Liberalizm

Bilindiği gibi, Orta Çağlarda Rönesans hareketi sanat alanında
ve Reformasyon hareketi de din alanında insan düşüncesine bir serbesti,
bir çeşit hürriyet getirme amacını gütmüştür. Rönesans ile birlikte
sanatkar tabiata daha geniş bir serbestlik ve hürriyet içinde
bakmaya, ilhamlarını daha geniş sınırlar içinde işlemeye başlamıştır.
Reformasyon hareketi ise, o zamana kadar egemen din olarak
katolikliğin sert katı ve hoşgörüsüz din kalıbını kırarak, Tanrı ile insan
arasındaki münasebetlere bir hürriyet getirmek amacını gütmüştür.
Bunun sonucu olarak; Protestanlık denen yeni bir din şekli ve
onun da çeşitli mezhepleri ortaya çıkmıştır. Protestanlık ve onun
çeşitli mezhepleri, Tanrı-İnsan münasebetlerine, katoliklikten çok
farklı yeni yeni şekiller getirmiştir.
Fakat şu var ki, ne sanat alanındaki hürriyet gelişimi ve ne de
din alanındaki hürriyet gelişimi, insanın toplum içindeki siyasal yaşayışına
herhangi bir serbestlik veya hürriyet getirmekten çok uzak
kalmıştır. Sanat ve din alanında insan düşüncesine bir dereceye kadar
hürriyet gelmiş, lakin hürriyet insanın toplum içindeki siyasal
durumunu değiştirememiştir. İnsanlar yine, kudretini ve yetkisini
Tanrıdan aldığını iddia eden, kral, imparator, prens veya hükümdar
denen bir tek insanın sert, mutlak ve sınırsız otoritesine tabi olarak
ve onun keyfi idaresi altında yaşamaya devam etmişlerdir.
Daha açık bir deyişle, toplum içinde kişinin insan olarak hiç bir
değeri tanınmamıştır.


İşte 1789 İhtilali iledir ki, toplumların bu siyasal düzeni yıkılmaya
başlamıştır. Şimdi hükümdarın sınırsız otoritesine karşı, kişinin
varlığı ve bu varlığın, insan olmak haysiyeti dolayısiyle sahip bulunduğu
temel hak ve hürriyetler, sınırlayıcı bir unsur olarak çıkıyordu.
Siyasal düzen, hükümdarın otoritesi ile, kişinin insanca yaşama
ilkesi arasında kurulan bir dengeye dayandırılmak isteniyordu.
Fransız İhtilalcileri daha ihtilal kaynaşmalarının ilk aylarında,
28 Ağustos 1789 da, yayınladıkları “İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci”
ile bu dengeyi açıkca ilan ettiler. Bu demecin esasları şöyle
idi: İnsanlar hakları bakımından hür ve eşit doğarlar ve öyle kalırlar.
Bu haklar hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme
haklarıdır. Her türlü egemenlik esas olarak millettedir. Kanun millet
egemenliğinin ifadesidir. Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir,
yazabilir ve yayında bulunabilir. Kamu düzenine dokunmadıkça, kimse
dini ve siyasi inançlarından dolayı kınanamaz.
Görülüyor ki bu demeç, insanın insan olmak dolayısiyle, daha
doğduğu andan itibaren, bir takım temel hak ve hürriyetlere sahip
bulunduğunu ortaya koyuyor ve hükümdarın otoritesini de bu temel
hak ve hürriyetlerle sınırlıyordu. Bu, Avrupa’da insanların ilk
defa gördükleri ve işittikleri bir şeydi. (İnsan ve Vatandaş Hakları
Demeci’nin ortaya attığı bu hürriyet ilkeleri, daha önce 4 Temmuz 1776
tarihli Amerikan Bağımsızlık Demeci’nde de ortaya atılmıştı. Fakat, o
zamanın ulaşım imkanlarının yetersizliği ve iki kıta, arasında geniş bir
deniz parçasının bulunması dolayısıyle, Amerika’daki bu hürriyetçi hareket
Avrupaya fazla tesir edememiş, ancak birkaç Avrupalı aydının dikkatini
çekmiştir. Mamafih, Fransız İhtilali liderlerinin Amerikan Bağımsızlık ,
Demecinden örnek aldıkları da bir gerçektir.)
Fransız İhtilali ile ortaya çıkan bu yeni siyasal düzen anlayışına
Liberalizm veya Hürriyetçilik hareketi denmektedir. Fakat kişinin
bu temel hak ve hürriyetlerinin gerek hükümdar, gerek insanlar
tarafından kabul edilmesi yeterli değildi. Bu haklar ve hürriyetler
bir anayasada açıkça belirtilmedikçe ve yine bu anayasada hükümdarın
otorite ve yetkilerinin ne şekilde ve nasıl kullanılacağı belirlenmedikçe,
kişinin siyasal varlığı yeterli bir teminata sahip olamazdı.
Onun içindir ki, Liberalizm hareketinin en mühim unsuru anayasacılık
olmuştur. Yani, Liberalizm anayasalı bir hürriyet düzeni
kurma amacını gütmüştür. Bu anayasalı düzende hükümdar yine
hükümdar olarak kalmaktadır. Lakin yetkilerinin sınırı ve kullanılma
şekli bir anayasa ile çizilecektir. Hemen ilave edelim ki, 19’uncu yüzyılın
Liberalizm hareketleri içinde Cumhuriyetçilik eğilimi çok az görülmüştür.
Fransa’da meydana gelen bu hürriyetçilik hareketini Avrupa’nın
diğer mutlak hükümdarlarının hemen kabul etmesi beklenemezdi.
Çünkü Fransa’da kralın otoritesini yıkan bu hareket, kendilerine de
bulaşırsa, bunlar da otoritelerinden yoksun kalabilirler ve hatta tahtlarını
kaybedebilirlerdi. Bu sebeple, Avusturya, Prusya, Rusya ve İngiltere
gibi büyük devletIerle Avrupa’nın küçük krallıkları daha ilk
günden itibaren Fransız İhtilaline cephe aldılar ve bu da İhtilal Fransa’sı
ile bu devletler arasında, 1792’de başlayıp, 1815’e kadar devam
edecek uzun savaşların patlamasına sebep oldu.
1792-1815 arasındaki Fransız İhtilali savaşları, Napolyon’un
elinde, bütün Avrupayı Fransız hegemonyası altına sokmak isteyen
bir kuvvet emperyalizmi niteliğini kazanmışsa da, şurası da bir gerçektir
ki, bu savaşlar hürriyet kavramının bütün Avrupaya ve özellikle
kitlelere yayılmasını da kolaylaştırmıştır. 1815’in Avrupasında,
siyasal düzen konusundaki insan düşüncesi 25 yıl öncesinden artık
çok farklıydı.
Bununla beraber, mutlak hükümdarlar bu önemli değişikliğin
gerçek mahiyetini anlamamış görünüyorlar. 1815’de Napolyon Fransa’sını
yenerek Fransa’yı ihtilalden önceki sınırları içine sokan Avrupanın
büyük devletleri (İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya)
hürriyetçilik fikirlerini de yenilgiye uğrattıklarını sanmışlardır. Hatta
küçük krallıklar bile aynı düşünceyi taşıyorlardı. Mamafih Hürriyetçilik
(Liberalizm) akımının tehlike ve korkusunu da içlerinde hissetmiş
olmalılar ki, 1815 Viyana Kongresi ile Avrupanın toprak ve
sınır düzenlemelerini kendi politik çıkarlarına göre yaparlarken, aynı
zamanda, bundan sonra patlak verebilecek herhangi bir hürriyetçilik
hareketini beraberce bastırmak hususunda da anlaşmışlardır.
Bu işbirliğinin rahatlığı içinde Avrupanın mutlakiyetçi hükümdarları
1815’den sonra toplumlarını yine eski düzen üzerinden idare
etmeye başlamışlardır. Bu ise toplumların değişen düşüncesi ile tam
bir çelişme haline gelmiş ve bunun neticesi olarak, Avrupa, 1818-1822,
1830 ve 1848’de olmak üzere, üç devre halinde bir dizi ayaklanma
ve ihtilallere sahne olmuştur.
Biraz aşağıda da değineceğimiz gibi, bu üç devreli ayaklanmalar
sadece liberalist mahiyette değil, aynı zamanda Nasyonalist mahiyette
de kendisini göstermiştir.
1818-22 devresinde Liberalist ayaklanmalara Almanya’da, İtalya’da
ve İspanya’da rastlamaktayız. Bilhassa Alman üniversiteleri
Hürriyetçi ayaklanmaların bir beşiği haline gelmiştir. Fakat büyük
devletlerin işbirliği bu ayaklanmaların kısa bir sürede bastırılmasını
sağlamıştır.
1822’den sonra Avrupa kısa bir süre içinde bir sükünete girmişse
de, 1830’da bir çok ülkelerde yeniden patlamalar meydana gelmiştir.
Fransa’da basın hürriyetinin kısıtlanmasından patlak veren
ve birkaç gün süre ile Paris’i kanlı çarpışmalara sahne yapan ayaklanma
hemen başka ülkelere de sıçramıştır. Belçikalılar bir yandan
Hollandalıların egemenliğinden kendilerini kurtarırken, aynı zamanda,
zamanın en ileri hürriyetçi anayasasını da kabul ediyorlardı.
1830’un hürriyetçi ayaklanmaları Almanya ve İtalya’nın küçük krallıklarının
birçoğunda da görüldü. Bir çok Alman devletlerinde hürriyetçi
anayasalar kabul edildi. İtalyan devletlerindeki hürriyetçi hareketleri
ise Avusturya sert bir şekilde bastırdı. Ne olursa olsun,
Liberalizm hareketi 1830 İhtilallerinde önemli bir adım atmıştır.
1848-49’larda Avrupa yeniden bir dizi ayaklanmalar içine girdi.
Nasyonalist hareketin ağır bastığı bu ayaklanmalarda, liberalizm artık
önemli bir zafer sağlamıştır. 19’uncu yüzyılın ortalarında anayasalı
rejimler artık normal bir siyasal düzen haline gelmektedir. Fransa’da
işçi hakları ve toplantı hürriyeti meselesinden doğan 1848 ayaklanması,
Cumhuriyet rejiminin kurulması ile sonuçlanmış, lakin bu cumhuriyet
ancak dört yıl kadar sürerek, 1852 de imparatorluğa dönüşmüştür.
Fakat ne var ki, 1848’de cumhurbaşkanı seçilen Louis Napoleon
(Napoleon Bonaparte’ın yeğeni), 1852’de imparatorluk rejimini
ancak bir halk oylaması ve halkın tasvibi ile kurabilmiştir.
Avusturya’da ise, 1848 ihtilali, 1815’den beri mutlakiyetçiliğin
bayraktarlığını ve liberalizm düşmanlığının öncülüğünü yapan Başbakan
Metternich’in ülkesinden kaçması ile neticelenmiştir. Mutlakiyetçi
Prusya ise, 1850’de bir anayasa kabul etmek zorunda kalmıştır. Keza
Hollanda, İsviçre ve Danimarka’da da gayet liberal anayasalar kabul
edilmiştir.
Hasılı, 19’uncu yüzyılın ortalarında artık hürriyetçilik ve anayasalı
rejim, Avrupa ülkelerinin ciddi bir meselesi olmaktan çıkmıştır.