Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Tarih Blogu – Aydınlar mı Dediniz?

  • ‘Aydınlar’mı Dediniz?

    Bugün bu satırları yazarken büsbütün ikna oluyorum ki, biz Türk aydınları hiçbir zaman sosyalist de olmadık. Sadun Aren komünistlerin şahı olarak bilinir değil mi? Hayır, değildi. O kadar değildi ki, 1965 seçimlerinde emekten yana planlı bir devletçiliği öngördüğünü söylediği TİPin, gerektiği takdirde AP ile koalisyona hazır olduğunu ilan ediyordu: Koalisyon elbette ki karşılıklı fedakârlıklar gerektirir…

    Bugün bu satırları yazarken büsbütün ikna oluyorum ki, biz Türk aydınları hiçbir zaman sosyalist de olmadık. Sadun Aren komünistlerin şahı olarak bilinir değil mi? Hayır, değildi. O kadar değildi ki, 1965 seçimlerinde emekten yana planlı bir devletçiliği öngördüğünü söylediği TİPin, gerektiği takdirde AP ile koalisyona hazır olduğunu ilan ediyordu: Koalisyon elbette ki karşılıklı fedakârlıklar gerektirir…

    ‘Türkiyedeki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİPtir. Bunu söyledikten sonra, sözü Mehmet Sedese(*1) bırakıyoruz: … Benim kuşağımın mektebi Türkiye İşçi Partisiyse, dershanesi Fikir Kulüpleri Federasyonudur… Sosyalist tarihim ise 27 Mayısla başlar… Sosyalist kelimesini basılı olarak gördüğüm yer, Fehmi Yazıcıoğlunun sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu, Yeni Yol isimli gazetesidir. Ekmek, Hürriyet ve Barış diyordu. 1960 yılının Eylül ayındaydık. Az sonra, aralıkta, yeni anayasayı hazırlayacak olan Kurucu Meclis toplandı ve başta Hıfzı Veldet Velidedeoğlu olmak üzere, Tarık Zafer Tunaya, Sıddık Sami Onar, İsmet Giritli ve Hüseyin Nail Kubalının da dahil olduğu komisyon işe girişti. Herkes Milli Birlik Komitesne yardım etmek üzere ayaklanmış gibiydi. Dr. Hikmet Kıvılcımlıdan Yaşar Kemale, Aziz Nesinden Behice Borana kadar bugün artık sol düşüncenin temel taşları sayılan isimler 27 Mayısçılara kutlama telgrafları çekiyor, destek mesajları yolluyorlardı. Öyle görünüyordu ki, hepimiz Atatürk devrimlerinin ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında ve geliştirilmesinde Silâhlı Kuvvetlerin yanındaydık. Bunun böyle olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum; çünkü sonraki yıllarda aynı isimler 27 Mayısın demokratik sürece indirilen bir darbe olması nedeniyle verdiği zararları anlatır oldular. Benzer tutum 12 Mart için de geçerlidir. Bugün artık demokrasi mücahidi olarak adını tarihe yazdıran Abdi İpekçi, … Salt hukuk açısından antidemokratik gözüken olayın aslında demokratik düzenin korunabilmesi amacını güttüğü ortaya çıkacaktır. diye yazmıştı. DİSK, 12 Mart muhtırası işçi kesiminin devrimci kesiminde büyük ferahlık yaratmıştır. DİSK, Atatürk devrimlerini ve Anayasa ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında, geliştirilmesinde Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yanında olduğunu belirtmekten kıvanç duyar diye ilân etti. Dev-Genç, 12 Mart muhtırasını tesbit bakımından olumlu buluyoruz. Ancak, bu parlamentodan güçlü bir hükümet çıkmaz, kaygısındaydı. Anayasa profesörleri Bülent Nuri Esen, Bahri Savcı onaylamışlardı. Bülent Ecevit onaylamıştı.

    Türkiyede aydınlar oligarşisi…

    … Türkiyede ilk defa ilerici, demokratik ve halktan yana bir anayasa yapılmıştı. Ve bu anayasa sayesinde sosyalizm Türkiyede yine ilk defa kanun çerçevesinde, meşru bir fikir akımı ve politik hareket olarak ortaya çıkmak ve kendisini ifade etmek fırsatını buldu. Sosyalizm, bir yandan gazete ve dergi sayfalarında aydınlar arası bir fikir akımı olarak yaygınlaşırken, bir taraftan da politik örgütlenme şeklinde beliriyordu. Bu örgütlenme bizzat emekçiler tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisiydi… Kuruluşunun ilk yılında mevcut dönemi eleştiren, sosyalist fikirleri ortaya koyan aydınlar, TİPe ilgi göstermemişlerdi. Ünlü YÖN dergisinin TİP için ölü doğmuş� dediğini hatırlıyorum.

    … TİPi 13 Şubat 1961de onbir sendikacı kurdu. Behice Boran, kurucuların okumuş yazmışlara, kravatlılar duydukları güvensizlikten bahsediyordu. Partinin kurucu başkanı Avni Erakalın, Ekrem Alicanın Yeni Türkiye Partisinden gelen adaylık teklifini daha cazip bulunca bir süre başsız kalan TİP, tabela partisi hüviyetindeki Sosyalist Partinin katılımı ve Mehmet Ali Aybarın genel başkan olmasıyla kimliğine kavuştu. … Ben tanıdığımda Aybar, 53 yaşında çilekeş bir eski tüfekti. Nazım Hikmetin büyük teyzeoğlu olduğunu yıllar sonra öğrendim…

    Leninin Komünizmin Çocukluk Hastalığı kitabında övünçle bahsettiği aydınlar oligarşisinin Türkiyedeki karşılığını nasıl keşfettiğimi bilmek ister misiniz? Şu na-tamam şecere bir fikir verecektir: İstanbullu Mehmet Nazım Paşa (1840-1926) Selânikin son valisi, yazar, beş tane eseri var. Onun oğlu, Hikmet Bey, Matbuat Müdürü, Hamburg konsolosu, sonradan özel teşebbüse atlıyor pek modern bir sütçülük müessesesi kuruyor. Onun oğlu, Nazım Hikmet. Kızı sayılmaz, kızının oğlu Celâlettin Ezine (1901-1972) Heidelberg, Leipzig üniversiteleri ile Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Cumhuriyet gazetesi yazarı… Mustafa Celaleddin Paşa, Polonyalı Gagavuz Borejenskînin ta kendisi. Oğlu Enver, Enverin kızı ressam Celile Hanım, Celile Hanımın oğlu, şair Nazım Hikmet. Öte yanda, Müşir Mehmet Ali Paşa, Hügonot asıllı Alman. Karl de Troi ailesinden, Magdeburglu. Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan 1878 Berlin Antlaşmasında Nafiye Nazırı Aleksandros Karatodori ile birlikte İmparatorluğu temsil eder, memleketi sattığı gerekçesiyle linç edilir. Onun damadı Ferik İsmail Fazıl Paşa (1856-1921) onun oğlu Ali Fuat Cebesoy (1883-1968) St. Joseph mezunu, Nazım Hikmetin teyzeoğlu. Hareket Ordusunu Selânikten İstanbul kapılarına getiren Hüseyin Hüsnü Paşa; onun torunu Mehmet Ali Aybar, 1910 Galatasaray Lisesi, sonra Fransa, sonra Hukuk Fakültesi Devlet Hukuku doçenti; Nazım Hikmetin öteki büyük teyzeoğlu… Sonra, Oktay Rıfat (1914 doğumlu) Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, dede mesleğine rücu ederek Basın Yayın Genel Müdürü, ardından Devlet Demir Yolları işletme avukatıdır. Diğer Rıfat, Samih Rıfat (1874-1932) Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Azası, Türk Dil Kurumu Başkanı, Konya, Trabzon valisi… Nazım Hikmetin serüveni, malûm. Oktay Rıfat Garip! şiirler yazıyor. İlk basım, 1941, ikinci basım 1945. Avrupa kaynıyor, garip, Fransız gerçeküstü şairlerinin etkisinde kalarak şiirler yazıyor. Sonra, 1970 TDK ödülü, aynı yıl TRT ödülü, 1980 Sedat Simavi Ödülü. Melih Cevdet Anday (1915) Belçika eğitimli, TRT Yönetim Kurulu üyeliği, Cumhuriyet gazetesi yazarlığı, 1970 TRT Roman Başarı Ödülü, 1978 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü… Orhan Veli, babası Riyaseticumhur Armoni Orkestrası şefi, Galatasaray Lisesi, MEB Tercüme Bürosu. Kardeşi Adnan Veli Kanık… vb. vb. meramı anladınız.

    Solun tarihsel gelişimi ve darbeler

    … Aybarın başına geçtiği TİP, 27 Mayıs, Kuvayi Milliye ruhuna dönüştür; 27 Mayıs, Türk sosyal demokrasisinin meşruluğa kavuştuğu gündür. Kurtuluş Savaşı Türkiyesinin 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi büyük günlerinden birisidir. diyor. Vatan gazetesine verdiği bir demeç var: … TİP cephesine ilericilik adına sadece laikliği ya da kara çarşafla mücadeleyi savunandan, toplumculara kadar herkes girmelidir. Atatürk ilkelerini, çağımız insan hak ve hürriyetlerini, emekten yana olmayı, barışçılığı bir platform olarak kabul edebiliriz. Atatürkçülük konusunda Aybar yalnız değildi, Geniş Cephe ilkesini anlatan yazılarında Behice Boran da aynı şeyleri söylüyordu.

    … Şunu anlamalısınız: Benim 60lı yılların başında duhul ettiğim solKurtuluş Savaşına öykünen yurtsever güçlerin topyekûn hareketiydi. Meselâ, YÖNde Türk Milliyetçilerine Sesleniş başlığı altında çıkan yazıdaki milliyetçiler bizdik: Atatürkün izinde, devrik gerici sınıflara, emperyalizme ve feodalizme, komprador-ağa ittifakına karşı savaşacak, Türkiyenin ekonomik ve politik bağımsızlığını gerçekleştirecek, sulh içinde yaşayacaktık. Bu öyle bir platformdu ki, ülkücülerin Tanrı Türkü korusun sloganları gibi, Amin!çekmekten başka tepkiye izin vermiyordu.

    … Sonradan hepimizin hayatını ciddi bir biçimde yönlendirecek olan Milli Demokratik Devrim sloganını da ilk kez Aybarın sözünü ettiği ilerici yayınlardan birisi olan YÖN�de gördüm. Asıl adının Mihri Belli olduğunu öğrendiğim Mehmet Doğu isimli yazar, ikinci bir Aybar gibi, Türkiyenin bütün ilerici, zinde kuvvetlerinin kutsal görevi emekçilerin yararına gerçek bir kalkınma ve gerçek bir demokrasiyi hedef tutan köklü reformların başarılması için birleşerek gerici cepheye karşı durmaktır.yazıyordu. İlerici zinde kuvvetler, bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye özleyen her Türk yurtseveri, politik ve mesleki teşkilatlarıyla işçiler, köy ve şehir emekçileri, Atatürkçü aydınlar ve Kemalist gençlerdi. Bu durumda gerici cepheden kasıt, Asya bıçkınları ve ticaniler.

    … 1962 itibarıyla, TİP ile Parti dışı sol çevreler arasında Kemalistlerle işbirliği, Milli Cephe, işçi sınıfının öncülüğünün ön-plana çıkarılmaması hususlarında mutabakat tamdı. Hatta, Fethi Naci gibi kalemşorlar, Milli Demokratik Cepheye milli burjuvazinin de katılması gerekliliğini savunurlarken, Doğan Avcıoğlu kapitalist olmayan yeni kalkınma modelinin Atatürkün büyük sezişle bulduğu halkçı, devletçi ve milliyetçi kalkınma Yoluolduğunu söylüyordu. Mesele, bu yola girilememiş olması; nedeni, ilerici demokratik cephenin iktidara gelememiş olmasıydı. Oysa Biz iktidara geldiğimizde yerli sanayi burjuvazisini hizaya sokacak, Anayasanın sosyal adalet ilkelerine uygun şeklinde hareket etmesini, işçi haklarını tanımasını, kalkınmanın finansmanı için gerekli veri yükünden kaçınmaması gerektiğini, edindiği kârların büyük kısmını kendi lüks istihlâkine değil, memleketin sanayiini geliştirmeye yatırmasını, plan hedeflerine uymasını sağlayacaktık. Zaten, yerli sanayi burjuvazisi bu şartları yerine getirdiği takdirde ve nisbette milli burjuvazi olmak niteliğini kazanacaktı. İnanması zor; ama bu son cümle Behice Borandandır.

    … Bugün bu satırları yazarken büsbütün ikna oluyorum ki, biz Türk aydınları hiçbir zaman sosyalist de olmadık… Sadun Aren komünistlerin şahı olarak bilinir değil mi? Hayır, değildi. O kadar değildi ki, 1965 seçimlerinde emekten yana planlı bir devletçiliği öngördüğünü söylediği TİPin, gerektiği takdirde pekalâ da AP ile koalisyona hazır olduğunu ilan ediyordu: Koalisyon elbette ki karşılıklı fedakârlıklar gerektirir. Ama fedakârlık, sosyal adalet ve kalkınma yönünde ileri bir gidişi sağladığı ölçüde anlam taşır. Ancak, bu fedakârlıklara hazırız.

    Oysa, Devlet Planlama Teşkilatını askerler zaten kurmuşlardı ve karma ekonomiye Süleyman Demirelin de hiçbir itirazı yoktu… Daha da iyisi, bu şartlar altında ülkemizin hukuki yapısında kökten değişiklikler için savaşmak da gerekmeyecek, İtalyan faşizminden yadigâr mahut 141.-142. maddeler hariç, yürürlükteki Anayasanın uygulanması yeterli olacaktı…

    Türkiyedeki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİPtir. DPsi, APsi ancak 1980lerde iktidara gelebildi… Şu isimlere baktığımda tespitin doğru olduğunu düşünüyorum: Mehmet Ali Aybar, sonra Nihat Sargın, Doğan Avcıoğlu, Hüseyin Korkmazgil, Mahmut Makal, Arif Damar, Şükran Kurdakul, Fethi Naci…

    Mehmet Sedes(*2) anlatmaya devam ediyor: Türkiyedeki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİPtir. DPsi, APsi ancak 1980erde iktidara gelebildi… Şu isimlere baktığımda tespitin doğru olduğunu düşünüyorum: Mehmet Ali Aybar, sonra Nihat Sargın, Doğan Avcıoğlu, Hüseyin Korkmazgil, Mahmut Makal, Arif Damar, Şükran Kurdakul, Fethi Naci, Yaşar Kemal, Canan Selek, Mümtaz Soysal, Korkut Boratav, İdris Küçükömer, Demir Özlü, Erdoğan ve Merih Teziç, Demirtaş Ceyhun, Sadun Aren, Asım Bezirci, Metin Erksan, Çetin Altan, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Mehmet Kemal, Uğur Mumcu, Uğur Alacakaptan, Turgut Kazan ve şu anda hatırlayamadığım niceleri… Bu insanlar, ben on yedi yaşımdayken de iktidardaydılar, kırk yedi yaşımdayken de.

    Ve İktidardan sadece siyasi iktidarı değil, kamuoyu önderliğini kastettiğim açıktır. Kaldı ki, buradaki her ismi sen-ben-bizim oğlan ilişkileri nedeniyle en az on ile çarpmak gerekir. Meselâ bir Aybar, bir Aybar değil onlarca kişiydi: Teyzeoğlu Oktay Rıfat ve onu TDK, TRT, Sedat Simavi vb. ödüllerle onurlandıran aydınlar jürisi. Sonra öteki akraba Melih Cevdet Anday; sonra öteki akraba Orhan Veli, sonra Adnan Veli Kanık, sonra Simaviler vb. vb. … Bu aydınlar Leninin sözünü ettiği gerçek oligarşiydi ve bence TİPin evini yıkan da bu oligarşi oldu.

    … Solun yenilgisini müteakip aynı oligarşinin bu defa da liberal söylemin öncülüğüne soyunduğunu gördüm. 90lı yıllarda ortaya dökülen İkinci Cumhuriyet söylemleri, İttihat Terakki-TİP oligarşisinin bu defa çocukları aracılığıyla iktidarda kalma çabalarıdır. … TİP programının Her şey insan içindir şiarı, Anavatan Partisinin seçim beyannamesine Önce İnsa şeklinde transfer edilirken, SHPli Nurettin Sözenin seçim sloganı olarak da kullanılıyordu.

    İttihat Terakki ve gerçek oligarşi…

    1965 seçimlerine kalabalık bir aydınlar listesiyle girildi ve on beş sandalye alındıydı; ama Adalet Partisi tek başına iktidardı. Milletin AP gibi devletçiliğin asl varken, TİPe itibar etmediği ortaya çıkınca, Parti, milli cephe, efendim, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi sloganları bıraktı, kendisini diğer partilerden ayrıştıracak argümanlara yöneldi.. sosyalist sayılabilecek unsurlara ağırlık verdi… Elbirliği ile hasıraltı edilen işçi sınıfının öncülüğü meselesi yeniden ısıtıldı.. sınıf çatışmas öne çıkarılmaya çalışıldı; son koz olarak da anti-kapitalist mücadelenin anti-emperyalist mücadeleden ayrılamayacağı ileri sürüldü… Ve kızılca kıyamet koptu! Anti-emperyalist mücadeleye destek veren sağlam Atatürkçülerin proleter-burjuva çatışmasına razı gelmeyeceklerini kestiren Doğan Avcıoğlu, TİPi sol güçleri dağıtmak ve zayıflatmakla suçlarken, E. Tüfekçi takma adıyla yazan Mihri Belli, sivil-asker aydınlardan oluştuğunu söylediği küçük-burjuvazinin küstürülmemesi gerektiğini savundu: Yüzyıldan uzun bir süredir Türkiyenin kaderine hükmetmiş olan asker-sivil bürokrat zümre bir geçmişin, bir geleneğin temsilcisidir ve bu geçmişte bir Çanakkale vardır, bir Kurtuluş Savaşı vardır… Asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüz şartlarına uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir.. bu zümre kesin olarak demokratik devrimden yanadır.. sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur… Bugün Türkiyede bir Genelkurmay başkanı orgeneral göğsünü gere gere bir buçuk odada oturduğunu söyler ve bunu kimse yadırgamaz, giderek bunu yoksul Türk halkı, milli bir ordu olan Türk ordusunun en yüksek kademesinde bulunmanın bir vecibesi sayar…

    … YÖN dergisi sosyalizmin en büyük milliyetçilik olduğu görüşünün ve İkinci Milli Kurtuluş Savaşı sloganının mucidi olmakla övünür, Sosyalizm-Atatürk ilişkisini kurmuş olmakla iftihar ederken, Hikmet Kıvılcımlı destekli İlhami Soysal, bir yandan Silâhlı Kuvvetlerİkinci Kuvay-ı Milliye formülünü terk eden TİPe karşı uyarıyor öte yandan TİP yöneticilerinin sosyalist teoriyi iyi bilmemelerinden.. okumamalarından.. işçi sınıfı yobazlığından öte bir şey söylemediklerinden bahsediyordu ki… Aybar hakkında söylenemeyecek bir şey varsa, o da teoriyi bilmiyor olmasıdır. Tersine, bir Proudhonun bir Rosa Luxemburgun okunması için yalvardığını bilirim.

    … 1968de yayınlanmaya başlayan Aydınlık dergisi, Milli Demokratik Devrimcilerin sesi oldu… Somut şartların somut tahlilinden hareket eder ve idealizme sapmazsak, daha bir süre Türkiyedeki devrimci harekette asker-sivil aydın zümrenin önemli bir rol oynayacağını görürüz… Bu söylem, Doğan Avcıoğlunun çengel attığı Silâhlı Kuvvetler mensuplarından oluşturduğu söylenen cuntanın onaylanması anlamına geliyordu… Halil Berktay da cuntayı doğrulayanların arasındaydı; işçi sınıfının gelişimini sağlayacak koşulların ortaya çıkabilmesi için küçük burjuvazinin asker-sivil aydın zümre tarafından yapılacak bir milli bürokratik zümre tarafından yapılacak milli demokratik hareket aşamasından geçilmesinin zorunlu olduğunu savunuyordu. Bunlar vahim savlardı; ama bence daha da vahimi şovenizme alenen davetiye çıkarılıyor olmasıydı. Mihri Belli, Atatürkün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa, korkma. Er geç temel ilkelerde birleşirsin onunla. Er geç dünyada Türk olarak başı dik yaşamanın, kapitalizmin dünya yüzünden silinmesi ile mümkün olabileceğinde anlaşılacaktır. Bunu kendimden bilirim. Bizim delikanlılığımızda biz Bir Türk dünyaya bedeldir,Ne mutlu Türküm diyene sloganlarını ciddiye alan kuşaktık.

    … Öte yanda, Aybar, işçi oylarının yetmeyeceğinin farkındaydı.. canhıraş bir gayretle oy avcılığına girişildi… Partinin amblemi değişti, kasketli bir köylü resmi konuldu.. yetmedi Adıyamandan bir toprak ağası aday gösterildi.. hiçbiri işe yaramadı, 1969 seçimleri ciddi oy kaybıyla sonuçlandı… İzleyen kongreler kıran kırana mücadelelere sahne oldu… Aybarcıların yerini almış olan MDDciler.. TİPi ellerine geçiremezlerse yok etmeye karar vermişlerdi.. her kongrede olay çıkarmak, dandik delege listeleri düzenlemek, zayıf oldukları kongreleri engellemek, hatta kaba kuvvet yöntemlerine başvurdular… Ne ki, aynı yıl Demokratik Devrimciler de parçalandılar. Mihri Belli başkanlığındaki Aydınlık Sosyalist Dergi ve Türk Solu çevresindeki hareket, Doğu Perinçekin başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlıkçılar, Deniz Gezmiş liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, daha sonra da Mahir Çayanın THKP-C hareketi olmak üzere dördü ayrıldı. Bunlardan Beyaz Aydınlıkçılar diye bilinen Perinçekçiler, Doğulu Delegeler� ve sendikacılar, Ekim 1970teki Dördüncü Büyük Kongrede yerlerini aldılar: … Türkiye için Milli Demokratik Devrim aşamasını savunmanın TİP üyeliği ile asla bağdaşmadığını beyan eder cümlesiyle sonuçlanan kararı aldılar.

    … Ben Ağustos 1969da Ankarada kurulan Doğu Devrimci Kültür Ocaklarını destekleyen Doğulu delegeler arasında yer aldığımı söylemeliyim. Kongrede Halklar sorunu gündeme geldiğinde.. Doğuda Özgürlük, Halklara Hürriyet, Faşizme Nihayet,Kahrolsun Şovenizmsloganlarıyla desteklediğimizi hatırlıyorum. Sonuçta, Kürt ve Türk sosyalistlerinin parti içinde omuz omuza çalışmalarının gerektiği şeklinde bir karar çıkarmayı başardık:

    Türkiye İşçi Partisi ve Doğu sorunu

    Türkiye İşçi Partisi Dördüncü Büyük Kongresi, (1) Türkiyenin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, (2) Kürt halkı üzerinde baştan beri hakim sınıfların faşist iktidarlarının zaman zaman kanlı zulüm niteliğine bürünen baskı ve terör ve asimilasyon politikası uyguladıklarını, (3) Kürt halkının yaşadığı bölgenin Türkiye�nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hakim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikaların bir sonucu olduğunu, (4) Bu nedenle, Doğu sorununu bir bölgedeki kalkınma sorunu olarak ele almanın hakim sınıf iktidarlarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun uzantısından başka bir şey olmadığını, (5) Kürt halkını anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist, baskıcı, şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, (6) Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin parti içinde omuz omuza çalışmalarının gerektiğinin, (7) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın partinin ideolojik mücadelesini ve gelişmesinin temel ve devamlı davası olduğunu, (8) Partinin Kürt sorununa işçi sınıfı sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder. … Behice Boran, parti başkanı oldu… Aybarı kesin ihraç talebiyle Merkez Haysiyete verdi, oybirliği ile alınan kararda, eski başkanjurnalcilikle suçlanıyordu…Kürt delegelere gelince: Mehmet Sedes, … Yönetimde görev almayı reddettiler. Zaten karar çıkar çıkmaz da ayrıldılar… diyor. Bahis konusu hakim sınıfların faşist iktidarlarının özçocuklarıyla aynı çatı altında olmaktan utandıklarından ayrılmış olabileceklerini düşünmeden edemiyorum. Belki de, paşa dedesini böylesine kolayca harcayan, kim bilir bizi de nasıl satar diye düşünmüşlerdir.

    Alev Alatlı

    20 Ağustos 2005

    (*1) Valla, Kurda Yedirdin Beni! Birinci Baskı, Kasım 1993, ss. 79-107.

    (*2) Valla, Kurda Yedirdin Beni! birinci baskı, Kasım 1993, s.79-107

Yorum Yazin


sitemap
site ekle