Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Osmanlı Devletinin Yükselmesi

  • (iii) Osmanlı Devleti’nin Yükselmesi: Uygarlık kuşağının en geniş bölgesindeki siyasal ve kültürel boşluk üzerinde, böylesine güçlü ve akıllı bir biçimde kurulmuş bulunan bir devletin dünyanın başat güçlerinden biri haline gelmesi, tarihin belki de en az şaşırtıcı olaylarından biridir.

    I. Mehmet’ten sonra gelen sultanlar, güçlü mirası akılcı bir biçimde kullanarak dönemin en büyük imparatorluğunu oluşturmuşlardır. II. Murat’ın sınırlarını daha da genişlettiği devlet, II. Mehmet’in (Fatih) saltanatı sırasında Bizans’ın ünlü başkenti İstanbul’u ele geçirmiştir. 1453 tarihi, tarihin genel akışı içinde, ortaçağ ile Modern Çağ arasında dönüm noktası olarak geçer, bu, simgesel açıdan doğrudur. Gerçekte, İstanbul’un fethi, tarihin değişiklik getiren, sürekliliği bozan unsurları arasında bir tanesidir. 1453 Doğu Roma İmparatorluğu’nun sonunu vurgular. Bizans’ın bıraktığı boşluk, tedrici olarak 150 yıllık bir süre içinde, Osmanlı kabile devletinin gazi serhat savaşçılarının oluşturdukları yeni bir çağdaş imparatorluk tarafından doldurulmuştu. Olayın en önemli anlamı budur. II. Mehmet döneminin en çarpıcı ve siyasi tarih açısından önemli özelliği “milletler sistemi”dir. İstanbul’un fethiyle birlikte Ortodoks Kilisesi ve Avrupa’daki baskından kaçıp Osmanlılara sığınan çok sayıda Yahudi, bir Müslüman devletin hükümranlığı altına girmişti. Bu bağlılık karşısında Hıristiyan ve öteki dinsel topluluklar ibadet serbestliği ve geleneklerini sürdürme ayrıcalığı kazandılar. Çeşitli Hıristiyan ve öteki dinlerden topluluklar, halkının yönetiminden ve iyi davranışından merkezi otoriteye karşı sorumlu olan kendi önderlerinin yönetiminde, kendi yasaları ve yaşam biçimlerini koruyan “milletler” biçiminde örgütlendiler. Belki, fethedilmiş halk olarak birinci sınıf yurttaş olma hakları ve siyasal özgürlükleri yoktu ama bu sınırlamalar içinde barış ve benliklerini geliştirme olanaklarından yararlandılar. Zamanla Türklerin pek itibar etmedikleri ticaret alanına el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim, o dönem Avrupasının çokuluslu devletlerinde görülmemektedir.

    II. Mehmet’in yerine geçen II. Bayezıt, babasının aksine, barışsever eğilimlere sahipti. Buna rağmen, Avrupa diplomasisinin manevraları içine istemeyerek de olsa çekilmiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti yalnız karada değil, denizde de hesaba katılması gereken bir güç olmuştur. II. Bayezıt, Haçlı seferlerine bir son vermek amacıyla babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını hızlandırmış ve Akdeniz’de deniz üstünlüğünü eline geçirmek istemiştir. İşte bu faaliyetler üzerine özellikle İtalya’daki kent-devletler birbirine karşı koz olarak Osmanlı desteğini sağlama tehdidini kullanmaya başlayacaklardır. Venedik’le girişilen savaşlarda Akdeniz’deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirilmiştir. Bundan sonra Osmanlılar yalnız Doğu Akdeniz’de değil, Batı Akdeniz’de de deniz seferlerine girişeceklerdir. Buralarda Osmanlılar, İspanya ve Kuzey Afrika’daki Müslümanlarca “deniz gazileri” olarak karşılanmışlardır. Bu da, Osmanlıların Akdeniz’de deniz üstünlüğünü ele geçirmelerinde yardımcı olmuştur. Bundan başka, II. Bayezıt imparatorluğun ticari ve ekonomik genişlemesini de teşvik etmiş ve İtalyan kent-devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. Ayrıca, 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya’dan sürülüne Yahudileri Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.

    I. Selim (Yavuz) döneminde devletin doğuya doğru genişlediği görülüyor. Selim tahta çıktığı zaman, babası döneminde Anadolu’da başlayan ve devletin bütünlüğünü tehdit eden Sünni-Şii çatışması sürüyordu. Bu iç huzursuzluğa son vermek isteyen Selim, Anadolu’daki Şiileri destekleyen İran Şahı İsmail’in üzerine yürüdü ve onu Çaldıran’da yendi (1514). Böylece, devletin içteki birliği sağlanmış oldu. Ama Çaldıran zaferinin en önemli ve uzun süreli sonucu, devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesinin tümünü içerecek biçimde genişlemesi ve böylece doğrudan gelebilecek bir saldırıya karşı (Timur’un saldırısı gibi) doğal ve kolaylıkla savunabilecek sınırlara kavuşmasıdır. Böylece, 16. yüzyılın başında Asya’daki güç dengesi Osmanlılar lehine bozulmuş olmaktaydı.

    Çaldıran zaferini izleyen Mısır seferi ve burada Memluk yönetimine son verilmesi (1517) halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamıştır. Kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilmesi, Mekke ve Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz hac yollarının denetimi, Osmanlı Devleti’nin artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu simgelemekteydi. Memluk sultanları gibi, artık I. Selim de İslam dünyasının tartışmasız başı olduğuna iddia edebilirdi.

    I. Süleyman’ın (Kanuni) tahta çıktığı tarih (1520) Avrupa uygarlık tarihinin dönüm noktasına rastlar. Feodal kurumlarıyla birlikte geç ortaçağların karanlığı, yerini Rönesans’ın altın ışığına bırakmaktaydı. 1500’ler, Habsburg İmparatorluğu’nda Şarlken’in, Fransa’da I. Fransuva’nın, İngiltere’de VIII. Henri’nin, bir Leonardo da Vinci ve Mikelanj’ın ve de Makyavel’in dünyasıydı. Şimdi bu güçlü monarkların karşısında ve Rönesans’ı yaratanların arasında 26 yaşındaki Süleyman vardı.

    İstanbul’un fethinden sonra Avrupa devletleri artık Türkleri ciddiye almak durumundaydılar. Önemli bir tehdit olan bu ilerlemeyi yalnız askeri değil, aynı zamanda diplomatik manevralarla da karşılamaya çalıştılar. Bir Osmanlı müdahalesi tehdidi, bir gizli Osmanlı bağlaşması, Avrupa devletleri arasında yararlı bir diplomatik silah olmuştu.

    Sultan Süleyman, düş gücünü pratik yetenekleriyle birleştiren, eylemle kültür ve zarafeti bir anda yürüten, kısaca, içinde doğduğu Rönesans havasına tam uyan bir hükümdar olmuştur. İçten bir mümin olarak merhamet ve hoşgörü ile doluydu. “Müminlerin komutanı” olduğunu hiç unutmayarak ve atalarının “gazi geleceğini” sürdürerek, Hıristiyan dünyasına karşı askeri gücünü kanıtlamış ve kutsal bir savaşçı olmuştur. Ufukları doğudan çok batıya yöneliktir. Amacı, tıpkı İskender gibi, Doğu ile Batı’nın toprak ve insanlarını birleştirmekti. Bu amaçla, Doğu Avrupa’daki mevcut Osmanlı sınırlarının ötesine, Fatih’in bile ufkunun çok ötesindeki Orta Avrupa’nın emperyal kalbine, yani Viyana ile birlikte Avusturya ve Macaristan topraklarına yöneldi. Bunu gerçekleştirmek için, Şarlken’le boy ölçüşmesi, onu yeni topraklarını ele geçirmesi gerekiyordu. Dönemin askeri ve siyasi tarihinin tüm öyküsü bu Osmanlı-Avusturya çatışmasıdır. Her ne kadar Viyana kuşatmasında başarısız olmuşsa da (1529) devletin sınırlarını en geniş boyutuna çıkardı.

    Sultan Süleyman akıllı ve yetenekli bir komutan olarak şunu anladı ki, Orta Avrupa’da, onun ötesine geçilmesi yarardan çok zarar getirecek bir nokta vardır. Bu bakımdan, o zamanın askeri olanakları ve stratejisi açısından Viyana, İstanbul’daki herhangi bir sultanın erişebileceği noktanın ötesinde bulunmaktadır. Bu nedenle Viyana’yı bir daha kuşatmadı. Ardıllarından IV. Mehmet ve onun komutanı Kara Mustafa Paşa 1683’te bu önemli dersi unutacaklardır.

    Süleyman döneminin uzun sefer yıllarından sonra Avrupalıların Türk tehlikesi karşısındaki koruları arttı ve gücüne saygı duyulmaya başlandı. Karşılarında Asya steplerinden geçen “barbar sürüler” değil, batının o zamana kadar karşılaşmadığı kadar modern bir biçimde örgütlenmiş ordular vardı. Osmanlı Devleti artık Avrupa sorunlarında mutlaka hesaba katılması gereken bir güç olmuştu. Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’ni ilerde “Avrupa Uyumu” diye adlandırılacak olan sistemin kalıcı bir unsuru biçimine dönüştürmüştü.

    Sultan Süleyman’ın “Kanuni” sıfatıyla anılmasının nedeni, içeride hukuki düzenlemelere gitmiş olmasıdır. Sultanın gerçekte Tanrı tarafından konan ve Peygamber tarafından iletilen kutsal yasa olan Şeriat’ın ilkelerini değiştirme ya da görmemezlikten gelme yetkisi yoktu. Böylece Şeriat, sultanın hükümran otoritesini sınırlandırmaktaydı. Aslında, Sultan Süleyman’ın, iyi bir Müslüman olarak, bunu yapma niyeti de yoktu. Ama halkının hızla değişen bir dünyada iyi bir Müslüman toplum olarak kalabilmesi için yasaların uygulanmasında değişiklikler yapılması gerektiğini de görmemezlikten gemlememiştir. Yüzyılın başında fethedilmiş bulunan topraklardaki nüfusun çoğunluğu Hıristiyanken, Asya’da yapılan fütuhat sonucu, eski hilafet merkezleri olan Mekke, Medine, Şam, Bağdat ve Kahire kentleri ele geçmişti. 20 ayrı ırktan ve 21 ayrı hükümet altında yaşayan 15 milyonluk nüfusun 4/5’ü şimdi Asyalı nüfustu. Kısaca, Süleyman’ın yönetimi altında Osmanlı Devleti daha Müslüman bir nitelik kazanmış ve bu durum da yeni bir yasal düzenlemeyi gerektirmiştir. Bu yüzden Sultan Süleyman, Halepli Molla İbrahim’i bu işle görevlendirmiş ve ortaya çıkan yasaya “Mülteka-ul-utber” (Denizlerin Kavşağı” adı verilmiştir. Bu düzenleme, 19. yüzyılın reformlarına kadar yürürlükte kalacaktır.

    Sultan Süleyman’ın ölümünde (1566) devletin sınırları Avrupa’da Buda’dan Arap yarımadasının ucundaki Aden’e Kuzey Afrika’da Fas’tan Asya’da Hazar Denizi’ne kadar iki diyagonal çizginin uçlarını birleştiren alanı kapsamaktaydı.

    Bu bölümü şöyle özetleyebiliriz: 13. yüzyılın başından 15. yüzyılın sonuna kadar geçen üç yüz yıl içinde Hıristiyanlığın gerilediği görülür. Bu yüzyıllar daha çok Moğol ve Türk halkının yüzyıllarıdır. Orta Asya’dan gelen göçebelik, bilinen dünyaya egemen olmuştur. Bu dönemde İran’da, Hindistan’da, Çin’de, Mısır’da, Kuzey Afrika’da, Balkanlar’da, Macaristan ve Rusya’da, Moğol ve Türk yöneticiler ve geleneği egemendir. Osmanlılar denize de çıkmışlar ve Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nun bir bölümüne hâkim olmuşlardır. Viyana kuşatılmış ve Türkler savunanlardan çok havaya yenilmişlerdir. 1571’de İnebahtı’ya kadar bu üstünlük sürer.

    Şimdi, ileride yeniden geri dönmek üzere Osmanlı devletini ve steplerin üstünlüğünü bırakıp, 1500’lerde başlayan ve bugüne kadar süren “Batı Egemenliği” dönemi üzerindeki açıklamalara geçebiliriz.

    Not: Bu ilgili makale Oral Sander’in “Siyasi Tarih ilkçağlardan 1918’e” adlı eserinden yararlanıp yazılmıştır.
    Kitabı, İmge Kitabevi Yayınları’ndan temin edebilirsiniz.


    Siyasi Tarih’in Tüm Konuları İçin Yukarıdaki Siyasi Tarih  Sayfasına Bakmanızı Öneriyoruz.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle