Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

İslam Dünyasının Gerileme Nedenleri

  • (i) İslam Dünyasının Gerileme Nedenleri

    : 600 – 1000 yılları arasında en parlak dönemini Arap unsuruyla yaşayan İslamiyet’in 16. yüzyılın sonlarına kadar Türklerle en geniş sınırlarına ulaştığı ve en güçlü dönemine girdiği, bundan önceki bölümlerden birinin konusuydu. Ancak 16. yüzyılla birlikte İslam dünyasının bu üstünlüğünün kalktığına, daha sonraki yüzyıllardaysa gerilediğine tanık oluyoruz. Neden? Bu kadar geniş çaplı bir olayın nedenlerinin ne denli karmaşık ve çok sayıda olabileceğini de görmüş bulunuyoruz. Burada uzun ve vadede önemli görülen nedenler birkaç kategori içinde verilmeye çalışılacaktır. İslam dünyası, 16. yüzyılda bazı iç ve dış sorunlarla karşılaştı. Genel olarak İslam dünyası ve özel olarak Osmanlı devleti bunların etkilerinden uzun süre kurtulamayacaktır. Bazı ülkelerse hala kurtulmuş oldukları söylenemez.

                İslam dünyasına karşı İberik yarımadasının 16. yüzyılda Akdeniz, Atlantik ve Hint okyanuslarından gösterdiği tepki, uzun vadeli ve önemli sonuçlar doğurmuştur. Daha önce de gördüğümüz gibi, Portekiz, 16. yüzyıldan önce Batı ve Doğu Afrika kıyı şeridine egemen oldu ve sonra güney denizlerine inerek bölgedeki İslam ticaretini baltalamaya başladı. İspanya ise, 1492’de Granada’yı eline geçirdi ve 16. yüzyılın başında Kuzey Afrika’da Müslümanlarla çatıştı. Ama 16. yüzyıl boyunca Akdeniz’de yine de Osmanlı donanması egemen kaldı. Osmanlılar aynı başarıyı Hint Okyanusu’nda gösteremediler ve bölgede Portekiz’in üstünlüğünü bozamadılar. Zamanla, Akdeniz ve Hint Okyanusu’nda deniz egemenliği Hollanda, Fransa ve İngiltere’ye geçti.

                Bu devletler denizlerdeki başarılarını bir bakıma Osmanlılara borçlu sayılabilirler. Osmanlılar bu devletleri Portekiz ve İspanya’nın yarattığı ani tehdide karşı birer denge unsuru olarak gördüklerinden, 16. yüzyıldan başlayarak, özellikle Fransa ve İngiltere’ye çeşitli ticaret kolaylıkları sağladılar. Ani askeri tehdit ortadan kaldırılıyordu, ama aynı zamanda uzun vadede daha da yıkıcı olacak ekonomik tehdidin tohumunu da atıyordu. Fransa ve İngiltere’yi bu ticaret anlaşmalarına iten ekonomik nedenlere daha önce değinilmişti. Ayrı amaçlarla hareket eden devletlerin çıkarları bir noktada birleşince, ortaya bir dizi anlaşma çıktı. 1535’te Fransa’ya ticaret ayrıcalıkları sağlandı. İngiltere’nin “Levant” Ticaret Şirketi 1580’de benzer ayrıcalıkları aldı. O dönemde belki “zararsız ve önemsiz” gibi görünen ve bir Avrupa devletinin üstünlüğüne karşı koymak için başka bir Avrupa devletine verilen bu ticari kolaylıklar (sonraki dönemlerin kapitülasyonları) Avrupa’nın gelecek hâkimiyetinin temelini oluşturdu. 17. yüzyılın sonlarına doğru Fransa, İngiltere ve Hollanda gemileri Osmanlı limanlarından uzak mesafeli ticareti ellerine geçirmiş oldular.

                Bu olumsuz sonucun oluşmasında, Osmanlı devletindeki tüccarların toplumsal yapı içindeki olumsuz koşullardan etkilenmelerinin de payı vardır. Osmanlı tüccarları ticari çıkarların gerektirdiği esnekliği anlamayan asker ve yöneticilere bağlı durumdaydılar. Önce de görüldüğü gibi, doğu toplumlarında merkezi otorite, toprak sahiplerinin yanında tüccarlara da kendilerine bağlı birer hükümet uzantısı gözüyle bakmıştır. Hem Batı Avrupalı tüccarın devletten gördüğü destek, hem de doğuda ticaretin teşvik edilmesi gereken bir uğraş olarak devletin öncelikleri listesinde ön sırayı bir türlü alamaması, Osmanlı tüccarlarını büyük çaplı ve uzun mesafeli ticarette Avrupa ile rekabet edemez duruma getirdi. Üstelik, 16. yüzyılda İslam dünyasında “aracı”nın baharat ticaretinden elde ettiği kar da kaldırıldı. Bu ve uzun mesafeli ticaretin Avrupa devletlerinin eline geçmesi, modern zamanlarda İslam dünyasının başarısızlığının temel nedeni sayılmalıdır.

                Ama 1700’lerde, Avrupa ticaret gücünün uzun vadeli sonuçları kimse tarafından açıkça görülemezdi. Çünkü, bu tarihlere gelindiğinde, Osmanlıların başarılı deniz savaşları sonucu, Akdeniz’de İberik yarımadasının tehdidi ortadan kaldırılmıştı. Ayrıca, Hint Okyanusu’nun hiç olmazsa kuzeybatı kıyılarında aynı yarımadanın üstün duruma geçmesi kısa süreli olarak engellenebilmişti. Üstelik Batı Avrupa ticareti henüz Osmanlı devletinin iç bölgelerine sokulamamıştı. Dolaysıyla Osmanlılar, kendilerine şimdiye kadar güç vermiş olan eski yönetim modeli ve anlayışından ayrılmayı, belki o dönemde biraz da haklı olarak düşünemediler. Eski yöntemler gelecekte de işleyebilirdi. Ortaçağda Haçlı Seferleri nasıl uzun vadede başarısız olmuş, İslam gücü galebe çalmışsa, şimdiki batı “saldırısı” da başarısız olmuştu. Kısaca, paniğe kapılmak, reform yapmak ve Müslümanların temel üstünlüğünden kuşku duymak için neden yoktu. Osmanlı devleti bugününden memnun, yarınından ümitli bir hareketsizlik içine girdi.

                İslam dünyasının 16. yüzyılın sonlarıyla birlikte gerilemesi üzerinde etkili olan ikinci faktör, Avrasya kıta kütlesinde Rusya’nın güçlü bir devlet olarak ortaya çıkması ve bunun sonuçlarıdır. Rusya, 16. yüzyılın ortalarında, bundan önceki kısımda görüldüğü gibi, Kazan ve Astragan hanlıklarını eline geçirmişti. Bunun sonucunda tüm Volga bölgesi Rus yerleşim ve ticaretine açıldı. Sonra büyük sorun oluşturan Kazaklar da Rus denetimi altına girince, Ruslar Ukrayna bölgesinde rahatladılar ve arkalarından emin olarak Urallar’ı geçtiler. Öncü tüccar ve serüvenciler Rus gücünü Urallar’ın doğusunda da yerleştirmeye başladılar. Ruslar, bölgenin zengin doğal kaynaklarından yararlanarak, 1638’de Pasifik Okyanusu’na dayandılar.

                Rusya’nın Asya’daki bu başarılarının İslam dünyası açısından uzun vadeli önemli sonuçları oldu. Çin sınırından başlayıp, bugünkü Pakistan, Afganistan ve İran’dan geçerek, Osmanlılarla birlikte Tuna’ya kadar uzanan İslam dünyasının kuzey sınırları 16. ve 17. yüzyıllarda önemli ölçüde daraldı ve üstün Rus gücü karşısında zayıf kaldı. İşte ilerde görüleceği gibi, Hıristiyanlarla doğrudan temasta bulunan Avrupa’da ve Akdeniz’de İslamiyet zaferler kazanırken ya da en azından elinde bulunanı korurken, Doğu Avrupa ve Asya’daki bu kayıplar, İslam dünyasının ilk gerileme işaretleri oldu.

                Sünni-Şii çatışması ve bunun uzun vadeli sonuçları da İslam dünyasının zayıflamasına yol açan unsurlar arasındadır. Halifeliğin Hz. Muhammed’in damadı Ali’den geldiğini savunan Şiilik ile Ebubekir, Ömer ve Osman’ın meşruiyetini kabul eden Sünnilik arasında bölünme, önceleri kitlesel ve açık bir çatışma biçiminde değildi. Ayrıca, zamanla Sufilik gibi çok çeşitli bölüntülerin ortaya çıkmasıyla, bu temel bölüntü çok karmaşık bir hale geldi ve keskinliğini de yitirdi. 15. yüzyılda Osmanlılarda Sünnilik resmi devlet dini oldu. Ama önce de değinildiği gibi kuruluş döneminin büyük hoşgörü havası içinde, Osmanlılar hemen hemen hiçbir dinsel bölüntü ile ilişkilerini ve bağlarını bozmamışlardı. Derviş cemaatleri gibi İslamiyet’in farklı yorumlarının coşkun dinsel heves ve heyecanları, Osmanlıların kuruluş sağlamlığında ve genişlemesinde çok etkili olmuştu.

                16. yüzyılın hemen başında, İslam dünyasındaki bu dinsel ve dolaysıyla siyasal denge bozulmaya başladı. 1500’de Hazar Denizi’nin güneyinde bağnaz Şii topluluğu, İsmail Safevi’nin önderliğinde önemli bir güç haline geldi. İsmail Safevi, savaşkan ve güçlü bir orduyla Tebriz’i ele geçirerek kendini “İran Şahı” ilan etti. 1506’da tüm İran Platosu, 1510’da ise Bağdat ile bugünkü Irak’ın büyük bir bölümünü denetimi altına aldı. Bu başarıların gizi, İsmail Safevi’nin çevresinde toplanan askerlerin, kuşaklar boyu yeraltında Şii propagandası ile koşullandırılmaları sonucu elde ettikleri dinsel bağnazlıktır. İşte bu noktadan sonra İslam dünyası içinde Şiiler hesaba katılması gereken bir güç haline geldiler. O kadar ki, 1514’te Şah İsmail’in kışkırtmaları sonucu Anadolu’da bile Osmanlılara karşı ayaklanmalar oldu.

                Bu tarihe kadar sürekli batı yönünde Avrupa ve Akdeniz çevresine seferler yapan ve Anadolu yarımadası dışındaki topraklara büyük bir ilgi göstermeyen Osmanlıların dikkatlerinin bir bölümünü doğuya çevrildi. Osmanlı gücündeki bu bölünmenin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ya da eğer bu ayaklanmalarla Osmanlı gücü, enerjisi ve dikkati batıdan çevrilmemiş olsaydı burada nereye kadar genişleyebileceklerini kesin çizgileriyle görmek olanaksızdır. Ancak, Şii ayaklanmasının neden olduğunu söyleyebileceğimiz doğu seferleri sonucu, Osmanlıların nüfus bileşiminin nasıl değiştiği daha önce belirtilmişti. Belki devletin bünyesindeki bu değişiklik, Abbasilerden sonra çürümeye başlayan Arap-İslam toplumsal dokusunun Osmanlıların yapısı içine girmesi ve Osmanlıların şimdi hem batı hem de doğu yönünde genişlemeye başlaması, ileride karşılaşılacak güçlüklerin ilk belirtileri oldu.

                Osmanlı Sultanı I. Selim’in (Yavuz), Şii ayaklanmasını bastırmak ve doğudaki Şah İsmail tehdidini ortadan kaldırmak için büyük bir ordu toplaması gerekti. Anadolu’daki ayaklanmaları bastırdıktan sonra 1514’te Çaldıran’da Osmanlı topçusunun gücü Safevi bağnazlığına galebe çaldı. Ama yeniçeriler arasındaki huzursuzluğun sonucu olarak sultan, Şah İsmail’in gücünü tam ortadan kaldırmadan geri dönmek zorunda kaldı. Böylece, 16. yüzyıl boyunca Safevi Devleti, İslam dünyasında rahatsız edici ve zayıflatıcı bir unsur olarak kaldı. Hele bölgenin kuzeyinde kendini giderek hissettiren Rus gücüne karşı İslam’ın ortak hareketinin önem kazandığı bir dönemde bu bölünmüşlük uzun vadede daha da zayıflatıcı oldu.

                Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen, 17. yüzyılda, hangi ölçüte vurulursa vurulsun, İslam dünyası 16. yüzyılda karşılaştığı güçlükleri yenmiş gibi görünüyordu. Hıristiyan dünyasına karşı üstünlüğünü ya da en azından denkliğini bir kez daha ortaya koymuş, dıştan ve içten gelen tehlikeler ortadan kalkmıştı. Bu yanıltıcı düşüncenin en önemli sonucu, Avrupa’da ortaya çıkan yeniliklere karşı bir tutuculuğun İslam alemine ve Osmanlı Devleti’ne egemen olmasıdır. İtalyan Rönesansına hakim olan ruh, Fatih Sultan Mehmet’in sarayında da vardı. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, bu güçlü miras üzerinde devleti 16. yüzyılın sonuna kadar iyi yönettiler ve genişlettiler. Ama yenilikçi anlayış da yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Onlardan sonra gelen padişahlar zamanında, yani 17. yüzyılda, Avrupa’da modern bilim, edebiyat ve etkili devlet yönetimini doğuran araştırıcı, yenilikçi akımlar ve anlayış, Osmanlı Devleti’nde görülemedi.

                Bu sonucun yaratılmasında İslam dünyasının toplumsal yapısı da etkili oldu. MÖ 5000’lerden beri, büyük Mezopotamya uygarlıkları da dahil, kent insanının memur ve toprak sahibine süreli baş eğmesi, tüccarların işlerini gereğine uygun bir biçimde bağımsızca yürütememeleri, Ortadoğu toplumlarının temel özelliği olmuştu. Köylü de asker ve devlet memurları tarafından sürekli ve sıkı bir denetim altında tutulmaktaydı. Bu toplumsal özellikler, ister istemez, şimdi tüm Ortadoğu bölgesinin tek egemeni olan Osmanlı Devleti’ne de geçmiş ve devlet en görkemli dönemlerinde bile bu kalıba uymuştur. Böyle bir ortamda ve özellikle 17. yüzyılın genel zayıflama süreci içinde yeniliklerin ve yaratıcılığın yeşerecek toprak bulamayacağı açıktır. 

    Not: Bu ilgili makale Oral Sander’in “Siyasi Tarih ilkçağlardan 1918’e” adlı eserinden yararlanıp yazılmıştır.
    Kitabı, İmge Kitabevi Yayınları’ndan temin edebilirsiniz.


    Siyasi Tarih’in Tüm Konuları İçin Yukarıdaki Siyasi Tarih  Sayfasına Bakmanızı Öneriyoruz.

  • Trackback: Siyasi Tarih | Tarih Trackbacks
  • Yorum Yazin

    
    sitemap
    site ekle