Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Türkiyenin İktisadi Politikası

  • Atatürk Dönemi İktisadi Politika | İzmir İktisadi Kongresinden Sonra Türkiye Ekonomi Politikası

    İzmir İktisat Kongresi’nde, Türk sermaye çevresinin bir araya getirilmesi ve devletle iç içe girişimlerde bulunulması hedefleniyordu. Fakat İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar pratik ve uygulanabilir olmaktan çok sembolik değerler taşıyordu, iktisat kongresinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin giriştiği ilk icraat, sermaye çevreleriyle ortaklaşa olarak 1924’te İş Bankası’nı kurması olmuştur. Bu banka, özel statülü fakat resmi görünüşlü bir banka idi.

    Yeni Cumhuriyetimizin önem verdiği diğer bir konu ise yabancı sermayenin ülkeye girmesi için yapılan teşvikler idi. Yalnız yabancı sermayeye karşı olan yaklaşım, Osmanlı mirasından dolayı ister istemez ihtiyatlı olacaktı. Atatürk bu konuda: “Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye hazırız.” diyordu. Fakat bütün bu iyi niyetlere rağmen İzmir İktisat Kongresi’ni izleyen yıllarda yabancı sermaye Türkiye’ye rağbet göstermedi. 1923’te Amerikan sermayeli Chester grubu ile imtiyazlı bir demiryolu yatırım anlaşması için yapılan girişimler sonuçsuz kaldı. Anlaşma sağlanamadı. Bunun sebebi Musul petrollerinin Türkiye’ye verilmemesi, yabancı sermaye gruplarının büyük yatırımlar karşılığı alınacak maden imtiyazlarına karşı ilgileri azaldı. Bunun yerine yerli anonim şirketlerle ortak olup işleri götürmeye çalışmışlardı. Bu durum Atatürk ve diğer siyasi liderlerimizde hayal kırıklığı yarattı. Bunun üzerine Mustafa Kemal; “Bünye-i Devleti yaşatmak için harice müracaat etmeksizin memleketin menabi ve varidatıyla temini idare tedbirlerini bulmak mümkündür.” diyecekti. Meclis ise bu durumu görüşmek üzere toplanacaktı. Devlet yabancı sermayenin demiryollarından tasfiye edilmesi yolunda karar aldı. Bunun sonucunda da ilk olarak 1924 yılında Haydarpaşa Liman ve Rıhtım ile birlikte Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya ve Arifiye-Adapazarı demiryolları devletleştirildi. Yabancı sermayenin bu projelerin yapılmasına yanaşmaması devletin kendi imkanlarını kullanmasını zorunlu kılmış ve dinamik işletmeciliği demiryolları ile ortaya çıkarmıştı. Yıllar itibariyle demiryolu uzunluğu ve tren kilometrelerinin durumu şöyledir:[1]

    Demiryolu       Uzunluğu        Tren Kilometreleri

    Yıl                   Km                  1000 Km

    1923                3.756               1.427

    1930                5.639               5.196

    1935                6.639               9.699

    Diğer bir millileştirme çabası ise deniz limanlarında olacaktı. Lozan antlaşmasında kabul edilen bir etüde göre limanlarımız arasındaki ticareti yapan yabancı gemilerin kabotaj hakkı 1926’da sona erecek ve bu tarihte çıkarılan bir yasa ile limanlanınız arasında yapılan ulaşımın yabancı sermayeye yasaklanması kararlaştırılmıştır. Böylece 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren bir yasa ile, “Kabotaj Kanunu”, liman işletmeleri de devletleştirilmişti.

    Yeni kurulan cumhuriyetimiz Osmanlı’dan kalma tütün rejisinin kaldırılarak resmileştirilmesi için harekete geçti. Tütün rejisi, 1925’te 4 milyon liraya satın alınarak devletleştirildi. Yapılan yenilikler dizisinde tarım da vardı. Nitekim Osmanlı döneminde çok ağır olan vergilerin kaldırılması veya en adil düzeye getirilmesi gerekiyordu. Bu yönde alman en önemli karar Orta Çağ koşullarında alman Aşar vergisinin, 1925’te çıkarılan bir yasa ile kaldırılmasıdır. Kaldırılan bu vergi ile halk mültezimlerin elinden kurtarılıyor ve derin bir nefes almaları sağlanıyordu. Aşar vergisinin kaldırılması sonucunda devlet bütçesinde bir açık meydana gelmesine sebep olmuşsa da bu açık bazı temel maddelerden alman vergi artırılmak suretiyle kapatılmaya çalışılmıştır. Fakat daha sonraki yıllar, Türk tarımı belirli bir iyileşmeye girecektir. Bunun en önemli sebebi ise, savaşın bitmesi ve terk edilen arazilerin yeniden canlandırılması idi.

    Devletin el atmayı düşündüğü diğer bir alan ise sanayi kesimi idi. Her ne kadar İzmir İktisat Kongresi’nde özel sektörün desteklenmesi yönünden karar alınmışsa da böylesi ciddi yatırımlara girişebilecek sermaye ve birikime sahip özel müteşebbislerin olmaması, devletin bu alana da el atmasını gerektiriyordu. Lozan Antlaşması’nda Osmanlı’dan kalma gümrük politikalarının 1928’e kadar devamı kabul ediliyordu. Bu durum ise Cumhuriyetin sanayi hamlelerine bazı konularda kısıtlayıcı maddeler getiriyordu. Bundan dolayı devlet daha çok özel sanayi yatırımlarının yapılması için özendirici uygulamaları devreye sokmak zorunda kalacaktı. Bunun sonucunda, “1925’te Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş, Osmanlı Devleri’ne ait dört sanayi işletmeyi devralıyor, ancak bu bankanın kendi eliyle sınai tesis kurmasına imkan verilmiyor, devraldığı tesisleri de uygun şartlarla özel sektöre aktarması amaçlanıyor ve esas olarak özel sanayi ve modem işletmelerini kredi veya iştiraklerle desteklenmesi öngörülüyordu.“[2] Ancak Lozan Antlaşması’ndaki gümrük uygulamalarının 1928’de sona ermesi ve kısıtlayıcı maddelerin kalkması ile yeni cumhuriyetimiz bağımsız bir sanayi politikası izleyecektir.

    1925 yılının sonlarında sanayi alanında yeni fabrikaların açılması için, özel teşvik ve imtiyazlar getiren kanunlar getirilmiş ve bunun sonucunda Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları kurulmuştu. Bu dönemde devlet sanayi sermayesine dayanarak yeni bir uygulama daha devreye sokmuş ve 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla devlet tarafından gelen hammaddeden gümrük vergisini almamak yoluyla fabrika açan veyahut elindeki meblağını fabrikaya yatırmak isteyen büyük-küçük müesseselerin desteklenmesi öngörülüyordu.

    Ayrıca Lozan sonrası önemli çalışmalardan biri de, 25 Haziran 1927’de Ali İktisat Meclisi’nin kurulmasıdır. Bu meclis, devletin iktisadi yapısının sağlam bir zemine oturtulması için çalışmalar yapacaktı. Ayrıca bu meclis hükümetin istediği iktisadi konular hakkında rapor vermek, dünyadaki ekonomik gelişmeleri takip ederek memleket ekonomisiyle ne kadar alakalı olacağını araştırmak suretiyle hükümete bilgi vermektir.”[3] Genç cumhuriyetin faaliyet sahalarından birisi de karayollarıdır. 1920-30’lu yıllarda karayollarında çalışan motorlu vasıtaların sayısında bir çoğalma olmasına rağmen, bu yıllarda karayolu inşaatına ağırlık verilmemiştir. Bunun sebebi ise devletin iktisadi yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Fakat 1925’te çıkarılan “‘Yol Mükellefiyeti Kanunu’ ile bu yönde de devlet ağırlığını koymuştur. Yine bu alandaki çalışmaların daha kapsamlı olması için 2 Haziran 1929’da ‘Şose ve Köprüler Kanunu’ ile eksiklikler giderilmeye çalışılmıştır.[4] Yıllara göre karayolu uzunluğu aşağıya çıkarılmıştır.”[5]

    Karayolları Uzunluğu

    Yıl                   Uzunluk (km)

    1923                18.335

    1927                22.053

    1929                23.670

    1930                29.636

    1931                34.312

    İzmir İktisat Kongresi’nden sonraki yıllar devletin özel sektöre tanıdığı imkanlar ve yardımlara rağmen istenilen sonucu vermemesi, yabancı sermayenin de direkt olarak yatırımdan kaçınması sonucunda; devlet, iktisadi faaliyetleri kendi eliyle yürütmek zorunda kalmış ve dışarıdan borç almamaya özellikle özen göstermiştir. Hükümetin bu çabalan, yabancı sermayenin ülkeye girmesini isteyen muhaliflerin sert eleştirilerine hedef oluyordu.

    Bu eleştirilerden sonra hükümet çevreleri, i928 yılından itibaren bu eleştirilere karşı, yabancı sermayenin ve dış borçlanmaların ülke için istenir bir yol olmadığını ifade etmeye başlayacaklardır. 1928 yılının Eylül ayında İsmet İnönü, Malatya gezisi sırasında şunları söyleyecekti: “Memleketi inkişaf ettirmek için harici istikraz(dan) başka çare yoktur; propagandasını işitiyoruz… mazi tecrübeleri istikrazların milli noktai nazardan taşınmayacak kadar ağır şeraitini gösteriyor… Hariçten gelecek lütuflara teslimiyetin… karşılığı olan şartı anlamak mümkün müdür?”[6] Böylece İsmet İnönü de Mustafa Kemal gibi, yabancı sermaye ve dış borçlanmanın beraberinde bağımlılığı getireceğinden endişe duymuş ve uzun süre yabancı sermaye ve dış borçlanmaya şüphe ile bakmıştır.

    Kongre sonrasında hükümetin girişmiş olduğu bazı yatırımlar yüzünden, muhalif çevrelerce eleştirilere maruz kalıyordu. Böylece gerek inhisarlar konusunda ve gerekse devlet eliyle girişilen demiryolları yatırımları konusunda Cumhuriyet Halk Fırkası liderleri kendilerini “liberal” görüşlü eleştirilere karşı savunma durumunda kaldılar. Cumhuriyet Halk Fırkası’na eleştiri yöneltenler, yatırımların doğrudan devletçe işletilmesi değil, lağv edilmesi ve ilgili olanların sermaye çevrelerince tamamen serbestçe işletilmesi yönünde öneri getiriyorlardı. Bu eleştirilere rağmen Cumhuriyet Halk Fırkası liderleri daha müdahaleci ve “liberal” görüşlü eleştirmenlerin yaftasına göre daha devletçi görünüyorlardı.

    Böylece 1. İzmir İktisat Kongresi’nden sonra hükümetin yapmış olduğu icraatları eleştiren ve daha “liberal” serbest teşebbüsü savunan iktisadi model ile devlet müdahalesinin her alana yayılmasını isteyen Cumhuriyet Halk Fırkası liderlerinin “devletçilik” fikri çatışmaya başlayacaktı. Fethi Okyar, İzmir nutkunda, demiryolu inşaatına ilke olarak karşı olmadığını söyledikten sonra, devamla “‘Demiryoluna lazım olan masraflar çiftçiden, esnaftan, tüccardan alınmaktadır. Bunların mali kabiliyetini göz önünde bulundurmak, vergi menbalarını korumak lazımdır. Masraflar memleketin iktisadi tahammül kudretini aşınca halkın iktisadi… inkişaf durmaya mahkumdur.”[7] diyordu. Serbest Fırka lideri Fethi Bey’in eleştirilerine karşı, İsmet İnönü devlet müdahalesini savunurken şunları söylüyordu: “Asıl korkulacak nokta… kapıda bekleyen muvazalı ecnebi şirketlerin bu işe girmesidir. Korkarım ki bu inhisarları milletin faaliyetini takyid ettiğimiz endişesiyle… (Fethi Bey’in) sözlerine uyarak kaldıracak olursak iki sene sonra… muvazalı ecnebi şirketler karşısında kalırız.”[8] demektedir. İnönü, inhisarların bu endişe ile kurulduğunu söylemesi, daha sonra bazı inhisarların hükümetin iktisadi ve sosyal siyasetini uygulayan araçlar olarak düşünmekte idi. Böylece 1928-29 yıllarında bir taraftan serbest teşebbüsü tamamen bağımsız bırakmayı savunan “liberal” görüş ile devletin gerekli göreceği her alana müdahale etmeyi savunan “devletçilik” görüşü tartışmalarının en yoğun olduğu bir dönemdir.

    Bu dönemde, liberalizm-devletçilik tartışması da yoğun bir şekilde devam etmektedir. İnhisarların ve demiryolu yapımı gibi somut konuların tartışılmasında tarafların devlet müdahalesiyle ilgili görüşleri dolaylı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bir noktadan sonra tartışmalara liberalizm ve devletçilik gibi kavramların doğrudan doğruya girdiğini ve daha genel ve soyut düzeyde ele alındığını görüyoruz. Tartışmanın bu kavramlar üzerine yönelmesi ilaha ziyade Serbest Fırka’nın kuruluşunu izleyen günlerde olmuştur. 1929-30 yıllarında “devletçilik” terimi kullanılmadan devlet müdahaleciği üzerinde bazı çekişme ve tartışmalar gözlenmiştir.

    Liberal politikalara cephe olarak devletin iktisadi hayata müdahalesini artırma gereğini belirten İsmet İnönü, 12 Şubat 1929’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Milli iktisat bahsinde açıktan ve kendi kendini yemekten kurtulmak sonra aktif bir iktisadi inkişafa girmek, hükümetçe ve devletçe bir çok teşkilat ve içtimai tedbirlere lüzum gösteriyor. Hükümet teşkilatının ve milli teşekküllerin iktisadın her sahasında müdahaleleri zaruri görülüyor. Bizim takip edeceğimiz yol… mütemadiyen kendimizi teçhiz etmek ve… ferdi ve çaresiz kalan müstahsil ve müstahliklerimizi teşkilatlarla takviye etmeye çalışmaktır. Hatta… kendilerini ferdiyetçi ve liberal zannedenlerin bir zaruret karşısında hükümet(in)… yardım için teşkilatları olmamasından şikayet etmeleri manidar değil midir? Bu sebepledir ki hükümetin memleket iktisadiyatına her sahada yardımcı müdahalesi lazımdır,”[9] Paşa bu konuşma ile liberal politikayı eleştirir ve çelişkilerini gündeme getirir. Devletçilik kavramını açıktan savunmuyorsa da devletin müdahale gereğini mantıklı bir şekilde izah etmeye çalışmakta ve bu kavramı, daha sağlam bir zemine yerleştirmeye çalışmaktadır.

    Ayrıca tütün kanunu TBMM’nde görüşülürken ilgi çekici tartışmalara sahne olmuştur. Bu kanun, tütün tüccarının aleyhine devletin tüccara rakip olmasına imkan verecek tütün fiyatlarının fazla düşmesi halinde devletin alıcı olarak piyasaya girmesine ve böylece fiyatların desteklenmesine imkan veren hususlar taşımakta idi. Bu yönleriyle tütün çiftçisini, tacirlerin aleyhine koruyan bir kanundu.

    Meclis görüşmelerinde ticaret çıkarlarını savunanlara, kanunun özel sorunları üzerinde durmakla yetinmeyip, konuyu devlet müdahalesinin sınırları sorunu olarak ortaya koymak istemişlerdir. Liberal görüşlü İstanbul Mebusu Hüseyin Bey, “Bir devlet müessesesi olan ve halktan vergi toplayan inhisar idaresinin halkın serbestçe çalışmakta olduğu ticaret mesleğine karşı rekabet yapması doğru mudur?” sorusunu sorduktan sonra temel problemin devletin ticaret yapıp yapmayacağı hususu olduğunu ve devletin ticarette daima zarar etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Bu zararlar yeni vergilerle, kapatılacaktır. Ayrıca İnhisar İdaresi, devlet gelirlerini artırsa dahi, amaç devlet gelirlerini yükseltmek değildir: “Devlet varidatını artırmak maksadıyla iktisadi inkişafın zevaline… gitmek (doğru değildir)… Tacir bu vaziyetten müstekildir. Bizde bir tüccar sınıfı yoksa -ki iftiharla söylüyorum ki… vardır ve memleket için nafi bir varlıktır- bunu ibda etmeliyiz.”

    Aynı tezi savunan bir diğer mebus, Kastamonu Milletvekili Hasan Bey, tüccarın endişelerini şu şekilde dile getirmiştir: “Tüccar diyor ki… İnhisar İdaresi olursa, bize karşı rakip sıfatından çekilmeyecek olursa biz… çekileceğiz..” Devamla, İnhisar İdaresi’nin tüccara oranla büyük avantajlara sahip olduğunu ve rekabetin gayr-ı adil olacağını belirtmiştir. Çiftçilerin haklarını savunan mebuslar ve hükümet sözcüleri ise, tüccarın fiyatları bilinçli olarak düşük tuttuğunu ve çiftçiye zarar vermekle ekonomik görevlerini hakkıyla yerine getirmediğini, tarım üretimini baltalayıcı etkiler yarattığını dünya piyasa şartlarına intibak edemediklerini belirtmişlerdir. Maliye Bakanı Saraçoğlu Şükrü ise, “Tacirlerimiz… zürraın kabiliyeti ile… muvazi atlım atmazlar ise… fazla istihsal memleketin dahilinde kalmak suretiyle fiyatların sukutunu intaç ediyor ve zürra sınıfında… tahdidi ziraat hasıl oluyor.”[10] demiştir.

    Görüleceği gibi liberal görüşlü mebuslar ile Cumhuriyet Halk inikası mensupları arasında devlet yatırımları ve girişim üzerinde yapılan tartışmalar, yeni cumhuriyetin İzmir İktisat Kongresi’nden sonra devletin iktisadi modelini belirlemek amacıyla bir arayış içerisine sokmuştur. Bu iki iktisadi modelin çatışması ve bu bazdaki tartışmalar, o zamanki siyasal alternatiflere de bağlıdır. Çünkü bir tarafta devlet müdahalesinin zirvede olduğu bir sosyalizm ile diğer tarafta hür ferdiyetçiliğin sınırsız olduğu bir kapitalizm vardır. Yani bir taraftan Batı, diğer taraftan Rusya. İşte bu hassas ortamda Mustafa Kemal ve arkadaşları ülke ekonomisini de göz önünde tutarak liberalizm-devletçilik tartışmasını başlatmışlardır. Fakat 1930’lu yıllara gelindiğinde devletin iktisadi model tercihinin “devletçilikken yana koyduğunu görüyoruz. Tartışmalardan sonra gerek Gazi ve gerekse yakın mesai arkadaşları liberalizmi tasvip etmediklerini açıkça söylemeye başlamışlardır. Ama bunun yanı sıra aşın devlet müdahalesine de taraf görünmüyorlardı. Gazi ve arkadaşları bir sürü model tartışmasından sonra bir araya gelerek devletin tercihinin “devletçilik”te yattığını söylemişlerdir. Daha sonraları ise “ılımlı devletçilik”, yani sırası geldikçe özel sektörü de destekleyen bir ekonomik model benimsenmiş oluyordu.

    Bu sıralarda 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ortaya çıkacak ve bu bunalımdan genç Türk devleti de ister istemez etkilenecekti.

    Görüldüğü gibi cumhuriyetin ilanından sonra devletin yoğun iktisadi faaliyetleri başlattığını görüyoruz. İzmir İktisat Kongresi’nden sonra devletin liberal bir ekonomiden yana olduğunu ve bunu uygulamak amacıyla da özel sektörün desteklenmesi için teşvikler, kolaylıklar ve yardımların yapılmasını içeren kanunlar çıkartılacaktır. Fakat bu dönemde özel sektörün ciddi bir faaliyete giremediğini görüyoruz. Bunun başarısız olmasının sebebi bu dönemde ağır iktisadi hamleyi üstlenecek sermaye sınıfının yokluğu, mali kaynak yetersizliği, ekonomik şatların iyi olmaması ve teknik bilgi seviyesinin düşük olmasıdır.

    Özel sektörün bu dönemde başarılı olmaması, devletin iktisadi faaliyetleri yürütmek amacıyla işe el koymasını getirecektir. 1929’a kadar devlet karşısında özel sektörün varlık gösterdiğini söylemek zordur. Bu yılda patlak veren dünya bunalımının getirdiği sorunların Türkiye gibi ekonomisi oturmamış bir ülkeyi etkilemesi ise beklenen bir olaydır. Türkiye’nin iktisadi politikaları tekrar gözden geçirilerek ve buhrandan kurtulmak için daha sıkı politikalar uygulamaya girişilecektir.


    [1] M. Akif Tural, Atatürk Döneminde İktisadi Yapılaşma ve Celal Bayar, s.76.

    [2] Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, (1908-1985), s.35.

    [3] M. Akif Tural, a.g.e., s.77.

    [4] a.g.e., s.78.

    [5] a.g.e., s.78.

    [6] Kokut Boratav, a.g.e., s.69.

    [7] Hakimiyet-i Milliye, 8, IX, 1930.

    [8] İnönü’nün Söylev ve Demeçleri (1919-1946), s.235.

    [9] İsmet Paşa’nın Siyasi ve İçtimai Nutukları, s.224-227.

    [10] TBMM Zabıt Cerideleri, 9.IV.1930, Korkut Brotav a.g.e, s.552-553.

  1. #1 Salih Tekbıçak
    Eylül 29th, 2011 at 12:40

    Bu güzel çalışmayı başlattığınız için, sizlere teşekkür eder saygılar sunarım.

    İyiki sizler gibi değerli hocalarımız varmış.
    Şu 10 yıl içersindeki yaşadıklarımızı düşündükçe insanlar ister istemez A- PARTİSİNDEN öncemi A-PARTİSİNDEN sonramı diye düşünmek zorunda kalacağından; Her nekadar sizler gibi okuyamamış olsamda
    Tarihimize olan merakım beni A-partisini gördükten sonra tarihimize,sahip çıkmanın önemini birdaha canlı olarak görmüş oldum. Sizin sitenizi gördükten sonra gerçekten cesaretim 10 kart artt. Tekrar teşekkür ediyor sevgi ve saygılar sunuyorm.salih tekbıçak (asya216)

    Cevap Yaz.Post Reply
Yorum Yazin


sitemap
site ekle