Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Tarih Makaleleri – Arka Bahçede Nereden Nereye

  • “Arka Bahçe”de Nereden Nereye

    Sadece doğduğu topraklara değil, pek çok sosyalist ve yurtsever harekete umut ve direnç aşılayan Küba Devrimi vesilesiyle, yeni tehditlere de karşı koyacak siyasi birikime sahip Latin Amerika ülkelerine göz atacağız… Latin Amerika tarihinin sömürgeciliğe, emperyalizme ve yerli işbirlikçilere karşı verilen mücadeleyle örüldüğü bilinir… Latin Amerika’da İspanyol sömürgecilerin yüzyıllarca süren düzenine ilk darbeyi indirerek kurulan ilk ulus-devletlerin düşünsel öncüsünün 1789 Fransız Devrimi olduğu da…
    Sadece doğduğu topraklara değil, pek çok sosyalist ve yurtsever harekete umut ve direnç aşılayan Küba Devrimi vesilesiyle, yeni tehditlere de karşı koyacak siyasi birikime sahip Latin Amerika ülkelerine göz atacağız…

    Latin Amerika tarihinin sömürgeciliğe, emperyalizme ve yerli işbirlikçilere karşı verilen mücadeleyle örüldüğü bilinir… Latin Amerika’da İspanyol sömürgecilerin yüzyıllarca süren düzenine ilk darbeyi indirerek kurulan ilk ulus-devletlerin düşünsel öncüsünün 1789 Fransız Devrimi olduğu da…

    Fransız Devrimi’nden etkilenen Venezuelalı devrimci Simon Bolivar, 1800’lü yılların ilk yarısında, Kolombiya, Ekvador, Peru ve kendi adını taşıyacak olan Bolivya topraklarının sömürge yönetiminden kurtuluşuna öncülük ederek, Latin Amerika’nın yurtsever ve devrimci esin kaynaklarından biri haline geldi. 19. yüzyılın sonunda başlattığı bağımsızlık mücadelesi ve derinlemesine Latin Amerikalı olan düşüncesi ile, Küba’nın ulusal kahramanlarından biri olan Jose Marti gibi…

    1800’lü yılların ilk yarısında, Avrupalı sömürgecilerin kıtadan uzak tutmak için ABD Başkanı Monroe döneminde ortaya atılan ve onun adıyla anılan “Monroe Doktrini”nin “Amerika Amerikalılarındır” şiarı, ABD kapitalizmi palazlandıkça, Latin Amerika’nın “arka bahçe” haline getirilmeye çalışıldığı “Amerika Kuzey Amerikalılarındır”a dönüşerek saldırgan bir nitelik kazandı. 1898’de Küba’yı İspanya’dan koparan ve Panama’nın da Kolombiya’dan ayrılarak “özerk bölge” ilan edilmesiyle Panama Kanalı’nı açan ABD, Pasifik ve Latin Amerika’da egemen güç haline geldikten sonra, “arka bahçe”nin karışmasını engellemek için elinden geleni ardına koymadı.

    Öne çıkan ulusal bağımsızlık mücadeleleri gibi, 1917 Ekim Devrimi de Latin Amerika’nın bütününde etkisini gösterdi. 1920’li yıllardan itibaren komünist partiler kuruldu, 1940’lı yıllarda sendikal hareketler yaygınlık kazanmaya başladı. 1957 yılı kayıtlarına göre, Küba’da 30 bin, Şili’de 40 bin, Brezilya’da da 50 bin parti üyesi komünist vardı.

    50. yıl dönümünü kutladığımız Küba Devrimi’nin gerçekleştiği 1950’li, özellikle de ’60’lı ve ’70’li yıllarda, büyük bir çoğunlukla ABD denetimindeki askeri diktatörlüklerle yönetilen Latin Amerika ülkeleri halklarının mücadelesi, Küba Devrimi ile birlikte yeni bir ufuk ve direnç kazandı…

    VENEZUELA
    Kıtanın diğer ülkelerinden farklı olarak “istikrarlı” bir kapitalist devlet olmuş ve 60’lı ve 70’li yılları askeri diktatörlükler ile geçirmemiş Venezuela’da ilk kez 1947 yılında yapılan seçimlerle devlet başkanı olan Romulo Gallegos, başkanlığının sekizinci ayında, Marcos Peres Jimenez liderliğindeki askeri cunta tarafından devrildi. Askeri cunta ABD eliyle yönetildi. 10 yıl süren askeri darbe yönetiminin ardından, geniş çaplı bir halk ayaklanması ve askeri isyan, diktatör Jimenez’i devirerek 1958 yılında demokratik seçimlerin yapılabilmesinin yolunu açtı. “Merkez sol” olarak tanımlanabilecek Demokratik Hareket’in lideri Romulo Betancourt devlet başkanı oldu, “Yurtsever Cunta” denen hükümette Venezuela Komünist Partisi de yer alıyordu. 1988’e dek Demokratik Hareket ve Hıristiyan Demokrat Parti arasında el değiştiren ülke yönetimi, 1988’den Hugo Chavez’in iktidara geldiği 1998’e dek, istikrarsız bir seyir izledi.

    Profesyonel bir asker olan Hugo Chavez, neoliberal politikaların olumsuz sonuçlarına isyan eden Venezuelalı’ların Caracazo isyanının hükümet tarafından sert bir şekilde bastırılmasına tepki olarak, 1982’de arkadaşlarıyla birlikte “Bolivarcı Devrimci Hareket-200″ isimli gizli bir örgüt kurdu ve 1992’de darbe girişiminde bulundu. Başarısız olup hapsedildi. 1998’de oyların yüzde 56’sını, 2000 yılında ise yüzde 59’unu alarak devlet başkanlığına seçilen, 2000-2001 arasında ülkenin ekonomik ve siyasi yapısında çok büyük değişimler yaratan Chavez, 2002 yılında, gerçekleştirdiği kamulaştırmalardan rahatsız olan sermayenin ve ABD’nin de rolüyle, darbe ile iktidardan uzaklaştırıldıktan 48 saat sonra halkın ve ordunun büyük kesiminin desteğiyle görevine geri döndü. 2004 yılında yapılan halkoylamasından da, halkın yüzde 58’inin desteğini alarak çıktı.

    1998 yılı, Latin Amerika’da sol iktidarların ardı ardına sahne almaya başladığı bir ilk oldu.

    BOLİVYA
    Güney Amerika’nın en yoksul ülkesi Bolivya’da halk hareketleri geleneği güçlü oldu. 1951’de yapılan seçimleri kazanmasına rağmen ordu tarafından ülkeyi yönetmesine izin verilmeyen, daha çok aydınların ve ’30’lu ve ’40’lı yıllarda işbirlikçi hükümetlere karşı bir dizi yurtsever darbe girişiminde bulunan genç subayların yer aldığı Ulusal Devrimci Hareket’in (MNR) öncülüğünde, maden işçileri, köylüler, polisler ve ordunun bir kesimi, ABD kuklası askeri diktayla çatıştı. Ordu, MNR lideri Victor Paz Estenssoro’nun 1952’de devlet başkanı olmasına geçit vermek zorunda kaldı. MNR iktidarında, madenler kamulaştırıldı, tarım reformu yapıldı, eğitimde iyileşme sağlandı, yerli halk ilk kez hükümette temsil edildi.

    “Sürekli darbeler ülkesi” olarak anılan Bolivya 1964-1982 arasında askeri yönetimlerce yönetildi. Bu 18 yıl içerisinde 10 askeri hükümet birbirini izledi. 1985 seçimlerinde tekrar devlet başkanı seçilen fakat halkçı ilkelerden son derece uzaklaşmış bir yönetim sergileyen Estensorro, yıllık yüzde 24 bin oranındaki enflasyonla aşırı derecede yoksullaşan halkın önüne bu kez de kıtanın en acımasız neoliberal politikalarıyla çıkınca, ayaklanarak başkent La Paz’a yürüyüşe geçen Bolivya halkını bastırmak için, orduyu yardıma çağırmaktan geri kalmadı. 1989’da emekli olan Estensorro’nun ardından çeşitli ittifaklara dayalı iktidarlar görüldü, neoliberal politikalar hız kesmedi ve en son 2002’de ABD’nin desteklediği Sanchez de Lozada, seçilmesinden kısa bir süre sonra çıkan halk ayaklanması ile devrildi.

    Evo Morales, 2005 seçimlerinde, askeri diktanın sonlandığı 1982’den itibaren en yüksek oyu alarak ülkesinin ilk yerli devlet başkanı oldu. Seçilmesiyle ABD’yi “şaşırtan” Morales, ülkenin uluslararası siyasetini hızla anti-ABD’ci rotaya yerleştirdi, yabancı sermayenin kontrolündeki petrol ve doğalgaz işletmelerini kamulaştırdı.

    ŞİLİ
    Küba devriminin gerçekleştiği dönemde, birkaç başarısız askeri darbe girişiminden sonra, 1952 yılında gerici gruplarla kurduğu ittifakla, 1927-1931 döneminin ardından ikinci kez devlet başkanı seçilen General Carlos Ibanez del Campo, 1958 yılına dek sürdürdüğü iktidarında, ilk başkanlık döneminde olduğu kadar saldırgan, baskıcı ve emperyalizmi davet eden politikalar yürütemedi. 1948 yılında yasaklanan Komünist Parti’nin yasağı ancak 1958’de kaldırıldı. Hıristiyan Demokrat Parti iktidarının ardından 1970 yılındaki seçimlerle iktidara gelen sosyalist devlet başkanı Salvador Allende’nin halkçı iktidarına karşı, ABD tarafından tezgahlanan ve ABD güdümündeki General Augusto Pinochet başkanlığında yürütülen askeri darbe, 1973 yılında gerçekleşti. 1989 yılına dek iktidarda kalan askeri yönetim, 17 yıl boyunca Şili’de kanlı bir iktidar örneği sergiledi, 28 bin kişi işkenceden geçirildi, üç bin kişi öldürüldü, yoğun bir baskı dönemi hüküm sürdü. Ülke ekonomisini de bunalıma sürükleyen askeri diktanın sonlarına doğru, Şili’de halkın üçte biri aşırı derecede yoksuldu, çocukların dörtte biri okula gitmiyordu, fuhuş alabildiğine yaygınlaşmıştı.

    2006’da ülkede yapılan seçimler, kendisi de darbe kurbanlarından olan Sosyalist Partili Michelle Bachelet Jeria’nın sağcı aday Sebastian Pinera’ya karşı elde ettiği zaferle sonuçlandı. Bachelet, Allende’den 37 yıl sonra, Küba’yı ziyaret eden ilk Şili Devlet Başkanı oldu.

    ARJANTİN
    1819-1989 yılları arasında, 46 devlet başkanından sadece ikisi, askeri darbesiz seçimle görevini devir-teslim etti.1943 yılında yönetime el koyan askeri darbe hükümetinde rol alan ordu kökenli Juan Peron izleyen 1946 yılında devlet başkanlığı seçimlerini kazanarak yeni bir anayasa ile yetkilerini artırdı, “Peronizm” olarak anılacak ülke kaynaklarını kullanarak emekçilerin yaşam şartlarını iyileştiren politikaları hayata geçirdi. Peron’u deviren 1955 tarihli askeri darbede binlerce kişi öldürüldü. Arjantin ordusu Peron’dan sonra anayasayı lağvedip siyasi partileri ortadan kaldırdı. Solcu ve ilericilere yönelik kapsamlı bir yoketme harekatı düzenlendi, 1976-1983 arasındaki “Kirli Savaş” olarak adlandırılan yedi yıllık askeri diktatörlük döneminde 30 binin üzerinde insan “kaybedildi”. Askeri dikta rejimi ülkeyi yabancı sermayeye peşkeş çekerek 1980 yılında ülke ekonomisinin iflasına yol açtı.

    1990’ların sonundan itibaren kıtanın “sola dönüşü”nden Arjantin’in payına “ulusal kapitalizmi ön plana alan, dengeci” bir hükümet çıktığı yorumlarına yol açan, IMF ile bağları koparma noktasına gelen, bir yandan da diktatörlük rejimlerinin “karanlık günleri”yle hesaplaşılan bir dönemin devlet başkanı Nestor Kirchner’in ardından 2007 sonunda seçilen Cristina Kirchner de, sol dalganın etkisinde dengeci politikalara imza atıyor.

    NİKARAGUA
    Solun kitlelerle kaydadeğer buluşmasına şahit olunan Latin Amerika ülkelerinden Nikaragua topraklarını, yirminci yüzyıl başlarında ve son olarak da 1926 ile 1933 yılları arasında olmak üzere defalarca işgal eden, askeri üsler kuran ABD varlığına karşı, Augusto Cesar Sandino liderliğindeki gerillalar mücadele ettiler. ABD’nin 1933’te tamamen çıkarken gerisinde bıraktığı, kendi subaylarının denetimindeki Nikaragua Ulusal Muhafızları adlı askeri birliğin komutanı Anastasio Somoza Garcia, ABD’lilerin çekilmesi nedeniyle silahlarını bırakmış olan Sandino’yu öldürttü. Kendisini başkan olarak seçtirdi ve ülke, 1936’dan 1979’a kadar Somoza ailesinin diktatörlüğü altında yönetildi. 1961 yılında kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSNL), 19 Temmuz 1979 tarihinde ülke yönetimine el koyarak Nikaragua’yı Somoza diktatörlüğünden kurtardı. ABD’nin “arka bahçe” planını bozan FSLN ve liderleri Daniel Ortega öncülüğünde, büyük sosyal ve siyasi reformlar gerçekleştirildi. 1990 seçimlerini ABD’nin tezgahı nedeniyle kazanamayan Ortega 2006 seçimlerini kazanarak yeniden iktidara geldi.

    BREZİLYA
    Küba devrimi’nin gerçekleştiği yıllarda sivil iktidarlarca yönetilen ve ciddi bir toplumsal hareket geleneğine sahip olan Brezilya’da, 1964 yılında askeri darbe gerçekleştirildi. Cunta, yönetimi sırasında komünist ülkelerle bağlarını güçlendirdiği ve yabancı şirketlerin kâr transferini sınırlayan yasal düzenlemeler dahil olmak üzere bir dizi radikal reform gerçekleştirdiği için ABD’nin de öfkesini üzerine çeken Brezilya İşçi Partili devlet başkanı Joao Goulart’ı devirdi. Yüksek enflasyon oranlarıyla birlikte geniş kesimlerde ortaya çıkan huzursuzluk, yükselmeye başlayan işçi hareketleri ve bunların sol tarafından yönlendirilebilme olanağı nedeniyle, sol karakterli bir devrimin gerçek bir olasılık görüldüğü 1964’te başlayan askeri cunta yönetimi 21 yılın ardından, 1985’te sona erdi. Cuntanın son yıllarına doğru işkence, öldürme ve hapis ve sürgüne gönderilme olaylarında ciddi bir yükseliş gözlendi. 1985’ten günümüze sivil hükümetlerce yönetilen Brezilya’da, 2002’deki seçimde aldığı yüzde 61 oy oranı ile devlet başkanı olan İşçi Partisi lideri Luiz Inacio Lula da Silva, 2006 yılında da halkın desteğini koruyarak seçilmeyi başardı.

    Latin Amerikalı diğer ülkeler, Kolombiya, Peru, Paraguay, El Salvador, Kosta Rika, Ekvador, Guatemala, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Panama ve şimdilerde askeri darbeyle mücadele eden Honduras, Küba Devrimi ve olgunlaştığı yıllar içerisinde, her biri kendine özgü bir mücadele birikimi yarattı.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle