Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzant?l? MSN
Forum

Tarih Makaleleri – Bizim Diyarımızda Rüşvetin Serencamı

  • Rüşvetçiliğin Tarihçesi

    Rüşvetçilik, ezeli bir hastalıktır. Tarihin hiçbir dönemi yoktur ki, bu habis nesneye rastlanmasın. İslam toplumunda da, rüşvet, kesinlikle yasaklanmasına rağmen, varlığını hep sürdürmüştür.
    Rüşvetçilik, ezeli bir hastalıktır. Tarihin hiçbir dönemi yoktur ki, bu habis nesneye rastlanmasın. İslam toplumunda da, rüşvet, kesinlikle yasaklanmasına rağmen, varlığını hep sürdürmüştür.

    Peçevi tarihine göre, İslam tarihindeki ilk rüşvet olayı, ünlü komutan Halid Bin Velid’in Hz.Osman’ın huzuruna girebilmek için bevvaba (kapıcıya) 2 altın vermesi hadisesidir. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çekişmede, Muaviye’nin birçok kişiyi yanına çekebilmek için rüşvete başvurduğu, aynı anlayışın oğlu Yezid tarafından da devam ettirildiği iddia edilmektedir. Emeviler döneminde, vâlilik gibi önemli memuriyetlerin satıldığı; Abbasiler döneminde, Sasaniler’le temas sonucu, onların bozuk bürokrasisine hakim olan rüşvetçiliğin
    Abbasiler’i de etkilediği bilinmektedir. Selçuklular döneminde, rüşvetin hediye maskesi altında saraya ciddi şekilde bulaştığı, Osmanlılar’ın da bu mirası devraldığı tarihi bir gerçektir. Çandarlı Halil Paşa’nın ilk orduyu kurarken işe rüşvet bulaştırdığı rivayet olunur.

    Halbuki rüşvet ile hediye arasında çok ciddi bir fark vardır. İslam hukukunda hediye, herhangi bir menfaat beklenmeksizin, hediye alanla, hediye veren arasında ruhî bir yakınlaşma doğmasına sebep olan, kanunsuz bir işin yapılmasına vesile olmayan şeylerdir. Kaldı ki,
    İslam’da hediyeye karşılık vermek vaciptir. Rüşvet ise, kanuna aykırı bir iş yaptırmak için yetkili birine sağlanan maddi menfaatlerdir. Rüşvet, bazen kanunî işlerde de sözkonusu olabilir. Bir yetkilinin normal görevi olan bir işi zora koşup ancak temin ettiği bir maddi menfaat karşılığında çözmesi de rüşvet meselesini gündeme getirir.

    Bir şeyin adının ne olduğu önemli değil; onun özü, içeriği önemlidir. Hukukta “tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez” diye bir kural vardır. Yani, isimlerin değişmesiyle gerçekler değişmez. Fakir bir vatandaşa zengin anlamına gelen “Gâni” adını takmakla onu zenginleştiremezsiniz. Aptal birine Zeki, çirkin bir kıza Cemile (güzel) adı takmakla onları değiştiremeyiz. Mutsuz, talihsiz insanlara “Mesut” , “Bahtiyar” gibi isimler vererek onları mesut ve bahtiyar kılmak mümkün değildir. Aynen öyle de rüşvete ister “hediye” ister “behiyye” ister “armağan” ister “yadigâr” ister “hörmet” ister “bahşiş” ister “bağış” ister “eşantiyon”ister
    “çorba parası” veya “çay puli” ne derseniz deyin işin özünü değiştiremezsiniz. Burada önemli olan verilen veya alınan şeye ne isim verildiği değil; verilen veya alınanın ne amaçla alındığı veya verildiğidir.

    Osmanlı tarihinde, birçok alanda rüşvetin hediye adı altında yürüdüğü maalesef bir gerçektir. Osmanlının altın çağı olan Kanunî döneminde şair Fuzûlî’nin aktardığı bir olay, rüşvetin o gün için de bürokratik mekanizmanın içerisine bir virüs gibi girmiş olduğunu göstermektedir.

    Fuzûlî, Bağdat civarında yaşayan fakir bir şairdir. Kanunî’ye yazdığı bir mektupta durumunu belirtmiş ve devlet hazinesinden kendisine maaş bağlanmasını istemiştir. Padişah, kendisine bir berat göndermiş ve bu beratta Bağdat’taki vakfın zevaidinden, yani masraflar çıktıktan sonra kalan fazlasından Fuzûlî’ye maaş bağlanmasını istemiştir. Fuzûlî, beratını alır almaz vakıf idaresine gitmiş ve beratın gereğinin yerine getirilmesini istemiştir. Kendisine
    bürokrasinin her zamanki cevabı verilmiştir. “Sen git, biz gereğini yaparız” Ne var ki aradan haftalar, aylar geçer ama garibim Fuzûlî’yi ne arayan vardır ne de soran. Tekrar vakıf idaresinin yolunu tutar ve beratının gereğinin niye yerine getirilmediğini sorar. İkinci gidişte karşılaştığı muameleyi ve memurlarla arasında geçen diyaloğu Nişancı Paşa (Padişahın Genel Sekreteri) Celalzâde’ye “Şikayetnâme” olarak yazar. İşte meşhur “selam verdim, rüşvet değil deyü
    almadılar” ifadesi bu şikayetnâmenin baş tarafında geçer. Fuzûlî’nin “dedim, dediler” şeklinde aktardığı konuşma, bürokratik çarktaki sevimsizliğin, keyfi idarenin, çalınan minareye kılıf
    uydurmanın, asırlar geçse de karakterini koruduğunu göstermektedir. Diyaloğun sözkonusu bölümü şöyle cereyan eder:

    Dedim,
    – Beratımın mazmunu niçin suret bulmaz. (Beratımın
    gereği niye yerine getirilmez)
    Dediler,
    – Zevayiddir husûli mümkün olmaz. (Artan kısımdan maaş
    bağlanması istendiği için yerine getirilemez)
    Dedim,
    – Böyle vâkıf zevayidsiz olur mu? (Böyle büyük bir vakfın
    artanı olmaz mı?)
    Dediler,
    – Zaruriyât[T1]-ı Asitane’den ziyade kalırsa bizden kalır
    mı? (İstanbul’un gereksinimlerini karşılamaktan artarsa bizden artar
    mı?)
    Dedim,
    – Vakıf malın ziyade tasarruf etmek vebâldir. (Vakıf
    malında hak edilenden fazla tasarruf etmek günahtır)
    Dediler,
    – Akçemizle satın almışız bize helâldır.
    Dedim,
    – Hesap alsalar bu sülukunuzun fesadı bulunur. (Teftiş
    olursa bu tuttuğunuz yolun yanlışlığı ortaya çıkar)
    Dediler,
    – Bu hesap kıyamette alınır.
    Dedim,
    – Dünyada dahi hesap olur, zira haberin işitmişiz. (Haber
    almışız ki dünyada da hesap alınır)
    Dediler,
    – Andan dahi bakimiz yoktur, zira katipleri razı etmişiz.
    (Ondan da korkumuz yoktur, çünkü katipleri razı etmişiz)

    Fuzûlî, kişisel mücadelesinin sonuç vermediğini ve ümitsizliğini
    “Gördüm ki sualime cevaptan gayri nesne vermezler ve bu
    berat ile hacetim reva görmezler, nâçar terk-i mücadele
    kıldım. Meyus u mahrum guşe-i uzletime çekildim” sözleri ile
    dile getirir. Bugünkü Türkçe ile der ki: “Baktım ki sorduklarıma
    cevaptan başka bir karşılık vermiyorlar ve bu berat ile
    ihtiyacımı karşılamıyorlar, çaresiz olarak onlarla
    cedelleşmeyi bırakıp karamsar ve hiçbir şey elde etmemiş
    olarak kendi yalnızlık köşeme çekildim.”

    Koçi Bey, XVII.asrın başında Sultan IV.Murad’a yazıp sunduğu
    risalede, eski kanunun bozulduğundan, memuriyetlerin çoğunun
    rüşvet ile ehliyetsiz kişilere verildiğinden acı acı şikayet eder. Aynı
    şekilde çağdaşı Katip Çelebi, Mizanü’l-Hakk isimli eserinde, rüşvetin
    haram olduğu bilindiği halde alınıp verildiğinden şikayet eder:
    “Dünyada bir zararı ve cezası görülmediği yerde hiç bir
    kimse tereddüt etmeyip kabul eder. Etmeyen de
    dindarlığından ve Allah korkusundan dolayı değil, hazmı
    müşkildir diye halkın dilinden korkar. Zira bir tatlıca
    nesnedir, hazzı vardır, derler”

    Tanzimat dönemine gelindiğinde rüşvet devlet yönetimini tehdit
    eder düzeye ulaşmıştır. Nitekim Sultan Abdülmecit 1839’da
    yayınladığı Tanzimat Fermanı’nın bir bölümünde, Sadrazam Reşit
    Paşa’ya hem rüşvetin ulaştığı vahim boyutu hatırlatır hem de
    yasaklanması için yasal düzenleme yapılmasını ister: “Şer’an
    menfûr olup, harabbiyet-i mülkün sebeb-i a’zamı olan rüşvet
    madde-i kerihesinin fimâbâd adem-i vuku’u maddesinin dahi
    bir kanun-ı kavi ile te’kidine bakılsın.” Günümüz Türkçesi ile
    Padişah: “Dinen red edildiği halde ülkenin alt üst olmasının
    en büyük sebebi olan rüşvet denen iğrenç şeyin bundan
    böyle alınıp verilmemesi de kuvvetli bir kanunla sağlansın.”
    diyordu.

    Fermanda, rüşvetin ülkeyi çöküntüye götüren en büyük sebep
    olarak gösterilmesi çok ilginçtir. Ne var ki sultan bir konuda
    yanılıyordu. O da rüşvetin yasa çıkararak kolay kolay önlenemeyeceği
    meselesi idi.

    Rüşvetin bir de diplomatik boyutu vardır. İngiliz Devlet
    Arşivi’nde konuyla ilgili ilginç bir belgeye rastlamıştım. Olay 1878’de
    geçiyor. Osmanlı – Rus savaşı devam etmektedir. Sultan II.
    Abdülhamid, İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliğinin 1. katibi
    Mr.Sandison’a çok değerli elmaslarla süslü bir enfiye kutusu hediye
    etmek istiyor. Mr. Sandison, büyükelçi Mr. Layard’a danışmadan
    hediyeyi alamayacağını beyan ederek huzurdan ayrılıyor. Konuyu
    Henry Layard’a açıyor ama o da bir karar veremiyor. Meseleyi resmi
    bir yazı ile Londra’daki Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’ye bildiriyor.
    Lord Salisbury, Layard’a yazdığı cevabî yazıda selam kelamdan sonra
    şu ilginç cevabı veriyor: “It depands on service which is
    expected” (Public Recard Office,F.O: 195 – 1169 no: 828) yani Mr.
    Sandison’un bu hediyeyi alıp almaması, Sultan Abdülhamid’in hangi
    beklentiye karşılık olarak bu hediyeyi verdiğine bağlıdır. Mr. Sandison
    sözkonusu hediyeyi aldı mı almadı mı bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz
    bir şey var ki, o da İngiliz diplomasisinin gösterdiği bu hassasiyetin
    Şark’ta mevcut olmamasıdır.

    Ne yazık ki, günümüzde dünyanın hemen hemen her yerinde var
    olmakla beraber Doğu toplumlarında, rüşvet daha bir yaygınlaşmış
    hatta kurumlaşmış durumdadır. Bir ara Pakistanlı bir dostuma
    Pakistan’da en ünlü şeyin ne olduğunu sordum. Uzun süre düşündü ve
    “I think , Just Corruption” dedi yani “sanırım, sadece
    korrupsiyon”. Korrupsiyon, yozlaşmanın, yolsuzluğun,
    çürümüşlüğün, iltimasın, rüşvetin genel adıdır. Doğu toplumlarında
    durumun böyle olmasının temel sebebi, buralarda hukuk ve prensipler
    hakimiyetinin olmamasıdır. Hukukun, kuralların hakim olmadığı yerde
    şahısların inisiyatifi ön plana geçer. İnisiyatif, kişiye göre muameleyi
    doğurur ve bu da keyfiliğin topluma hakim olması anlamına gelir.
    Keyfiliğin olduğu yerde ise rüşvetin âlası döner. Batı ülkelerinde
    rüşvetin asgariye indirilmiş olması, hukukun üstünlüğüne dayalı şeffaf
    devlet yapılanmasına sahip olmaları sonucudur.

    Bugün Türk Cumhuriyetlerinde rüşvetin adı “hörmet” İran’da ise
    yadigârdır. Türkiye’de rüşvetin bir düzine adı vardır. İnsanların
    çoğunun birbirlerine hediye adı altında verdikleri bile kısa veya uzun
    vadeli bir menfaat için yapılan yatırımlardır. Özellikle devlet ve siyaset
    adamlarının eşantiyon, hediye adı altında şunu bunu alırken çok
    dikkatli olmaları lâzım. Bu ülkede devletlülerin çocuklarına Jaguar
    marka otomobiller hediye edildiğini, bürokratlara trilyonluk villalar
    bağışlandığına şahit olduk. Verenlere de alanlara da sorsanız bunlar
    sadece içten gelen ikrâmlardır.

    Günümüz Türkiye’sinde rüşvet alınıp veriliyor mu? diye sorsanız,
    cevabım “hayır” olur. Sadece bir kısım memurlarımız işini biliyor, bir
    kısım vatandaşlarımız da işini gördürüyor! Bunda ne fenalık var?…
    Sen ne usta çilingirsin bay rüşvet!…

    * Söz konusu makale Sayın Milli Eğitim Bakanımızın Van Milletvekili olduğu dönemde yazılmıştır.

    Doç. Dr Hüseyin ÇELİK

    yorum-yap1
Yorum Yazin

sitemap
site ekle