Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Selçuklu Devleti ve Türkmenler

  • Selçuklu Devleti ve Türkmenler

    Türkmenlerin, Türk ve İslâm dünyasında önemli bir mevkîi işgal etmeleri Selçuklu Devleti’nin kurulması ile olmuştur.

    Ananeye göre, Selçuklu Devleti’nin kurucularının atası olan Selçuk Subaşı Oğuzların Kınık boyundandı. Bununla birlikte O, Oğuz Yabgusu’nun yanından ayrılarak İslâm beldelerine yakın olan Cend şehrine geldiğinde maiyetinde her halde sadece Kınık boyuna mensup olanlar bulunmuyordu. Çünkü Selçuk, “Subaşı” unvanından da anlaşıldığı gibi Oğuz Yabgusu’nun yanında “Subaşılık” görevinde bulunuyordu ve bu yönü ile o bir aşiret reisi değildi. Bundan dolayı, kendisine muhabbet duyanların yanı sıra Oğuz Yabgusu’nun idaresinden memnun olmayan diğer Oğuz boylarına mensup kişilerce de desteklenmiş olabileceği hatıra gelmektedir.

    Selçuk Subaşı’nın Oğuz Yabgusu’nun bulunduğu bölgeden ayrılarak Cend şehrine gelmesinden sonra gayrimüslim akrabalarıyla mücadelesi, taraftarlarının sayısını oldukça arttırdı. O’nun ömrünün sonlarına doğru, oğullarından Arslan ve Musa’nın “Yabgu” unvanı taşımaları, Selçukluların Oğuzları temsil edecek kadar büyüdüklerini veya en azından kendilerine öyle gördüklerini göstermektedir.

    Selçuklu Türkmenlerinin Maveraünnehir’e inmeleri, Müslüman olmalarından daha çok Samanoğulları-Karahanlı rekabeti ile ilgilidir. Çünkü, Oğuzlar kuzeyde ve batıda Hazar, Kıpçak ve Kimekler tarafından güneyde ve doğuda ise Karahanlılar, Gazneliler ve Samanoğulları tarafından kuşatılmış durumda idiler. Hazarların çöküşü bir Oğuz topluluğunun Karadeniz’in kuzeyine doğru geri dönülmez bir yolculuğa çıkmıştı. Güneyde ise Samanoğulları çöküş sürecine girmişti. Böylece, patlamaya hazır durumda olan Oğuz boyları için yeni bir çıkış yolu belirmişti. Selçuklular, önce Samanoğullarına yardımda bulunmuşlar, Ali Tekin’in muhalefeti sırasında da Karahanlıların iç mücadelelerinde yer almışlardı. Ancak, bu gelişmeler, Karahanlı ve Gazneli Devletlerinin, Türkmenlerin bölgede siyasî bir güç haline gelmelerini önlemek amacıyla, bunlar üzerinde baskılarını artırmalarına yol açtı. Bu sıralarda Türkmenler Arslan Yabgu ile Tuğrul ve Çağrı Beylerin idaresinde olmak üzere iki kısıma ayrılmışlardı.

    Tuğrul Bey, Gazneli ve Karahanlı baskılarına karşı kendilerini daha iyi savunacakları bir bölgeye çekilirken, Çağrı Bey yaklaşık 3000 kişilik bir kuvvetle batı yönünde “keşif” hareketine çıktı. Çağrı Bey’in batıya yönelmesinde her halde bu tarafta Samanoğlullarının yıkılmasından kaynaklanan otorite boşluğunun doğması da etkili olmuştu. O, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya kadar giderek, bol ganimet elde etti. Çağrı Bey’in “rüzgâr gibi atlar üzerinde uzun saçlı, yaylı, mızraklı” askerlerle yaptığı bu sefer mutaassıp Ermenilerce, kendilerine “Allahın, Hıristiyanlıktan ve İsa’nın yolundan uzaklaşmalarından dolayı bir gazabı” olarak yorumlandı. Çağrı Bey keşif seferinden döndükten sonra Tuğrul Bey’e keşfetmiş olduğu Horasan ve Arminiyye bölgelerine gitmeyi önererek, “buralarda kendilerine karşı koyabilecek bir gücün olmadığını” bildirdi.

    Öte yandan, Türkiye Selçukluları hanedânının atası olan Arslan Yabgu Karahanlılardaki taht mücadelesinde Ali Tekin’i desteklemişti. Gazneli Mahmud hem Ali Tekin’e olan desteğini kaldırmak hem de kendisi için tehlikeli olmasını önlemek amacıyla onu hile ile tutuklattı. Selçukluların “hainâne” diye tavsif ettikleri bu olay sırasında Arslan Yabgu’nun ifadesine göre Türkmenler 100.000 asker çıkaracak bir sayıya ulaşmışlardı. Sayı abartılı gibi görünmekle beraber Selçuklu beylerinin etrafında toplanan Türkmen nüfusun çokluğunu göstermesi bakımından önemlidir.

    Arslan Yabgu’nun tutuklanarak Kalincar kalesine hapsedilmesinden sonra, O’nun maiyetindeki Türkmenlerden bir grup Gazneli Mahmud tarafından Horasan’a sevk edilerek Nesâ, Âbiverd ve Ferâve bölgesine yerleştirildi. Bu sıralarda onların başında Göktaş, Yağmur, Kızıl ve Boğa adlı beyler bulunuyordu. Daha sonraları diğer Türkmenlerden ayırmak için “Irak Türkmenleri” diye adlandırılan bu grup, yerleşik halk ve idareciler ile anlaşmazlığa düşünce, Gazneliler onları buradan çıkardılar. Onlar da Azerbaycan taraflarına çekildiler. Buralarda çeşitli yönlere akınlar düzenledilerse de bu tür faaliyetler tarihin seyri bakımından fazlaca etkili olmadı.

    Türkmenlerin Orta Horasan’dan çekilmesi ile meydana gelen boşluğu, Amuderya kıyılarında çöller zinciri ile çevrilmiş korunaklı bir bölgede bulunan Tuğrul ve Çağrı Beyler doldurmak istediler. Sultan Mahmud’un ölümünden sonra kardeşinin saltanatını engelleyerek tahta geçmiş olan Mesud’dan yerleşme izni talep ettiler, buna karşılık Irak Türkmenlerinin şekavetini önleyeceklerini Balhan, Dihistan ve Harezm’den gelecek âsîleri bölgeye sokmayacaklarını vaat ettiler. Fakat, Sultan Mesud daha önce aynı bölgeye yerleşen Türkmenlerden çekilen sıkıntıya bakarak izin talebini reddedince, onlar da zorla Orta Horasan’a girdiler. Bu olay Türkmenlerin Gazneliler Devleti için gerçekten ciddî bir tehlike haline geldiğini gösteriyor ki, Sultan Mesud da bunu fark ederek, Selçuklulara karşı büyük bir savaşa karar verdi. Merv ile Serahs arasındaki Dandanakan denilen yerde yapılan savaşı Tuğrul ve Çağrı Beylerin idaresindeki Türkmenler kazandı. Sultan Mesud’un ağır yenilgisi Horasan’ı yeni sahiplerine bırakırken yeni bir devletin de ortaya çıkmasına yol açtı. Tuğrul ve Çağrı Beyler bu zaferlerini fetihnâmeler ile komşularına duyurdular. Tuğrul Bey “Melikü’l-Mülûk” ilân edildi. Arap dünyası ile temaslarından sonra, “Sultan” unvanı da kullanıldı. Böylece, Oğuz Yabgusu’nun yanından mutsuz bir şekilde ayrılan küçük Türkmen grubu yaklaşık yüz yıl süren meşakkatli bir mücadelenin sonunda Selçuklu Devleti’ni kurmuş oldu.

    Tuğrul Bey’in hükümdar olmasından sonra, Selçuklu ailesi fethedilecek bölgeleri aralarında taksim ettiler. Dört yönde de gelişen Selçuklu fetihleri gerçek mecrasını batı yönünde buldu. Selçuklu askerleri Bizans hududuna ve Halife’nin topraklarına kadar dayandılar. Öte yandan devletin kuruluşuna iştirak etmeyen ve kendi başlarına buyruk hareket eden Irak Türkmenleri de Azerbaycan’dan Musul’a kadar olan sahada yağmacılık yapıyorlardı. Büveyhoğulları’nın ve Mervanoğullarının bu Türkmenlerin şekavetinin önlenmesi husûsunda ricaları üzerine Tuğrul Bey, bunların kendi denetiminde olmadığını bildirmişti. Öte yandan Irak Türkmenlerinin Anadolu sınırına gitmeleri sağlanarak Bizans’ın taciz edilmesine de başlanmıştı.

    Selçuklu fetihleri Halife’yi endişelendirince Tuğrul Bey’e elçi göndererek zapt etmiş olduğu memleketlerin kendisi için yeterli olduğunu, diğer Arap emirlerine ait memleketlere dokunmamasını istedi. Tuğrul Bey “benim askerlerim pek çoktur ve bu memleketler onlara kâfi gelmemektedir” cevabını verdi. Halife’nin “aldığınız memleketlerin vergisini selefleriniz gibi bize gönderin” şeklindeki isteği ise nazikçe reddedildi.Anlaşılıyor ki, Tuğrul Bey’in fetih arzusu henüz sönmediği gibi, Halife’ye bağlılığı da onun dinî hüviyetine hürmetten öteye geçmemekteydi. Nitekim, O, 1055’te Bağdat’ta bulunduğu sıralarda meydana gelen bir olay üzerine “Halife’ye hürmetim olmasa idi, bütün Bağdat’ı kılıçtan geçirebilirdim” demiştir.

    Selçuklu fetihleriyle birlikte batıya doğru akan Türkmen göçüne Malazgirt Zaferi yeni bir mecra kazandırdı. Bu zaferden sonra Alp Arslan ile mağlup Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında akdedilen sulh, Diogenes’in ölümü üzerine bozulunca, Alp Arslan Anadolu’nun fethini emretti. Türkmenler, Kutalmış’ın Oğulları Süleyman, Mansur, Alp İlek, Devlet gibi beylerin idaresinde şimdiye kadar ulaşamamış oldukları yerlere kadar ilerlediler.İmparator Mihael “kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak” akıncı Türkmenlere karşı koyamadığı gibi Anadolu’daki Rum ahaliyi eşyaları ile birlikte Balkanlar’a nakletti. Böylece, Anadolu’da boşalan yerler Türkmenler tarafından hızla dolduruldu. Kıyı şeritleri dışarda kalmak üzere bütün Anadolu kısa bir sürede Türkmenlerin eline geçti.Geniş yaylalara ve münbit topraklara sahip olan Anadolu, konar-göçer Türkmenlerin yanı sıra, Orta Asya’nın yerleşik Türk ahalisi tarafından da dolduruldu.

    Büyük Türkmen Göçü’nden bir müddet sonra başlayan Haçlı Seferleri, Türkmenleri kısa bir süre de olsa sadece Batı Anadolu’dan çıkarabildi. Orta ve Doğu Anadolu’da Türk nüfusu artmaya devam ettiği gibi Haçlılara karşı direnişin üssü durumuna geldi. Öte yandan, bu topraklarda Anadolu Selçukluları, Artukoğulları, Danişmendoğulları, Ahlatşahlar, Mengücekler, Saltuklular gibi ilk Türkmen beylikleri de fetihlerle beraber ortaya çıktı. Büyük Selçuklulara sıhriyeti ve iyi idarecileri sayesinde diğerlerinden daha güçlü duruma gelen Anadolu Selçukluları, Haçlı seferlerini göğüslediği gibi, Anadolu’nun kesin Türk ülkesi yani “Türkiye” olmasını sağlayan, Miryokefalon Savaşı (1176) ile de Bizans’ın Anadolu’daki direncini bütünüyle ortadan kaldırdı.

    Konar-göçer Türkmenler tarafından kurulan Selçuklu Devleti’nin, özellikle İran’a hakim olmasından sonra devlet idaresinde görev alan yerli idarecilerin de etkisi ile konar-göçer gelenekleri terk ederek yerleşik İran medeniyetinin tesirine girmesi ve Türkmenlere sivil idarede yer verilmemesi, onların yönetime karşı tavır almalarına yol açtı. Ebu’l-Gazi bu değişimi “aldatılmışlık” olarak yorumlamakta ve “Selçukîler kardeş olup, kardeşiz deyip İl’e ve halka faydaları dokunmadı.” diye yakınmaktadır. Öte yandan Selçuklu hanedanının Maveraünnehir’deki ve İran’daki şecereleri arasında da farklılıklar meydana çıkmaya başladığı gözlenmektedir.Onlar başlangıçta kendilerini Kınık boyunun mütevazi mensupları ve Dukak oğlu Selçuk’un torunları olarak gösterirlerken, İran’da ünlü destan kahramanı Afrasiyab’a kadar dayanan bir secereyi de benimsemişlerdir.

    Türkmenler, Selçuklu hükümdarlarına karşı, devletin nimetlerinden faydalanamamaktan kaynaklanan kırgınlıklarını hiçbir zaman gizlememişlerdi. Onlar taht mücadelelerinde açıkça muhaliflerin yanında yer alıyorlar ve devlete karşı muhalefeti destekliyorlardı.

    Vezir Nizamülmülk’ün, Türkmenlerin devlete güvensizliklerinin ortadan kalkması, yerleşik devlet düzenine alışmaları ve tedricen medenileştirmeleri için 1000 Türkmen oğlunun gulam sistemine alınarak maaş bağlanması düşüncesi ise gerçekleşmesi oldukça zor bir tasavvur idi. Çünkü, Nizamülmülk’ün devlet anlayışında devlete hizmet etmek, gönül bağlamak, devlet düzeine sadık kalmak yani devletin hizmetkârı olmak esas idi. Oysa Ebu’l-Gazi’nin yukarıda nakledilen sözlerinden anlaşıldığına göre Türkmenler devletin kendilerinin hizmetinde olmasını istiyorlardı. Bu da her halde devletin bütün yönetim kadrolarını kendi ellerine almakla mümkün olabilirdi.

    Selçuklu hükümdarları Türkmenlerin rahatsızlıklarını bildiklerinden tedbir olarak onları ya devlet idaresine girmekte direnen ve kontrolü güç olarak dağlık bölgelerdeki topluluklara karşı denge unsuru olarak kullanıyorlar ya da uçlara sevk ederek Ermeni, Gürcü ve Bizans topraklarında yağmalar yapmalarına ses çıkarmıyorlardı.Bu politika aslında Selçuklu sınırlarının Hıristiyan ülkeler aleyhine genişlemesinin değişik yöntemi idi. Siyasî sınırlara hiçbir zaman riayet göstermeyen konar-göçerler sık sık Bizans veya Ermeni topraklarına giriyorlar, yerleşiklerin ekinlerine ve köylerine zarar veriyorlar, bu suretle sınır boylarındaki ahalinin daha içerilere gitmelerine yol açıyorlardı. Böylece otlaklar ve ziraat alanları elde edilmiş oluyordu.

    Türkmenlerin devamlı suretle uçlara sevk edilmesi Anadolu ve Azerbaycan’ın Türkleşmesini hızlandırdı. Azerbaycan’ın kuzey taraflarında yer alan Erran, Urumiye, Mugan, Nahcıvan, Hoy, Erdebil; Güney Azerbaycan’a nazaran daha fazla Türkmen barındırıyordu ki, bunun sebebi geniş ovalara ve münbit topraklara sahip olmaktan başka Ermenistan ve Gürcistan sınırında bulunmasıydı. Buradaki Türkmen beylerinin çoğu dirlik sahibiydi ve ucda olmaları sebebi ile sık sık Ermenistan ve Gürcistan’a akınlar yapıyorlardı.

    Anadolu’ya sevk edilen Türkmenler ise ya göçebeliği terk etmeyerek uçlarda bu hayatın gereği olarak yaylak-kışlak hayatını devam ettiriyor ya da tedricen yerleşik hayata geçiyorlardı. Türkmenlerden yerleşik hayata geçip ziraat ile meşgul olanlar “Türk” diye isimlendiriliyordu. Böylece Türkmen adı, Anadolu’da konar-göçerlik ile eş anlamlı olarak kullanılıyordu.

    Türkmenler yalnız Azerbaycan ve Anadolu’da yığılmadılar. Fars’ta Yıvalar, Huzistan’da Avşarlar, Batı İran’da ise önce Salurlar daha sonra Yıvalar mühim bir ekseriyeti oluşturmuştu.Şehr-i Zor, Musul ve Şam, Türkmenlerin toplandıkları diğer bir bölgeydi. Kirman’daki Türkmenler ise oraya Selçuklu hanedanından Kara arslan Kavurd’un maiyyetinde gelmişlerdi.

    Maveraünnehir bölgesinde, Karaçuk Dağı’nın bulunduğu mevkide kalan ve anlaşıldığına göre Oğuz Yabgu Devleti’nin çözülmesi esnasında Karahanlı Devleti’nin hizmetine giren Oğuzlar bulunuyordu. Bunlar, Bozok ve Üçok şeklinde iki ana kola ayrılmışlardı. Karahanlı Devleti’nde meydana gelen istikrarsızlıklar ve Karlukların baskısı yüzünden Oğuzlar, Selçuklu topraklarına girdiler. Ancak bu defa, yeni devlet ile vergi anlaşmazlığına düştüler. 1141’de Karahıtaylara yenilen ve ciddî bir sarsıntı içine düşmüş olan Selçukluların Oğuzlar ile çatışmaya girmesi büyük bir talihsizlik oldu. Oğuzlar 1153’te Selçuklu sultanı Sancar’ı yendiler ve ona esir muamelesi yaptılar. Bu gelişmeler, Selçuklu Devleti’nin tamamen dağılması ile sonuçlandı. Sancar, esirlikten kurtulduğundan artık güçlü ve itibarlı bir sultan değildi. Oğuzlar ise fırtına gibi geçen istila hareketlerinin ardından yeni bir devlet oluşturamadıklarından tarihte adlarından bir daha söz ettiremediler.

    Türkmenlerin tarihinde meydana gelen en önemli gelişme ise Moğol istilası olmuştur.İstila, Türkmenlerin dünyasını bütünüyle alt-üst ettiği gibi onların topluca Anadolu’ya göç etmelerine ve yeni bir güç olarak ortaya çıkmalarına da imkan hazırlamıştır.

    Selçuklu Devleti’nin kurulduğu Horasan’da Türkmen nüfusunun gittikçe azalmasının yanı sıra Moğol istilası esnasında Moğolların Maveraünnehir’deki Türkmenlerden 10.000 kadar atlıyı Anadolu tarafına sevk etmesi ve bölgeden önemli miktarda göç vuku bulmasına rağmen bazı gruplar yerlerinde kalmaya devam ettiler. Moğol tehlikesinden fazlaca etkilenmeyen Mangışlak ve Balhan Türkmenleri ise Hazar Ötesi Türkmenleri yahut Yaka Türkmenleri olarak bugünkü Türkmenistan’ın temelini oluşturdular.

    Moğol İstilası’nın etkisini göstermeye başlaması ile birlikte Azerbaycan ve Horasan’dan Anadolu’ya ikinci büyük göç dalgası başladı. Moğolların Mugan’a gelmesi ile “geniş çayırlıkları ve münbit toprakları”86 bırakan Türkmenler Anadolu’ya kaydılar. Eleşkirt çevresinde bulunan 60.000 hanelik bir grup güneydeki Ahlat’a doğru çekilirken yine aynı miktara yakın bir başka Türkmen kütlesi de eski yurtları İspir, Bayburt ve Pasinler’i terk ederek Erzincan, Sinop ve Ayıntab’a kadar yayıldılar. “Karıncalar ve çekirgeler gibi” kalabalık yığınlar oluşturan bu Türkmenler, Selçuklu sultanı tarafından uçlara sevk edildi.Batı Karadeniz’e gönderilen Çepniler doğuya doğru hareket ederek, Karadeniz kıyılarının Türkleşmesini sağladılar. Çukurova’daki Ermeni Krallığı’nın sınırlarına yığılanlar ise bu devletçiğin bütünüyle küçülmesine yol açtılar.

    Öte yandan, Türkmenlerin Bizans sınırlarını ihlâl ederek Rumlara zarar vermeleri Bizans idarecilerince âdi sınır olayları olarak yorumlandı. Ancak, kısa bir süre sonra kendileri için bir felaketin doğduğunu gördüklerinde artık iş işten geçmişti.Moğolların tazyikinden dehşet ve korku içinde kaçan Türkmenler, Rumlara karşı daha cesur davranarak, Kastamonu ve Çankırı’dan Bizans sınırlarına giriyorlardı. Türklerin Moğolların önünden kaçtığı gibi Rumlar da Türklerin önünden kaçıyor, perişan vaziyette İzmit’e veya Boğaz’ın öte yakasına çekiliyorlardı.Bu öylesine müthiş bir yer değiştirmeydi ki, “hücrelerine çekilmiş rahipler bile” yerlerini terk etmişlerdi. Bazen de Türkmenler ile Rumlar aralarında antlaşma yapıyorlar, bu sayede Rum beldelerine Türkmen göçmenler yerleşiyorlardı.

    İbn-i Said’in anlattığına göre92 Denizli civarında 200.000 çadır, Kastamonu havalisinde 100.000, Kütahya-Karahisar arasında 30.000 çadır konar-göçer Türkmen vardı; ki bu sayılar Togan’ın el-Ömeri’ye dayanarak verdiği, Anadolu beyliklerinin askerî gücünü yansıtan rakamların çok altındadır. Bu bakımdan, Batı Anadolu artık bütünüyle “Türkmen Ülkesi” durumuna yükselmiştir. Şehir adlarında her ne kadar Türkçe olmayan isimlerin kullanılması devam etmekteyse de köy, dağ, ova, göl gibi kırlık anların Türkçe isimler almaları Türkleşmenin bir başka boyutunu ortaya koymaktadır.

    Moğol İstilası sırasında Malatya civarında bulunan Germiyanoğulları daha batıya giderek yurt tutmuşlardı. Yine, Moğolların önünden Anadolu’ya giren büyük bir Çepni bölüğü Karadeniz bölgesini Türkleştirmişti.Doğu Anadolu’da Babaî isyanının çıkmasında rol oynayan Ağaçeriler bu isyan sırasında mühim miktarda kayıp vermelerine rağmen bölgedeki varlıkları hâlâ devam ettiriyorlardı. Köyceğiz-Uşak-Denizli üçgeninde sayılarının 200.000 çadır civarında olduğunu öğrendiğimiz Türkmenler bulunuyordu. Ermenek, Mut ve Anamur bölgesindeki Karamanoğulları ise, Eşrefoğulları ve Germiyanoğulları gibi Moğollara karşı direnişe geçmişlerdi. Ancak bu mücadele, direnişin genişlemesini sağlamakla birlikte Anadolu’nun daha fazla tahrip olmasına da yol açtı. Yine de Türkmenler; Doğu Anadolu coğrafyasından Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerini Batı Anadolu’dan ise Osmanlı Devleti’ni çıkardılar.

    NOT: Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yrd. Doç. Dr. Tufan Gündüz’ün Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi’nin 2. cildinde yer alan “Oğuzlar / Türkmenler” adlı makalesinden yararlanılarak yazılmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle