Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Siyasi Tarih – Liberalizm

  • Liberalizm

    Bilindiği gibi, Orta Çağlarda Rönesans hareketi sanat alanında
    ve Reformasyon hareketi de din alanında insan düşüncesine bir serbesti,
    bir çeşit hürriyet getirme amacını gütmüştür. Rönesans ile birlikte
    sanatkar tabiata daha geniş bir serbestlik ve hürriyet içinde
    bakmaya, ilhamlarını daha geniş sınırlar içinde işlemeye başlamıştır.
    Reformasyon hareketi ise, o zamana kadar egemen din olarak
    katolikliğin sert katı ve hoşgörüsüz din kalıbını kırarak, Tanrı ile insan
    arasındaki münasebetlere bir hürriyet getirmek amacını gütmüştür.
    Bunun sonucu olarak; Protestanlık denen yeni bir din şekli ve
    onun da çeşitli mezhepleri ortaya çıkmıştır. Protestanlık ve onun
    çeşitli mezhepleri, Tanrı-İnsan münasebetlerine, katoliklikten çok
    farklı yeni yeni şekiller getirmiştir.
    Fakat şu var ki, ne sanat alanındaki hürriyet gelişimi ve ne de
    din alanındaki hürriyet gelişimi, insanın toplum içindeki siyasal yaşayışına
    herhangi bir serbestlik veya hürriyet getirmekten çok uzak
    kalmıştır. Sanat ve din alanında insan düşüncesine bir dereceye kadar
    hürriyet gelmiş, lakin hürriyet insanın toplum içindeki siyasal
    durumunu değiştirememiştir. İnsanlar yine, kudretini ve yetkisini
    Tanrıdan aldığını iddia eden, kral, imparator, prens veya hükümdar
    denen bir tek insanın sert, mutlak ve sınırsız otoritesine tabi olarak
    ve onun keyfi idaresi altında yaşamaya devam etmişlerdir.
    Daha açık bir deyişle, toplum içinde kişinin insan olarak hiç bir
    değeri tanınmamıştır.


    İşte 1789 İhtilali iledir ki, toplumların bu siyasal düzeni yıkılmaya
    başlamıştır. Şimdi hükümdarın sınırsız otoritesine karşı, kişinin
    varlığı ve bu varlığın, insan olmak haysiyeti dolayısiyle sahip bulunduğu
    temel hak ve hürriyetler, sınırlayıcı bir unsur olarak çıkıyordu.
    Siyasal düzen, hükümdarın otoritesi ile, kişinin insanca yaşama
    ilkesi arasında kurulan bir dengeye dayandırılmak isteniyordu.
    Fransız İhtilalcileri daha ihtilal kaynaşmalarının ilk aylarında,
    28 Ağustos 1789 da, yayınladıkları “İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci”
    ile bu dengeyi açıkca ilan ettiler. Bu demecin esasları şöyle
    idi: İnsanlar hakları bakımından hür ve eşit doğarlar ve öyle kalırlar.
    Bu haklar hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme
    haklarıdır. Her türlü egemenlik esas olarak millettedir. Kanun millet
    egemenliğinin ifadesidir. Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir,
    yazabilir ve yayında bulunabilir. Kamu düzenine dokunmadıkça, kimse
    dini ve siyasi inançlarından dolayı kınanamaz.
    Görülüyor ki bu demeç, insanın insan olmak dolayısiyle, daha
    doğduğu andan itibaren, bir takım temel hak ve hürriyetlere sahip
    bulunduğunu ortaya koyuyor ve hükümdarın otoritesini de bu temel
    hak ve hürriyetlerle sınırlıyordu. Bu, Avrupa’da insanların ilk
    defa gördükleri ve işittikleri bir şeydi. (İnsan ve Vatandaş Hakları
    Demeci’nin ortaya attığı bu hürriyet ilkeleri, daha önce 4 Temmuz 1776
    tarihli Amerikan Bağımsızlık Demeci’nde de ortaya atılmıştı. Fakat, o
    zamanın ulaşım imkanlarının yetersizliği ve iki kıta, arasında geniş bir
    deniz parçasının bulunması dolayısıyle, Amerika’daki bu hürriyetçi hareket
    Avrupaya fazla tesir edememiş, ancak birkaç Avrupalı aydının dikkatini
    çekmiştir. Mamafih, Fransız İhtilali liderlerinin Amerikan Bağımsızlık ,
    Demecinden örnek aldıkları da bir gerçektir.)
    Fransız İhtilali ile ortaya çıkan bu yeni siyasal düzen anlayışına
    Liberalizm veya Hürriyetçilik hareketi denmektedir. Fakat kişinin
    bu temel hak ve hürriyetlerinin gerek hükümdar, gerek insanlar
    tarafından kabul edilmesi yeterli değildi. Bu haklar ve hürriyetler
    bir anayasada açıkça belirtilmedikçe ve yine bu anayasada hükümdarın
    otorite ve yetkilerinin ne şekilde ve nasıl kullanılacağı belirlenmedikçe,
    kişinin siyasal varlığı yeterli bir teminata sahip olamazdı.
    Onun içindir ki, Liberalizm hareketinin en mühim unsuru anayasacılık
    olmuştur. Yani, Liberalizm anayasalı bir hürriyet düzeni
    kurma amacını gütmüştür. Bu anayasalı düzende hükümdar yine
    hükümdar olarak kalmaktadır. Lakin yetkilerinin sınırı ve kullanılma
    şekli bir anayasa ile çizilecektir. Hemen ilave edelim ki, 19’uncu yüzyılın
    Liberalizm hareketleri içinde Cumhuriyetçilik eğilimi çok az görülmüştür.
    Fransa’da meydana gelen bu hürriyetçilik hareketini Avrupa’nın
    diğer mutlak hükümdarlarının hemen kabul etmesi beklenemezdi.
    Çünkü Fransa’da kralın otoritesini yıkan bu hareket, kendilerine de
    bulaşırsa, bunlar da otoritelerinden yoksun kalabilirler ve hatta tahtlarını
    kaybedebilirlerdi. Bu sebeple, Avusturya, Prusya, Rusya ve İngiltere
    gibi büyük devletIerle Avrupa’nın küçük krallıkları daha ilk
    günden itibaren Fransız İhtilaline cephe aldılar ve bu da İhtilal Fransa’sı
    ile bu devletler arasında, 1792’de başlayıp, 1815’e kadar devam
    edecek uzun savaşların patlamasına sebep oldu.
    1792-1815 arasındaki Fransız İhtilali savaşları, Napolyon’un
    elinde, bütün Avrupayı Fransız hegemonyası altına sokmak isteyen
    bir kuvvet emperyalizmi niteliğini kazanmışsa da, şurası da bir gerçektir
    ki, bu savaşlar hürriyet kavramının bütün Avrupaya ve özellikle
    kitlelere yayılmasını da kolaylaştırmıştır. 1815’in Avrupasında,
    siyasal düzen konusundaki insan düşüncesi 25 yıl öncesinden artık
    çok farklıydı.
    Bununla beraber, mutlak hükümdarlar bu önemli değişikliğin
    gerçek mahiyetini anlamamış görünüyorlar. 1815’de Napolyon Fransa’sını
    yenerek Fransa’yı ihtilalden önceki sınırları içine sokan Avrupanın
    büyük devletleri (İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya)
    hürriyetçilik fikirlerini de yenilgiye uğrattıklarını sanmışlardır. Hatta
    küçük krallıklar bile aynı düşünceyi taşıyorlardı. Mamafih Hürriyetçilik
    (Liberalizm) akımının tehlike ve korkusunu da içlerinde hissetmiş
    olmalılar ki, 1815 Viyana Kongresi ile Avrupanın toprak ve
    sınır düzenlemelerini kendi politik çıkarlarına göre yaparlarken, aynı
    zamanda, bundan sonra patlak verebilecek herhangi bir hürriyetçilik
    hareketini beraberce bastırmak hususunda da anlaşmışlardır.
    Bu işbirliğinin rahatlığı içinde Avrupanın mutlakiyetçi hükümdarları
    1815’den sonra toplumlarını yine eski düzen üzerinden idare
    etmeye başlamışlardır. Bu ise toplumların değişen düşüncesi ile tam
    bir çelişme haline gelmiş ve bunun neticesi olarak, Avrupa, 1818-1822,
    1830 ve 1848’de olmak üzere, üç devre halinde bir dizi ayaklanma
    ve ihtilallere sahne olmuştur.
    Biraz aşağıda da değineceğimiz gibi, bu üç devreli ayaklanmalar
    sadece liberalist mahiyette değil, aynı zamanda Nasyonalist mahiyette
    de kendisini göstermiştir.
    1818-22 devresinde Liberalist ayaklanmalara Almanya’da, İtalya’da
    ve İspanya’da rastlamaktayız. Bilhassa Alman üniversiteleri
    Hürriyetçi ayaklanmaların bir beşiği haline gelmiştir. Fakat büyük
    devletlerin işbirliği bu ayaklanmaların kısa bir sürede bastırılmasını
    sağlamıştır.
    1822’den sonra Avrupa kısa bir süre içinde bir sükünete girmişse
    de, 1830’da bir çok ülkelerde yeniden patlamalar meydana gelmiştir.
    Fransa’da basın hürriyetinin kısıtlanmasından patlak veren
    ve birkaç gün süre ile Paris’i kanlı çarpışmalara sahne yapan ayaklanma
    hemen başka ülkelere de sıçramıştır. Belçikalılar bir yandan
    Hollandalıların egemenliğinden kendilerini kurtarırken, aynı zamanda,
    zamanın en ileri hürriyetçi anayasasını da kabul ediyorlardı.
    1830’un hürriyetçi ayaklanmaları Almanya ve İtalya’nın küçük krallıklarının
    birçoğunda da görüldü. Bir çok Alman devletlerinde hürriyetçi
    anayasalar kabul edildi. İtalyan devletlerindeki hürriyetçi hareketleri
    ise Avusturya sert bir şekilde bastırdı. Ne olursa olsun,
    Liberalizm hareketi 1830 İhtilallerinde önemli bir adım atmıştır.
    1848-49’larda Avrupa yeniden bir dizi ayaklanmalar içine girdi.
    Nasyonalist hareketin ağır bastığı bu ayaklanmalarda, liberalizm artık
    önemli bir zafer sağlamıştır. 19’uncu yüzyılın ortalarında anayasalı
    rejimler artık normal bir siyasal düzen haline gelmektedir. Fransa’da
    işçi hakları ve toplantı hürriyeti meselesinden doğan 1848 ayaklanması,
    Cumhuriyet rejiminin kurulması ile sonuçlanmış, lakin bu cumhuriyet
    ancak dört yıl kadar sürerek, 1852 de imparatorluğa dönüşmüştür.
    Fakat ne var ki, 1848’de cumhurbaşkanı seçilen Louis Napoleon
    (Napoleon Bonaparte’ın yeğeni), 1852’de imparatorluk rejimini
    ancak bir halk oylaması ve halkın tasvibi ile kurabilmiştir.
    Avusturya’da ise, 1848 ihtilali, 1815’den beri mutlakiyetçiliğin
    bayraktarlığını ve liberalizm düşmanlığının öncülüğünü yapan Başbakan
    Metternich’in ülkesinden kaçması ile neticelenmiştir. Mutlakiyetçi
    Prusya ise, 1850’de bir anayasa kabul etmek zorunda kalmıştır. Keza
    Hollanda, İsviçre ve Danimarka’da da gayet liberal anayasalar kabul
    edilmiştir.
    Hasılı, 19’uncu yüzyılın ortalarında artık hürriyetçilik ve anayasalı
    rejim, Avrupa ülkelerinin ciddi bir meselesi olmaktan çıkmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle