Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Tarih Makaleleri – Tarihimizde Pazarlar Kutsaldır

  • Tarihimizde Pazarlar Kutsaldır

    Fuarcılığımızın bir tarihsel arkaplanı var mı, varsa nasıl bir süreçten geçmiş, bunu bilmenin günümüz fuarcılığı açısından taşıdığı önemin çok açık olduğu gerçeği izaha muhtaç değil. Fuarcılığımızın tarihine bir pencere açmak ve geriye doğru bakmak istedik. Bu çerçevede i.Ü. iktisat Fakültesi öğretim üyesi iktisat tarihçisi Doç. Dr. Coşkun Çakır ile Türk fuarcılık tarihinin serüvenini konuştuk.
    Fuarcılığımızın bir tarihsel arkaplanı var mı, varsa nasıl bir süreçten geçmiş, bunu bilmenin günümüz fuarcılığı açısından taşıdığı önemin çok açık olduğu gerçeği izaha muhtaç değil. Fuarcılığımızın tarihine bir pencere açmak ve geriye doğru bakmak istedik. Bu çerçevede i.Ü. iktisat Fakültesi öğretim üyesi iktisat tarihçisi Doç. Dr. Coşkun Çakır ile Türk fuarcılık tarihinin serüvenini konuştuk. Keyifle okuyacağınızı umduğumuz bir röportaj çıktı ortaya.

    Fuar ya da panayır kavramının anlamını, toplumsal bir olgu olarak ortaya çıkışını ve tarih içindeki seyrini kısaca açıklar mısınız?

    ÇAKIR: Fuar daha çok batı menşeli bir kurumdur. Kelimenin aslı (foire) fransızcadır. Genel olarak fuarı, belli zamanlarda ve belli yerlerde ticaret mallarının tanıtılması ve pazarlanması maksadıyla açılan sergiler, satış merkezleri ve büyük pazarlara verilen isimdir diye tanımlayabiliriz. Yine de fuarların pazarlardan bir farkı vardır. Pazarlar bir ya da birkaç gün iken fuarlar daha uzun sürelidir, bir ay, bir buçuk ay gibi.

    Tarihte ilk fuarların M.Ö. 2000’li yıllarda kurulduğunu biliyoruz. Daha çok Orta-Doğu, yani Mezopotamya ve Suriye ile Mısır’da kurulan bu fuarlar belli kentlerde ticaret kervanlarının bir araya gelmesiyle oluşan büyük pazarlar şeklindedir. Benzer fuarlar Eski Yunan ve Roma’da da görülmektedir. Romalılar işgal ettikleri yerlerde ticareti geliştirmek maksadıyla fuarlar kurmuşlardır. Eski Yunan’da halkın ürettiği malların tanıtılıp sergilenmesiyle fuar geleneği başlamıştır. Bu geleneğin hemen her farklı toplumda izleri görülmüştür. Hz. Peygamber zamanında da Medine Pazarı adıyla meşhur bir Pazar kurulmuştur. islam toplumunun ticari ve iktisadi hayata ilişkin temel ilkelerinin oluşmasında bu pazarın payı büyük olmuştur.

    Fakat bu günkü anlamda fuar diyebileceğimiz ve hakkında çok şey bildiğimiz Avrupa fuarları on birinci yüzyıldan itibaren kurulmuş ve yaygınlaşmışlardır. Bu bir anlamda, şehirlerin gelişmesine paralel olarak seyreden bir süreçtir. Ünlü ticaret tarihçisi Sedilliot meşhur kitabında (Dünya Ticaret Tarihi) müstakil bir başlık açmış ve buna “Büyük Panayırlar Çağı (1000-1450)” adını vermiştir.

    Aslında bugün kullandığımız foire kelimesi Latince sevinç anlamına gelen feria’dan gelir. Ortaçağda pazarların yaygınlaşmasıyla beraber senyörlerin iktidarı zayıflamış ve bir takım yasaklamalar kaldırılmıştı. Bu ise tüccar sınıfı için bir bayram havası anlamına geliyordu. Bu bakımdan fuarların bilinen bayram günlerinden birine rast getirilmesine dikkat edilmiştir. Aziz Qiriacus günü, Büyük Perhiz, Azizler Yortusu, isa’nın Orucu ve Noel gibi kilisenin belirlediği kutsal günler aynı zamanda birer fuar günüdürler. Yani fuar ya da diğer bir adıyla panayırlarla kutsallık iç içe geçmiştir. Avrupa’nın önemli panayırları manastırların nezaretinde kurulmuştur. Mesela, en ünlülerinden Lendit panayırı Aziz Denis, Novgorod panayırı ise Aziz Makarius Manastırına bağlı keşişler tarafından kurulmuştur. Yine aynı şey Frankfurt, Lavigny ve Wisby panayırları için de geçerlidir. Bu kutsallık kendini daha fuarların açılışında yapılan törende gösterir. Papaz açılış törenini “Tanrı, tüccarı sıkıntı ve ölümden, düşmanlardan ve kötü kimselerden korusun!”. anlamında bir duayla başlatır. Ünlü Belçikalı iktisat tarihçisi Henri Pirenne de tüccar ile kutsallık arasındaki ilişkiyi veciz bir şekilde tasvir etmiştir. Onun “ilk tüccar kutsal yer ziyaretlerinin birinde mum satan adamdır.” sözü çok meşhurdur.

    Peki bu tarihsel gelişme bizim tarihimizde nasıl bir seyir izledi?

    ÇAKIR: Batıda ortaya çıkıp geliştiğini söylediğimiz fuarın bizim tarihimizde de ilk numunelerini görmek mümkün. Mesela Hunlar ve Göktürkler zamanında, özellikle Çin sınırında pazarlar kurulur ve komşu devletlerin vatandaşları birbirinden alışveriş ederlermiş. Bu gelenek Selçuklu ve Osmanlılarda da devam etmiştir. Bizde bunlar daha çok pazar ve panayır olarak adlandırılır. Rahmetli Faruk Sümer’in ‘Milletlerarası Bir Fuar’ olarak adlandırdığı ‘Yabanlu Pazarı’ buna bir örnektir. Pazarın yeri kesin olmamakla beraber Kayseri-Pınarbaşı yolu üzerinde bulunan Pazarören kasabasının kurulduğu yer olarak biliniyor. Pazar, Mayıs ayı başlarında kurulup Haziran ortalarına kadar devam edermiş. Yani yaklaşık kırk, kırbeş gün süren bir Pazar bu.

    Yabanlu Pazarı çok meşhurdur. Bunun dışında Mardin’in güneyinde Kızıltepe, Kırşehir-Kayseri yolu üzerinde Ziyaret, Amasya-Tokat yolu üzerinde Azine pazarları da hatırı sayılır pazarlardandır. Bir de güneydoğuda Türkmenlerin yoğun olduğu yerlerde kurulan Türkmen pazarları vardı ki, bunlar arasında Halep, Musul ve Kırşehir’i saymak mümkündür.

    Osmanlı devletinde daha Osman Gazi zamanında pazarların kurulduğunu net olarak biliyoruz. Fakat bu pazarlar haftada bir defa kurulan hafta pazarlarıdır ve aslında bugün bile bütün Anadolu’da varlığını sürdürmektedir. Bilirsiniz. bir ilçe veya kasabanın haftanın bir, bazen de iki günü hafta pazarı günüdür. Mesela benim memleketim Reşadiye ve oranın Pazar günü Pazartesidir. Ama hemen komşumuz Niksar’ınki Salı günüdür. Aslında burada da bir anlamlı takip vardır. Zira pazarcılar sırasıyla bu yerleşim yerlerinde pazarcılık uğraşılarını yaparlar. Öyle ki bu noktadan hareketle yerleşim yerlerinin adları şekillenmiştir. Mesela Pazar, Pazaryeri, Cumapazarı, Salıpazarı, Çarşamba, Perşembe gibi. Bunların örneklerini artırmak mümkün.

    Burada bir noktaya değinmek istiyorum. Aynen batıda olduğu gibi bizim tarihimizde de pazarın kutsallığı söz konusudur. Öyle ki pazarlar genellikle halkın bir ibadet olarak Cuma namazını kılmak için toplandığı günlere denk düşürülür. Bu cami-pazar ilişkisi bugün bile etkisini aynen sürdürmektedir. Biraz önce zikrettiğimiz isimlerden Cumapazarı ismi en çok kullanılan bir isimdir. Zaten Osmanlı kayıtlarında bir yerleşim birimi tarif edilirken şu ifade sıkça kullanılır ve bu o yerin niteliğini ortaya kor: ‘Bazar durur, Cuma kılınur’.

    Panayırlar pazarlardan ölçek itibarıyla ayrılırlar. Panayırlar büyük ölçekli pazarlardır. Milletlerarası olabilir. Yerli ve yabancı tüccarlar katılır. Pazarlarda olduğu gibi bir kasaba veya birkaç köyün katılımıyla sınırlı kalınmaz. Daha çok nüfus çeker. Ve tabii en önemlisi daha uzun sürelidir. Bu anlamda panayırların Osmanlı devletindeki varlığı ve devletin düzenlemesi on altıncı yüzyıldan itibaren başlar. Çünkü pazarları mahallî idare, panayırları ise merkezî idare organize eder.

    Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde meşhur olmuş çok sayıda panayır biliyoruz. Bunlar daha çok Rumeli’de ortaya çıkmışlardır. Uzuncaabad, Filibe, islimye, Silivri, Siroz panayırları önemli panayırlardandır. Kuşkusuz Rumeli’nin en büyük panayırı Uzuncaabad panayırıydı. Eylül’ün başında başlar ve bir-bir buçuk ay devam ederdi. Buraya daha çok yabancı tüccarlar, mesela ingilizler, Fransızlar, Avusturyalılar ve Saksonyalılar mal getirirdi. Anadolu’da da Yapraklı, Zile, Amasya, Buca, Balıkesir ve Manyas panayırları büyük panayırlardı.

    Sizin panayır diye adlandırdığınız bu fuarların işleyişi nasıl olmaktaydı, uygulamada ne tür sorunlar ortaya çıkıyordu?

    ÇAKIR: Osmanlı uygulamasını tabi daha iyi biliyoruz. Bir defa devlet bu panayırları açılış ve kapanış tarihlerini dikkate alarak bir düzene sokuyordu. Yani onları bir sıraya koyuyordu. Böylelikle karışıklık önleniyordu. Ayrıca panayır yerlerinde satış yapılacak yer problemi vardı. Bu ya geçici bir mekan kurularak çözülüyordu ya da devlet bir takım binalar inşa ediyordu.

    Yine panayırlarda vergi veya gümrük diyelim, alınıyordu. Bunu ya devlet bizzat görevlisi vasıtasıyla alıyordu ya da herhangi bir vergi gibi iltizama veriyordu. Osmanlı panayırlarında alınan vergilerin çok çeşitli olduğu görülmektedir. Bunlar arasında; serçin, yular ve damga rüsumu, duhan hasılatı, çalgıcı ve oyuncu ruhsatiye tezkereleri rüsumu, bac resmi, at pazarı rüsumu, sergi rüsumu gibi vergiler ve harçlar yer almaktadır. “Panayır Resmi” adı altında tahsil edilen bir vergi vardı ki, bu vergi panayıra giren ve panayırdan çıkan mallardan yük başına ve nakit olarak alınmaktaydı.

    Her halükarda panayıra katılan tüccar veya esnafın can ve mal güvenliğini devlet temin ediyordu. Gerçekten de, mesela 1860’larda Uzuncaabad-ı Hasköy panayırına 100 bin insanın iştirak ettiği ve 5-6 bin civarında dükkan ve serginin açıldığı dikkate alındığında bu işin çok da kolay olmadığı anlaşılır.

    Bu fuarlar modern zamanlarda bir değişime uğradılar mı, bir diğer deyişle nasıl bir değişim geçirdiler?

    ÇAKIR: Ticaret şehirlerinin kurulmasıyla beraber aslında fuarların önemi azalmaya başladı. Bununla beraber batıda on sekizinci yüzyıla kadar bu önem azalarak da olsa devam etti. On dokuzuncu yüzyılda da sabit birer fuar gibi sergi binaları açılmaya başladı. Bunun ilk örneği 1851 tarihli Londra Sergisidir. Böylece dünyada modern ve uluslararası fuarcılık başlamış oldu. Bundan sonra, birkaç yıl arayla Avrupa’nın önemli şehir merkezlerinde bu sergiler ya da fuarlar açılmaya başladı.

    Osmanlı’da da tıpkı Avrupa’daki örnekleri gibi modernleşmenin bir göstergesi olarak ve tabii Tanzimat’tan sonra sanayi sergileri açıldı. Sergi kavramı da pazar, panayır gibi fuarın kardeş anlamları içinde yer alır. Belli zaman ve belli yerlerde bir ülkede üretilen her türlü ürünün tanıtılması maksadıyla sergilenmesi hadisesidir. Bunları da bölgesel ve uluslararası olarak iki kısımda değerlendirmek gerekir. Osmanlılar hem istanbul’da sergiler açmışlar, hem de uluslararası sergilere katılmışlardı. Mesela modern fuarcılığın başlangıcı sayılan 1851 tarihli Londra sergisine iştirak ettiler. Daha sonra açılan bir çok fuara da katılmışlardır. Mesela Viyana fuarı bunların başında gelir. Yakın zamanda bir arkadaşım bu konuda bir çalışma yaptı, oradan biliyorum, öyle ilginç bir hazırlık safhası var ki, bu işi gerçekten ciddiye aldıklarını gösterir. 1863 yılında da istanbul böyle büyük bir sergiye ev sahipliği yaptı. Açılışta padişah Sultan Abdülaziz, Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa, Hariciye Nazırı Ali Paşa ve Serasker Fuad Paşa hazır bulundu. Yaklaşık olarak beş ay kadar açık kalan sergiyi bu süre zarfında 150 bin kişi ziyaret etti. 450 bin kuruşluk bir hasılat sağlandı.

    Gerek Pazar ve gerekse panayırların ya da fuarların sosyal ve ekonomik işlevleri neler olmuştur?

    ÇAKIR: Osmanlı Devleti’nde dahili ticaretin faaliyet alanı olarak üç yapı söz konusudur. Bunlar; hafta pazarları, panayırlar ve büyük ticaret şehirleridir. Hafta pazarları adından da anlaşılacağı gibi, büyük köylerde ve küçük şehirlerde kurulan, iştirak edenlerin bir günde ulaşabilecekleri mahallerdi. Ticaret şehirlerinde ise organize olmuş bir esnafın faaliyetlerini görmek mümkündür. Esnaf ürettiklerini emtia pazarlarında, bedestenlerde ve ticaret hanlarında pazarlamaktaydı.

    Panayırlara gelince; hafta pazarlarından farklı olarak senede bir veya bir kaç kez ve belli yerlerde kurulan, süresi genel olarak bir hafta ile bir buçuk ay arasında değişen ve oldukça geniş bir bölgenin mallarının bir araya geldiği büyük pazarlardır. Serbest ticaretin etkisiyle batıdakinin tersine on sekizinci yüzyıldan sonra Osmanlılarda panayır organizasyonları artmıştır. Bu panayır mekanları yerli ve yabancı, büyük ve küçük bir çok tüccarın buluşmasıyla toptan ve perakende ticaret yapılıyordu. Önemli bir mal sirkülasyonu oluyordu.

    Osmanlı panayırlarını organizasyon açısından ekonomik/ticarî ve sosyal panayırlar olmak üzere iki kısımda incelememiz mümkündür. Çoğunluğu ekonomik ağırlıklı organizasyonlar olarak gerçekleştiği görülmektedir. Sınırlı da olsa, bazı cemaatlerin bir araya geldiği ve fuar formunda şekillenen süreli ve geniş katılımlı toplantılar vardır. Bu toplantılarda bir şekilde eğlence söz konusu olur. Bazen ticarî karakterli panayırlarda da insan çekmek için eğlence öne çıkarılır.

    Osmanlı devletinde esnafı kalkındırmak ve sanayiyi geliştirmek amacıyla düzenlenen sanayi sergileri önemli ölçüde amacına ulaşmıştır. Bu sergilerde yerli ve yabancı ürünler tanıtılmış, Avrupa ile kıyas yapma imkanı bulunmuştur. Batılılar basın yoluyla Osmanlıya dikkat çekmişler, çok sayıda ziyaretçi ve işadamı sergi dolayısıyla istanbul’a gelmiştir. Bir taraftan yerli malların yabancı devletlerde pazar şansı doğmuş, diğer taraftan Avrupa menşeli makinelerin Osmanlıda çalıştırılabileceği anlaşılmıştır. Sergilenen ürünlerden memleketin ürün haritası çıkarılmış, bir yerde olmayan bir malın memleketin neresinden temin edileceği noktasında katkı sağlanmıştır. Yerli iştirakçiler birbirleriyle tanışma fırsatı bulmuştur. Neticede istanbul beş ay kadar yoğun bir ticarî ve turistik faaliyete sahne olmuştur.

    Günümüzde bizde fuarcılık faaliyetlerinin geldiği noktayı kısaca özetler misiniz?

    ÇAKIR: Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı bir fuarcılık gelenek ve mirası vardı zaten. Bu fuarcılık faaliyetleri Cumhuriyet devrinde de devam etmiş ve özellikle son elli yılda önemli gelişmeler olmuştur. Bunların başında hiç kuşkusuz ulusal ve uluslararası sabit ve uzun süreli fuarların açılmış olması gelir. Bunların arasında izmir Milletlerarası Fuarı en önemlisidir. Ayrıca kurulduğu yılları da dikkate alırsak Samsun, Bursa, Balıkesir, Kayseri, Trabzon, Erzurum, Tatvan, Konya, Kocaeli, Gaziantep, Kütahya, Afyon, Mersin ve Kahramanmaraş fuarları 1960’lardan başlayıp 1980’lere kadar kurulan fuarlar olmuştur. Bunların yanında Ticaret Bakanlığı izni ve belediyelerin öncülüğünde açılan satış ve tanıtım sergilerine de, fuar denmektedir ki, bunların örnekleri oldukça fazladır; Ucuz Giyim Fuarı, Mobilya Fuarı, Kitap Fuarı gibi…

    Çağımızın modern ekonomileri açısından fuarlar ne ifade eder, birkaç cümleyle açıklar mısınız?

    ÇAKIR: Evet… Artık dilesek de, dilemesek de modern dünya birey ve toplumların tüketim kalıpları üzerine oynayan, hesap yapan bir dünya. Dolayısıyla insanlara satmak istediğiniz şeyi bir şekilde göstermek ihtiyacınız var. Bu dar anlamda bir defile de olabilir, daha büyük ölçekte bir fuar da olabilir. Ama mentalite aynı. Tanıtmak ve pazarlamak. Yani satmak. Tabii satma işinin diğer yanı almak. Durum bundan ibaret olunca fuarların önemi üzerine daha fazla bir söylemek bana gereksiz gibi geliyor.

  1. #1 UĞUR
    Mayıs 16th, 2012 at 12:29

    tatmin edici ve güzel bir çalişma

    Cevap Yaz.Post Reply
  2. #2 UĞUR
    Mayıs 16th, 2012 at 12:30

    ADMIN BU KONU BENİM SEMİNER TEZİM; PAYLAŞIMINIZDAN YARARLANMAK İSTİYORUM AMA ALAMIYORUM YARDIMCI OLABİLİR MİSİN?

    Cevap Yaz.Post Reply
Yorum Yazin


sitemap
site ekle