırdı. Bu karışıklık içinde,  parlamentodan, sonra general sıfatını alacak olan Oliver Cromwell çıkmıştır. Cromwell, 1642’de tam anlamıyla halktan oluşan bir ordunun başında krala karşı mücadeleye girişti. Bu arada parlamento, kralı “vatana ihanet” suçundan yargılamaya başlamıştı. Halkın monarkı yargılaması insanlık tarihinde ilk defa görülüyordu.

                Hemen hemen her devrim, çok büyük ölçüde yönlendiricilerin aşırılıklarından kaynaklanır. Ama bu aşırılıklar hukukun çerçevesi dışında bir zorbalık ve kararlılık gerektirir. Bunun sonucunda patlak veren devrimse, başlangıçta istenmeyen ve öngörülmeyen daha da aşırı olan bir noktaya doğru sürüklenir. Bu, tarihteki siyasal nitelikte hemen her devrimde böyle olmuştur ve İngiltere’deki ayaklanma da genellemeyi doğrulamaktadır. Belki, İngilizlerin çoğunluğu kralın kral, halkın da özgür olmasından başka bir değişiklik istemiyordu. Kurtla kuzuyu yan yana yaşatmanın bir yolunu bulma arayışı içindeydiler. Ama Cromwell’in, en aşağı tabakalar da dahil, tümüyle halktan topladığı “yeni ordu” artık geriye dönülecek ve ılımlı davranacak durumda değildi. Kral geri gelirse, kendisine ve “Centilmenleri”ne karşı başkaldırmış olan “çapulcuların” oluşturduğu orduya acımasızca davranacağını biliyorlardı. Lordlar Kamarası’nın muhalefetine rağmen, Avam Kamarası kralı yargıladı, suçlu buldu ve 1649’da idam etti. İngiltere bir cumhuriyet oldu ve “Commonwealth” adını aldı. Bu, eşine rastlanmaz önemde bir olaydı. Daha önce, krallar savaşta ölebilir, başka krallar tarafından öldürülebilir, hatta soylu tarafından zehirlettirilebilirdi. Ama halkın bir bölümünün ayaklanıp kralı yargılamaları ve idam etmeleri görülmüş şey değildi. Hanedanların bu korkulu karabasanı tüm Avrupa’da rahatsız edici bir rüzgâr gibi esti.

                Cromwell, disiplinli ordu sayesinde, yalnız İngiltere’deki duruma egemen olmakla kalmadı. Aynı zamanda İrlanda ve İskoçya’daki 1650 ayaklanmaları bastırdı. Uzun deniz savaşları sonunda Hollanda’yı yenerek, İngiliz denizlerinden kovdu. Cromwell’le birlikte İngiltere, yükselen bir deniz gücü olarak ortaya çıktı.

                Cromwell’in 1658’de ölümü üzerine –aşırılıkları halk tarafından zaten desteklenmemiştir- İngiltere’de alışılmış olana geri dönüldü ve monarşi yeniden kuruldu. Hatta idam edilen kralın oğlu, II. Charles adıyla tahta geçti. Ancak, Katolik olan kardeşi II. James kral olduğunda (1685) işler yeniden karışacaktır. Kral ile parlamento arasındaki mücadele yeniden başladı. II. James, İngiliz tahtının sınırlamalarını anlamayarak, mutlakıyetçi bir monark gibi hareket edince parlamento karşısına dikildi ve üç yıl süren mücadele sonunda 1688 yılında ülkeden kaçtı. Parlamento ise, 1689 yılında “Haklar Yasası”nı (Bill of Rights) yayınladı. Buna göre, hiçbir yasa kral tarafından yürürlükten kaldırılmayacak, parlamentonun izni olmadan vergi ve asker toplamayacak, hukuk sürecinden geçilmeden hiç kimse tutuklanmayacaktı.

                Böylece İngiltere, 1688 yılından sonra modernleşmeye başlayan dünyada gerçek bir aristokratik yönetimin en iyi örneği oldu. Toprak sahibi aristokrasi, krala karşı yalnız bazı ayrıcalıklara sahip olmakla kalmamış, hükümete de egemen olmuştur. Dolaysıyla, parlamenter hükümet ve hukukun üstünlüğü gibi, 19. yüzyılın kilit ilkeleri önce İngiltere’de yerleşmiş ve uygulama alanı bulmuştur.

                Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, 1500–1700 yılları arasındaki dönemde, uygarlığın merkezi, çok çeşitli nedenlere bağlı olarak Avrupa’nın batısına geçmiştir. Söz konusu dönemde, önce Portekiz ve İspanya denizlere egemen olmuşlardır. Ancak, 1600’lerle birlikte, gerek deniz üstünlüğü ve gerekse uygarlık, Avrupa’nın kuzeyine kaymış ve buradaki “ulus-devletler” dünya egemenliği yolunda önce denizlerde üstünlüğü ele geçirmişlerdir. Üstelik güçlü devletler olma yolunda temel siyasal, ekonomik ve toplumlar kurumlarını sağlam bir biçimde yerleştirmişlerdir. Bir sonraki dönem olan 1700–1850 yılları arasında bu uygarlık yeryüzünün hemen hemen tüm kıtalarına yayılmaya başlayacak ve bu süreç içinde Batı Avrupa daha da güçlenecektir. Bu konuyu ilerde işlemek üzere bırakıp, şimdi inceleme konusu olan dönemden Avrupa’nın doğusunda ortaya çıkan ve batısınkinden çok farklı olan gelişmelere geçebiliriz. 

    Not: Bu ilgili makale Oral Sander’in “Siyasi Tarih ilkçağlardan 1918’e” adlı eserinden yararlanıp yazılmıştır.
    Kitabı, İmge Kitabevi Yayınları’ndan temin edebilirsiniz.


    Siyasi Tarih’in Tüm Konuları İçin Yukarıdaki Siyasi Tarih  Sayfasına Bakmanızı Öneriyoruz.

  1. #1 zeynep
    Nisan 4th, 2013 at 18:45

    Kısa ve net anlatılmış. Çok yararlı oldu teşekkürler .

    Cevap Yaz.Post Reply
Yorum Yazin


sitemap
site ekle