tarih osmanlı tarihi avrupa tarihi islam tarihi Türk tarihi selçuklu tarihi Tarih » Blog Archive » Tarih Makaleleri – Osmanlı Devleti’nde Hukuki Yapı
Logo Background RSS
Blue Theme Green Theme Pink Theme Black Theme Red Theme

Tarih Makaleleri – Osmanlı Devleti’nde Hukuki Yapı

  • Cihan Devleti’nde Hukuki Yapı

    Osmanlı Devleti’nin XVI.yüzyılda bir “cihan devleti” özelliÄŸi kazandığı bilinmektedir. Bu görünüş, siyasî, askerî ve malî yönden olduÄŸu kadar hukukî bakımdan da desteklenmiÅŸ ve özellikle bu sonuncu keyfiyet, çaÄŸa damgasını vurmuÅŸtur. XVI. yüzyıla Kanunî Sultan Süleyman çağı denilmesi de bu anlayışı gözler önüne serer.
    Osmanlı Devleti’nin XVI.yüzyılda bir “cihan devleti” özelliÄŸi kazandığı bilinmektedir. Bu görünüş, siyasî, askerî ve malî yönden olduÄŸu kadar hukukî bakımdan da desteklenmiÅŸ ve özellikle bu sonuncu keyfiyet, çaÄŸa damgasını vurmuÅŸtur. XVI. yüzyıla Kanunî Sultan Süleyman çağı denilmesi de bu anlayışı gözler önüne serer.

    1520′de Osmanlı tahtına çıkan Sultan Süleyman’ın “Kanunî” sıfatıyla anılması, baÅŸka bir açıdan dönemin vasfını tayin eder. Buraya kadar sözünü ettiÄŸimiz bu yaygın ve popüler kanaat, acaba tam olarak nasıl deÄŸerlendirilmelidir? Tebaası tarafından “Kanunî” sıfatıyla anıldığı belirtilen Sultan Süleyman’ın kanun yapıcılığı nasıl anlaşılmalıdır? Bu muhteÅŸem çağın, hususiyle “Kanunî” sıfatı ile özdeÅŸleÅŸmiÅŸ olmasının hukukî boyutu nedir? Acaba o yönüyle Sultan Süleyman’ın ÅŸahsında bir “mit” mi ortaya çıkmıştır? Bütün bu suallerin cevaplarının verilmesi, Osmanlı tarihinin bütünlüğü içinde 46 yıl süren Sultan Süleyman döneminin önem ve mahiyetini yerli yerine oturtacak nitelikte görülmektedir.

    Süleyman’dan önce
    BilindiÄŸi gibi, Osmanlı Devleti’nin bir cihan devleti/imparatorluk haline geliÅŸi, müesseseleri ile teÅŸkilâtlanıp kuvvetli bir merkezî idareye sahip kılınması, Fatih Sultan Mehmed döneminde gerçekleÅŸmiÅŸtir.İslâmî kaynaktan beslenen örf hukuku, ÅŸer’î hukuk ile birlikte uyum içerisinde. Yıldırım Bayezid döneminde geliÅŸtirilmiÅŸ, II. Murad ve özellikle Fatih Sultan Mehmed zamanında mütekâmil halini alarak yaygın ÅŸekilde tatbik edilmiÅŸtir. Merkezî otoriteyi kuvvetle temin için, devlet teÅŸkilâtında ve mevcut kanunlarda yeni hamleler gerçekleÅŸtirmek isteyen Fatih, mutlak otoriteyi hâkim kılarak Örf hukukunu ön plana çıkarmıştır. Böylelikle Osmanlı hukuk telâkkisi ve kanunları, kendine has özellikleriyle yerleÅŸip süreklilik kazanmıştır.Fatih’in biri devlet teÅŸkilatına, idare, maliye ve ceza sahalarına, diÄŸeri toprak meselelerine ve halkın durumuna dair kanunları toplayan iki kanunnâmesinin kısmen sistemli ve resmî bir nitelik taşıdığı kabul edilmektedir. Öte yandan, malî sahalarda kanun vasfım taşıyan hüküm ve yasak nâmeler de bir araya getirilerek, uygulamalara esas olmak üzere, derlenmiÅŸtir. Fatih’in teÅŸkilat kanunnâmesinin başında yer alan “Bu kanunname atam-dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur, evlâd-ı kirâmım nesilden nesile bununla âmil olalar” ÅŸeklindeki ibare, Osmanlı hukuk sistemindeki “kanun-ı kadîm” anlayışını ve bunun geçmiÅŸten geleceÄŸe uzandığını gözler önüne serer.

    Fatih zamanında ÅŸekillenen ve genelleÅŸtirilen kanunlar. II. Bayezid’in saltanatı sırasında daha da geliÅŸtirilmiÅŸtir. Fatih ile I. Selim ve I. Süleyman devirleri gibi parlak dönemler arasında sıkışıp onların gölgesinde kalan II. Bayezid zamanının, Osmanlı tarihindeki gerçek yerinin hakkını vermek gerekmektedir. Gerçekten II. Bayezid, daha önceki genel kanunnâmeleri toplatıp çoÄŸalttırdığı gibi, yeni ihtiyaçlar çerçevesinde alınan kararları da bir araya getirterek, hukuk sahasında önemli bir atılım yapmıştı. Ayrıca her sancağın özelliÄŸine göre tespit edilen sancak kanunnâmelerinin ilk mütekamil örneklerine de yine II. Bayezid dönemine ait Tahrir Defterleri’nin baÅŸ kısımlarında rastlanmaktadır.Hukuk sahasında bu geliÅŸmeler ve ÅŸer’î hukukun giderek ön plana çıkarılmasında, Osmanlı Devleti’ni tehdit eden ve yeni bir siyasî-dinî misyon olarak onun karsısına dikilen Safevîler’in rolünü de unutmamak icap eder. II. Bayezid devri sonlarında ve özellikle 1500 yılından sonra bu tehdit ve tehlike, Osmanlıların temel dinî siyasetinde önemli yeni geliÅŸmelere yol açtığı gibi. daha sonraki dönemlerde, özellikle Sultan Süleyman zamanındaki dinî anlayış ve tatbikatın dayanak noktasını oluÅŸturmuÅŸtur. Bunun hukuk sahasındaki etkilerine ileride temas edeceÄŸiz. Burada özellikle Sultan Süleyman’ın uzun saltanatı boyunca hukukî faaliyetin hangi zeminde yürütüldüğü üzerinde duracağız.

    İlk uygulamalar
    Sultan Süleyman’ın ilk icraatları O’nun devrinde adalet, hak ve hukuka önem verileceÄŸinin ve hassasiyet gösterileceÄŸinin belirtileri olarak dönemin çaÄŸdaÅŸ kaynaklarında geçer. Nitekim, babası tarafından Tebriz ve Kahire’den İstanbul’a getirilen 500 kadar sanatçı, âlim, ümera vb.’nin istedikleri yerlere gitmelerine izin verdiÄŸi gibi. ipek ticaretini de serbest bırakmış, vaktiyle bu yasak dolayısıyla ticaretlerini sürdürdükleri için malları müsadere edilen tüccarın zararını hazineden tazmin ettirmiÅŸ, zorbalıklarıyla halkı yıldıran bazı devlet adamları ve idarecilerini cezalandırmıştı. ÇaÄŸdaÅŸ kaynaklardan Celalzâde Mustafa Çelebi, bu hareketleri ilk adalet Örnekleri olarak tarif eder ve “elsine-i cumhurda adl ile mezkûr oldular” der. Gerçekten tatbikatta gösterilen hassasiyet, dönemin farklılığını, özellikle sonraki asırlarda daha iyi ortaya koyacaktır.

    Söz konusu ilk icraatlar dışında, bu dönemde, Fatih zamanında çerçevesi çizilen genel kanunlar, II. Bayezid ve I. Selim devirlerindeki geliÅŸtirilmiÅŸ ÅŸekilleriyle yeniden ele alınarak toplanmıştır. Ele alınan kanunlar, biri ÅŸer’in. diÄŸeri örfün temsilcileri olan ÅŸeyhülislâm ve niÅŸancılar tarafından kontrol ve tedvin edilmiÅŸti. Ancak bu tür genel kanunnâme mecmualarının. esas itibariyle daha öncekilerden pek farkı yoktur. Bunların genel karakterleri göz önüne alınırsa, resmî derlemeler olup olmadıkları ve uygulanıp uygulanmadıkları problemi ile karşı karşıya kalırız. Fakat pratik gayelerle hazırlanan ve divan’da görüşülen meselelerin hallinde esas olan bu külliyatın el altında bulunma gereÄŸi dikkate alınırsa, bunların resmî-tasdikli olması veya olmamasının herhangi bir öneminin bulunmadığını düşündürtmektedir.
    Bugün Sultan Süleyman’a atfedilen bu tip genel bir kanunnâme, esas itibariyle daha öncekilere benzemekte, fakat yer yer üslup, ifade bakımından farklılıklar müşahede edilmektedir. Üç ana bölümden oluÅŸan kanunnâmede, ilk bölüm cezalara aittir. Zina. döğüş, hırsızlık, gasp. katil, içki gibi suçlara dair cezaları ihtiva eder ve Fatih Kanunnâmesi’yle hemen hemen aynıdır. İkinci bölüm yedi fasıl üzere tertib edilmiÅŸ olup sipahi, beytülmal, tımar, çift ve benzeri vergiler, piyade-müsellem mevzuatını içine alır. Son bölüm Müslüman ve gayrı Müslim halk, Yörükler, eflaklerle ilgili hükümleri kapsamaktadır. Bu temel üzerinden bazı İlâvelerle, söz konusu genel kanunlar biraz daha geliÅŸtirilmiÅŸ, hatta bazı mecmualarda NiÅŸancı Celalzâde, Åžeyhülislâm Kemal PaÅŸazade ve Ebussuûd Efendi’nin adları yer almıştır. Anlaşılacağı gibi, bu dönemde hiç olmazsa genel nitelikli bir “kanunlaÅŸtırma” hareketine esas itibariyle rastlanmaz ve esasen böyle bir ÅŸeye de ihtiyaç duyulmamıştır.
    Sancak kanunnâmeleri
    Bunların dışında, özellikle sancak adı verilen idare bölgelerinin durumlarına göre tertip olunan ve “sancak kanunnâmeleri” denen türün çoÄŸaldığı ve her sancak için ayrı ayrı kanunnâmeler tertip edildiÄŸi dikkati çekmektedir. Şüphesiz bu tür kanunnâmelerin genel nitelikli hükümlerinde herhangi bir deÄŸiÅŸiklik söz konusu deÄŸildir. Bölgelere göre farklılıklar tamamıyla vergilendirme konularındadır. Ayrıca böyle kanunnâmelerin de yine eski bir geçmiÅŸi vardır; yukarıda da temas ettiÄŸimiz gibi Fatih Sultan Mehmed ve özellikle II. Bayezid zamanında bunlara rastlanmaktadır. Sancak kanunnâmeleri hakkında ana hatlarıyla ÅŸunları söyleyebiliriz:
    Her bölge için vergiye esas olan kaynakları tesbit etmek üzere hazırlanan ve Tahrir Defterleri denilen beşerî ve iktisadî sayımların sonuçlarını havi defterlerin basında, o bölgelerin özelliklerine göre ne tür kanunların uygulandığını gösteren kanunnâmeler bulunmaktadır. Bazıları son derece sistematik olarak düzenlenmiş olup bilhassa yeni fethedilen bölgelerin içtima-î ve iktisadî yapısı göz önüne alınmaktadır. Sultan Süleyman döneminde fetihler doğuda ve batıda sürdürüldüğü ve Osmanlı toprakları gelişip yeni idarî birimler kurulduğu için, bunların gelir ve insan kaynaklarının tespitine, yani tahrirlere esas olabilecek yeni kanun ve mevzuatın tespitine, hazırlanmasına daha fazla ihtiyaç duyulmuştur. Dolayısıyla bölgelerin hususiyetlerine göre kanun niteliğini haiz olanlar defterlerin başına eklenmiş ve bunlar oldukça çoğalmıştır. Belki de, Sultan Süleyman devrinin kanunlaştırma hareketleri açısından dikkate değer faaliyetlerini bunlar oluşturmuştur, denilebilir.
    Örf ve âdetlere saygı
    Bu tür kanunlarda, yeni fethedilen yerlerin eski örf ve âdetleri de ön planda tutuluyordu; hatta halka ağır gelen mükellefiyetler makûl ölçülere İndirilir, yahut kaldırılırdı. Meselâ Sultan Süleyman döneminde yeni fethedilen Macaristan’da tatbik edilen Osmanlı kanunnâmelerinde; “…kralları zamanından berü carî olan âdetleri… reaya taifesi hîn-i fetihde memlekette kadîmden cari olagelen kral kanunu ü z re cümle ahvallerin icra olunmak recâ eyledikleri ecilden…” gibi kayıtlara sık rastlanır. Ayrıca fetihten önceki mükellefiyetlerin kaldırıldığı veya hafifletildiÄŸini göstermek üzere “…kralları zamanında bid’at olmağın reaya tahammül edemeyüp tefrika vü perakende olmalarına sebeb olmağın ref…” ÅŸeklinde ibareler de mevcuttur. Yine doÄŸuda Türk-îslâm devletlerinin ve beyliklerinin toprakları ele geçirildiÄŸinde, buralarda carî olan örf ve âdetler muhafaza edilmiÅŸ, ancak daha sonra bazı deÄŸiÅŸiklikler kademe kademe gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Meselâ. 1540 tarihli bir kanunnâmede ÅŸu ibareler dikkat çekicidir: “…mukaddema emr-i hümâyûn üzre Bayburd ve Erzurum sancakları kitabet olundukda köhne defterlerde mukayyed olup Hasan PadiÅŸah kanunu deyû icra olunan kavânîn-i müte’âmileye kabâil-i re’âyâ ve tevâîf-i tüccar ve ahâli-i memâlik-i mahrûse mütehammil olamayup Rum (Osmanlı) kanunu olmasın recâ ettikleri,..”.
    Bu kayıtta Akkoyunlu beyi uzun Hasan’ın hâkimiyeti sırasında tatbik edilen kanunların ağırlığından halkın ÅŸikâyetçi olduÄŸu ve Osmanlı kanununun tatbikini istediÄŸi anlaşılmakladır. Erzurum dışında Diyarbekir’de de Akkoyunlu kanunları yerine Osmanlı kanunları vaz edilmiÅŸ, eski Memlûk hakimiyetindeki Adana yöresi ile Åžam-Haleb’de de aynı tatbikat görülmüştür. Yine Veziriazam İbrahim PaÅŸa’nın oldukça karışık bir halde bulunan ve henüz Osmanlı idaresine ısınamamış olan Mısır’da ıslahat yapmak üzere, buraya bir heyetle giderek. Memlûk zamanın-dan kalma eski defterleri, kanunları buldurduÄŸu, bunları njzar-ı itibara alarak yeni bir Mısır Kanunnâmesi hazırlattığı bilinmektedir.
    Ser’î hukuk ön planda
    Sultan Süleyman döneminin, hukukî açıdan bir baÅŸka ve belki de neticeleri itibariyle en önemli hususiyeti, örfî kanunların kontrolü ve her birinin ÅŸer’î hukuk çerçevesinde izah ve yerlerinin bulunmasıdır. Bu durum, tamamıyla Osmanlı Devleti’nin üstlendiÄŸi yeni bir dinî misyon ile ilgilidir. Zira. XVI. yüzyılda Osmanlılar bir taraftan batıda “gaza”yı hızlandırırken, bir taraftan da Hicaz hâkimiyeti dolayısıyla “İslâm’ın koruyuculuÄŸu” hizmetini üstlenmiÅŸlerdir. Özellikle bu sonuncusu. Sultan Süleyman devrinin en karakteristik ve lâyıkıyla pek üzerinde durulmayan yanını teÅŸkil eder. Bilhassa Safevî tehlikesine ve onun dinî-siyasî karşıt anlayışının menfi etkilerine, Osmanlılar mensub bulundukları Sünnî dünyasının temsilcisi olma ve bu vasfı bütünü ile ortaya çıkarma ile karşılık vermiÅŸlerdir. Bunun tezahürlerini, hukuk sahasında da tesbit etmek mümkündür; dolayısıyla II. Bayezid döneminden itibaren giderek ÅŸer’î çerçeve daha da ön plana çıkarılmış ve son derece sofistike bir anlayış ile yorumlanmıştır. Nitekim Kemal PaÅŸazâde’nin risaleleri yanında, devletin bu görünüşünü teyid için Åžeyhülislâm Ebussuûd Efendi, Abbasî devri fakihlerinin arazi ve vergi esaslarını ortaya çıkarıp örfî uygulamaları bu çerçeve içinde izaha çalışmıştır. Hatta daha da ileri gidilerek, Hanefî fıkhının bütün Osmanlı ülkesine teÅŸmiline dahi teÅŸebbüs edilmiÅŸtir. Bütün bu faaliyetler, zamanla devletin üst siyasetini de etkileyecek olan bir tutuculuÄŸa ve katılaÅŸmaya yol açacak, XVII. yüzyılda bütün Osmanlı klasik örfî vergi uygulamaları bid’at sayılıp “ÅŸer’-i ÅŸerife” uymadıkları gerekçesiyle kaldırılacaktır.
    Kanun yapıcılığından ziyade, bunları derleyip toparlama faaliyetinin yoğunluk kazandığı Sultan Süleyman döneminde, kanunların tatbikinde büyük titizlik gösterilmiştir. Bütün kanunnâmelerde ve gönderilen hükümlerde esas unsur, halkın korunmasıdır, (Meselâ bk. çerçeve içindeki metin: BA, İbnülemin-Askerî, nr. 33). Kanunlara aykırı hareket edenler, ister devlet görevlileri, ister diğerleri olsun derhal cezalandırılmış, bu konuda geniş muhtevalı adalet fermanları dahi çıkarılmıştı. 1540 tarihli bir fermanda, beylerbeyi, sancakbeyi, bunların adamları, emirleri, âmirler ve benzerinin kanunlara aykırı olarak halka zulmedip fazla mal ve para talebi şiddetle yasaklanmış ve karar bütün Osmanlı ülkelerine tebliğ edilmişti. Böylece halkın mağduriyeti önlenmiş, vergilerin tek bir mercie verilmesi sağlanmış, bazı vergilerin tahsil ve tarhında halkı koruyucu mahiyette İslahat yapılmış, aynî olarak yerine getirilen bazı mükellefiyetler nakdî şekle dönüştürülerek kolaylık temin edilmiştir. Toprak tasarrufunda halkın yararına açık hükümler ve maddeler konulmuş, sipahiler tarafından halka yüklenilen angaryalar makûl ölçülere indirilmiştir.
    Kanunî sıfatına ve “altın çaÄŸ’a dair
    Anlaşılacağı üzere. Sultan Süleyman’ın saltanat yılları, hak ve adalet mefhumlarının geniÅŸ kitlelere yansıtıldığı ve Osmanlı hukukunun sadece tedvini deÄŸil, aynı zamanda tatbiki ile de parlak bir safhaya ulaşıldığı müstesna bir devir olarak mütalâa edilebilir. Fakat bu devir, asıl idealleÅŸtirildiÄŸi ve model olarak alındığı asırlarda ön plana çıkarılmış ve “altın caÄŸ” tabiri ile zihinlere yerleÅŸmiÅŸtir. Hatta XVI. ve XVII. yüzyıllara ait hiçbir Osmanlı kaynağında yer almayan “Kanunî” sıfatı da, romantik çağın ürünüdür. “Parlak caÄŸ” ve “Kanunî” ibareleri çevresinde oluÅŸan “mit”in doÄŸusunda, bütün geliÅŸmeleri nazar-ı itibara almak gerekir. Nitekim bir süre Osmanlı hizmetinde bulunan ve bîr Osmanlı tarihi kaleme alan Dimitri Cantemir, XVIII. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde. Sultan Süleyman’dan “Canuni” sıfatı ile söz eder. Bu tabir, XVIII. yüzyıldan sonra giderek yaygınlaÅŸmış olmalıdır. Özellikle XIX. yüzyılda Rönesans kelimesini bulup XV. ve XVI. yüzyılı idealleÅŸtiren romantik Batı tarihçiliÄŸinden etkilendiÄŸi anlaşılan aynı yüzyılın sonlarında yaÅŸayan Osmanlı tarihçilerinin. “Kanuni” kelimesini yaygın ÅŸekilde kullanmaları ve bu çaÄŸa müstesna bir yer ayırmaları manidar gözükmektedir.
    Geçmişe hasret
    Bununla birlikte, bu idealleÅŸtirmenin yeni bir hadise olmadığı hemen hatırlatılmalıdır. Nitekim, daha 1595′te, dış mücadeleler, savaÅŸlar yanında iç bunalımın ağırlaÅŸmasının tesiri ile sıkıntıların yoÄŸun bir ÅŸekilde hissedildiÄŸi, malî müzayakanın had saftı ay a ulaÅŸtığı ve devletin zaaf içine düştüğü yıllarda, Sultan Süleyman devrinin sadece yazarlar, tarihçiler tarafından deÄŸil, devlet tarafından da resmî bir ÅŸekilde idealize edildiÄŸi dikkati çekmektedir. III. Mehmed dönemine ait ( bu adalet nâme hükmünde; “… merhum Sultan Süleyman Han hazretlerinin zaman-ı adâlet iktidârlarında kanunnâmeleri yazılup her ÅŸehirde olan kadılar mahkemesinde kanunnâme-i hümâyûn vaz’ olunmaÄŸla ol asrın hâkim-i ferîdü’d dehri olanlar mazmun-ı adâlet-i hümâyûn ile amel eyledikleri ecilden bir ferde zulm u te’addi olunmayup cemi’umuru ahvâl kemâliyle görülmeÄŸin re’âyâ vü berâyâ,ki vedâyi-i Halik-i Kibriyâdır, mumtazamü’l-ahvâl olurlar imiÅŸ..” ifadeleri, bu anlayışın açık bir tezahürüdür. XVII. yüzyılın ilk yarısında “Kitâb-ı Müstetâb” adlı eserin meçhul müellifi ise, “… Sultan Süleyman Han hazretleri Rumeli seferine giderken, bir gün bir karyenin yanında yol uÄŸrayup geçerken, bir evin bağçesinden bir yemiÅŸ aÄŸacının dalları havlusu duvarının üzerinden taÅŸra yol üzerine sarkmış ve firâvân olmuÅŸ yemiÅŸleri mevcud olup ve merhum padiÅŸah nazar eyler ve görür ki askerden kimesne bir danesine dahi etmemiÅŸler. MeÄŸer ol karyeden ileri çokluk gidilmeyüp menzilgâha karib yerde olup nüzul olundukda merhum padiÅŸah kapu aÄŸasına emr eder ki gecdiğümüz karyede filan yemiÅŸ aÄŸacı görünürdü, bizden sonra gelen kullarım acaba yemiÅŸden koparmışlar mıdır? Mu’temedü’naleyh kapıcular varup haber getürşünler dey ü buyurmuÅŸlar. Fi’l-hâl kapu aÄŸası dahi kapıcular gönderüp ve gelüp haber verdiler ki kemâkân yemiÅŸler yerindedir, koparulmamış deyû merhum padiÅŸah hazretlerine haber verildikde, kulları emrine mahkum olup âlem adalet üzre olduÄŸuna hamd u senalar eylemiÅŸler..” örneÄŸini vererek, “Kendi zamanındaki bozgunlukları; kötülükleri o zamanın hâkimleri ve idarecileri görseler acaba ne derler?” diyerek yaÅŸadığı dönemi eleÅŸtirirken. Sultan Süleyman dönemini yüceltir. Koçi Bey, Akhisari hatta Katib Celebi gibi XVII. yüzyıl müelliflerinin buna benzer ifadelerine sık rastlanır.”
    Hiç şüphesiz, bütün bunlar, bu gibi tarihçi ve ıslahat yazarlarının kendi zamanlarındaki zaaf. düzensizlikler ve bunalımlar karşısında geçmişe sarılıp onu idealleştirme eğilimlerine haml edilebilir.
    Bunun, halkın ortak bir duygusu haline geldiÄŸi de belirtilir. Nitekim XVII. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu İbrahim, kendi zamanında türlü sıkıntılarla karsı karsıya kalan halkın, aradan geçen bunca seneye raÄŸmen su sözlerle feryad ettiÄŸini yazar: “.. Hey Gazi Sultan Süleyman, mübarek başını kaldır, senin ma’mûr ettiÄŸin ve himâyet ü sıyânet ettiÄŸin fukaranın halini gör..” Ancak, modern tarihçinin kendisini bu havaya kaptırmaması gerektiÄŸi de aÅŸikârdır.

    Tarih ve Medeniyet Dergisi Sayı:14 Sayfa 42-43-44-45 Nisan 1995

  1. #1 can
    Nisan 5th, 2010 at 01:06

    Selamlar. sitenizi inceledim gerçekten çok güzel bir içeriğe sahip görünüyor.
    Başarılarınızın devamını dilerim

    Cevap Yaz.Post Reply
Yorum Yazin

S?nava Haz?rl?k