Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Türklerde Hakimiyet Anlayışı

  • Türklerde Hakimiyet Anlayışı

    Devlette hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlardan birincisi “iç hâkimiyet”tir ki, devletin sahip olduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan halk üzerinde hukukî bakımdan emretme hak ve yetkisini tam olarak kullanması demektir. İç hâkimiyetin sağlanabilmesi için bu da yeterli olmamakta, idare edilenlerin, yani halkın idare edenleri meşru kuvvet olarak kabul etmeleri ve itaat etmeleri de gerekmektedir. Aksi taktirde devlet değil, zorbalık hâkim olur. Devlette hâkimiyetin ikinci tezahürü ise “tam bağımsızlık”tır.

    Türkler, hürriyetlerine ve istiklâllerine fazlaca düşkün bir millet idiler. Hürriyet ve istiklâl, onların âdeta varlıklarının temel şartı idi. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, hürriyete ve istiklâle sahiplerse, kendilerini var, sahip değillerse “ölmüş” kabul ediyorlardı. Bundan dolayı hiçbir şekilde ve şart altında hürriyet ve istiklâllerini fedâ etmeye yanaşmıyorlardı. Hatta hayatlarında en çetin ve en ağır mücadeleyi de hürriyetlerini ve istiklâllerini korumak ve devam ettirmek için veriyorlardı. Daha da önemlisi bu iki değerin hafife alınması, önemsenmemesi bile Türkler arasında sert tartışmalara yol açıyordu.

    Böyle tartışmalardan biri de M.Ö. 58 yılında Hun devlet meclisinde meydana gelmiştir: İç ve dış baskılara karşı koyamayan Hun Hükümdarı Ho-han-yeh, vezirinin de tavsiyesi üzerine Çin hâkimiyeti altına girerek, durumunu kurtarmak istemiştir. Fakat, Ho-han-yeh’in kardeşi Çi-çi ve bazı devlet adamları, istiklâlin fedâ edilmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Zira onlar, kurtuluşu başka bir devletin desteğinde ve himayesinde değil, kendi güçlerinde görmüşlerdir.

    Böylece Hun devlet adamları, istiklâli fedâ etmek isteyenler ve istemeyenler şeklinde iki gruba ayrılmıştır. Taraflar meseleyi Hun devlet meclisinde enine boyuna tartışmışlardır. Türklerin istiklâle verdikleri değeri ve önemi göstermesi bakımından bu tartışmanın bir kısmını aynen buraya alıyoruz:

    “Hunlar cesaret ve kuvveti taktir ederler; bağımlı olmak ve kölelik onlara en âdi bir şey olarak gelir. At sırtında savaşmak ve mücadele etmek suretiyle devlet kuruldu; kavimler arasında kuvvet ve otorite kazanıldı. Yiğit savaşçılar ölünceye kadar savaşmalı ki, varlığımızı devam ettirebilelim. Şimdi iki kardeş taht için mücadele etmektedir. Sonunda ya büyüğü, ya küçüğü devlete sahip olacaktır. O (İstiklâli savunan) ölse de, onun itibarı ve şöhreti öyle artacak ki, oğulları ve torunları (ileride) daima devletin hâkimi olacaklardır. Gerçi şimdi Çin bizden daha güçlüdür; fakat (bu durumda bile) Hun ülkesini ilhak edemez. Niçin kendimizi Çin’e bağımlı kılalım ve atalarımızın devletini Çinlilere devredelim? Bu, ölmüş atalarımıza büyük hakaret olur. Böylece (komşu) devletler arasında gülünç duruma düşeriz. Evet, bu suretle (Çin’e bağlanmakla) sükunet tekrar tesis edilebilse bile, kavimler arasında yeniden üstünlüğümüzü elde edebilir miyiz?”

    Çi-çi ve taraftarları istiklâl fikrini mükemmel bir şekilde savundularsa da, bu fikri karşı gruba kabul ettiremediler. Bunun üzerine Hun Devleti parçalandı. Ho-han-yeh ve taraftarları Çin hâkimiyeti altına girdiler. İstiklâli fedâ etmeyi utanç verici ve aşağılık bir davranış sayan, daha önemlisi bunu atalarına karşı ağır bir hakaret olarak kabul eden Çi-çi ve taraftarları ise, Batı Türkistan’a çekildiler ve burada yeni bir Hun Devleti oluşturdular. Öte yandan, Türk istiklâline tamamen son vermeyi dış politikasının başlıca hedefi haline getirmiş olan Çin, Çi-çi’nin peşini bırakmadı. Büyük bir ordu ile Çi-çi’yi kendi merkezinde kuşattı. Çi-çi, burada hayranlık uyandıracak bir şekilde istiklâl mücadelesi verdi. Sonuç olarak, Çi-çi ve taraftarları, istiklâl mücadelesini hayatlarıyla birlikte kaybettiler. Fakat onlar, gelecek nesillere ölmez bir ideal ve örnek bıraktılar. Çünkü, Türk istiklâlinin bu eşsiz kahramanları, daha mücadeleye girmeden önce “oğullarının ve torunlarının daima devletin hâkimleri olacakları” inancını taşıyorlardı. Gerçekten de Onlar, istiklâl uğrunda öldüler; fakat inançlarını yaşatmayı başardılar. Bir süre sonra oğullarının ve torunlarının ruhunda istiklâl fikri tekrar uyandı; dedelerinin uğrunda hayatlarını kaybettikleri istiklâle kavuştular.

    Devletler ve milletler için siyasî istiklâl kadar, hatta ondan daha da fazla kültür istiklâli önemlidir. Türkler siyasî istiklâllerini korumakta ve savunmakta gösterdikleri hassasiyeti, kültür istiklâllerini korumakta ve savunmakta da gösteriyorlardı. Türklerin bu hususta gösterdikleri hassasiyete dair Türk tarihinde yüzlerce örnek bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını buraya almak, Türklerin kültür istiklâline ne kadar önem verdiklerini göstermeye yetecektir:

    Bazen Türk beyleri, millî örf ve âdetlerinden uzaklaşarak, kendilerini yüksek Çin medeniyetinin şaşaasına kaptırıyorlardı. Meselâ Hun hükümdarlarından Ki-ok (M.Ö. 174-160), Çin elbise ve yemeklerinden çok hoşlanmaya başlamıştır. O, bu özentide o kadar ileri gitmiş olacak ki, veziri, millî kültürde bir yıkıma yol açacağı düşüncesiyle kendisini şu sözlerle uyarmak zorunda kalmıştır:

    “Bütün Hunların sayısı, Çin’in bir sınır eyaletininkine bile eşit olamaz. Halbuki, (nüfusunun çokluğu bakımından) Çin çok güçlüdür. Ayrıca, Çinlilerin elbiseleri ve yemekleri (bizimkinden) tamamen farklıdır. Şimdi, Hun hükümdarı örf ve âdetlerini değiştirmek ve Çinlilerin kullandığı elbiseleri ve yiyecek maddelerini almak isterse, Hunların tamamen Çin etkisi altına girmesi için, onların ürünlerinden onda ikisini elde etmesi yetecektir”.

    Tıpkı Hunlar gibi Göktürkler de hem siyasî hem de kültür istiklâli hususunda son derece hassas idiler. Fakat, Göktürkler de Hunlar gibi Çin’in yıkıcı faaliyetlerinden kendilerini bir türlü kurtaramıyorlardı. Nitekim, kuruluşundan çeyrek asır geçmişti ki, Göktürk Devleti, Çin’in ustaca yürüttüğü kışkırtıcı ve yıkıcı faaliyetleri yüzünden sarsılmaya başladı. Göktürk istiklâli 585 yılında ağır bir darbe yedi; iç ve dış baskılara dayanamayan Işbara Kağan, sonunda Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı (585). Çin’in Göktürkleri hâkimiyet altına almaktan asıl maksadı, onları Çinlileştirmek idi. Türk geleneklerine son derece bağlı olan Işbara Kağan, Çin imparatoruna yazdığı bir mektupta, Çinlileşmeye yol açacak kültür emperyalizmine şiddetle karşı çıkmıştır. O, mektubunda Çin İmparatoruna bu hususta aynen şöyle demiştir:

    “Şimdi oğlumu sarayınıza gönderiyorum. Size, ilâhî kökten gelen atları her yıl takdim edecektir. Sabah akşam emirlerinizi bekleyeceğim. Fakat, elbiselerimizin önünü açmaya, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerimizi çözmeye, dilimizi değiştirmeye ve sizin kanunlarınızı kabul etmeye gelince, örf ve âdetlerimiz çok eski olduğu için, onları bozmaya cesaret edemedim. Bütün milletimiz de aynı kalbe sahiptir”.

    Yerleşik Çin medeniyetinin debdebe ve şaşaası, tıpkı Hun beylerini olduğu gibi Göktürk beylerini de etkilemekteydi: Ülkesini ve halkını maddeten ve manen kalkındırmak isteyen Bilge Kağan (716-734), Çin’i örnek alarak, bazı önemli reformlar yapmak düşüncesindeydi. Bu düşüncelerinden biri, surlarla çevrilmiş şehirler ve kaleler kurup, Türk toplumunu yerleşik hayata geçirmekti. Onun başka bir düşüncesi de, Göktürk ülkesinde Budist ve Taoist tapınaklar kurup, bu din ve felsefeleri Türkler arasında yaymaktı. Çin kültürünün zararlarını ve bu zararlara karşı en etkili savunma tarzının neler olduğunu çok iyi bilen devlet danışmanı Tonyukuk, Bilge Kağan’ın bu fikrine Göktürk istiklâlini tehlikeye düşüreceği endişesi ile şiddetle karşı çıkarak ona bu hususta şöyle dedi:

    “Bu olmamalı! Türklerin sayısı çok az. Hatta Çinlilerin yüzde biri kadar bile değil. Buna rağmen, Çin’e her zaman karşı koyabiliriz. Gerçekten biz bunu şu anda otları ve suları takip ederek, sabit bir yere konmayışımıza ve avcılık yapmamıza borçluyuz. Bütün halkımız savaş talimi içindedir. Kuvvetli olursak askerlerimize yağmalı akınlar yaptırırız. Zayıflarsak dağlara ve vadilere kaçar saklanırız. Çin askerinin çok fazla olduğunu düşünürsek, surların hiç faydası olmaz. İçinde oturmak için kaleler yaptırır ve eski geleneklerimizi değiştirirsek, günün birinde Çinlilere yeniliriz ve ülkemiz kesinlikle onlar tarafından ilhak edilir. Esâsen, Budist ve Taoist tapınaklarda sadece hoşgörülük ve uysallık telkin edilmektedir. Kuvvet ve savaşçılık yolu bu değildir. Bundan dolayı tapınaklar yaptırmamalıyız!”.

    Türk kültürüne son derece bağlı olan Bilge Kağan, Tonyukuk’un bu yerinde ve önemli tavsiyesine uyarak, Budizm’in ve Taoizm’in Türk ülkesinde yayılmasına izin vermedi.

    NOT: Bu ilgili makale, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Prof. Dr. Salim Koca’nın “Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilâtı” adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle