Logo Background RSS

Isminiz@Tarih.gen.tr Uzantılı MSN
Forum

Türklerde Yurt Anlayışı

  • Türklerde Yurt Anlayışı

    Türkler, devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklara “ülke”, “uluş” veya “yurt” gibi adlar vermekteydiler. Bunlardan “uluş”, toprakla birlikte halkı ifade etmekteydi. “Yurt” ise, daha çok “vatan” kavramı gibi kutsal bir anlam taşıyordu. Türkler için yurt, sadece üzerinde yaşanılan ve geçim temin edilen bir toprak parçası değildi; aynı zamanda kendilerini koruyan ata ruhlarının üzerinde dolaştığı bir mekân idi.

    Türkler, ancak üzerinde özgür olarak yaşadıkları ve hükümranlık haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullandıkları toprakları “yurt” olarak kabul ediyorlardı. Daha doğrusu onlar için yurt, üzerinde Türk tuğlarının ve bayraklarının dalgalandığı kutsal bir ata yadigârı idi. “Yurt”, diğer yurtlardan “yaka” adı verilen sınırlarla ayrılmaktaydı. Bu sınırlar devletin gücüne göre, bazen daralıyor, bazen de genişliyordu.

    “Yurt”, yani toprak, devletin ikinci temel unsurudur. Nasıl halksız devlet gerçeği olmayacağı gibi, topraksız da devlet düşünülemez. Türkler, çok erken çağlarda toprağın devlet için değerini ve önemini kavramışlar; onu daima terk ve fedâ edilmez kutsal bir değer olarak görmüşlerdir. Ancak, istiklâllerini ve hürriyetlerini kaybettikleri durumlarda, onu terk ve fedâ etmek zorunda kalmışlardır.

    Türk hükümdarları daima, toprağı devletin temeli sayan bir anlayış içinde olmuşlardır. Bundan dolayı da, vatan toprağını korumayı ve savunmayı kendilerine başlıca görev edinmişlerdir. Daha önemlisi, şartlar ne olursa olsun bu hususta en küçük bir tavize bile yanaşmamışlardır. Özellikle, büyük Hun Hükümdarı Mete’nin toprak konusunda Çin yıllıklarına yansıyan taviz vermez tutumu, sadece Türk tarihinde değil, dünya tarihinde bile emsalsiz bir örnek teşkil etmektedir: M.Ö. 209 yılında mükemmel bir darbe ile babasını bertaraf ederek, Hun tahtına çıkan Mete, “Tung-hu” adında komşu bir kavmin ağır siyasî baskısına mârûz kalmıştır. Moğol kökenli bir kavim olan Tung-hular, özellikle Hunlardaki iktidar değişikliğinin yarattığı şaşkınlık, karışıklık ve daha doğrusu zayıflık durumundan kendi lehlerine yararlanmak istemişlerdir. Gönderdikleri elçi ile Mete’den toprak da dahil olmak üzere bir dizi haksız istekte bulunmuşlardır. Bundan maksat, Hunlara saldırmak için bir sebep yaratmaktı. İşte bu önemli tarihî olayı kaynakta anlatıldığı şekliyle buraya alıyoruz:

    “Mete idareyi ele aldığı zaman, Tung-hular güçlerinin zirvesinde bulunuyorlardı. Mete’nin babasını öldürdüğünü ve bizzat tahta oturduğunu öğrenen Tung-hular, Tuman’a (Mete’nin babası) ait ‘bin li’ (bir günde 500 km) koşan ata sahip olmak istediklerini bir elçi vasıtasıyla bildirdiler. Mete danışmanları ile görüştü. Onlar, Hunlar için böyle bir atın verilemeyecek kadar değerli olduğunu söylediler. Fakat Mete şöyle konuştu:

    - Ben nasıl bir atı komşu devletten üstün tutabilirim?

    O, ‘bin li’ koşan atı (Tung-hu elçisine) teslim etti. Artık Tung-hular, Mete’nin kendilerinden korktuğuna kani oldular. Onlar, Mete’nin hanımını da istediklerini bildirmek için bir elçi (daha) gönderdiler. Mete tekrar çevresi ile görüştü. Hepsi sinirlenmiş olarak bağırdılar.

    -Tung-hularda ahlâk diye bir şey yok. Biz, onlara saldırmayı teklif ediyoruz.

    Bunun üzerine Mete şöyle konuştu:

    -Ben nasıl bir kadını komşu devletten üstün tutabilirim?

    O, sevgili hanımını tuttu ve Tung-hu elçisine teslim etti. Fakat, Tung-hu hükümdarının haksız istekleri daha da arttı. İki devlet arasında kullanılmayan büyük bir toprak parçası vardı. Burada sadece iki devletin askerî birlikleri bulunuyordu. Tung-hu hükümdarı gönderdiği elçi ile Mete’ye ‘Benim ve senin sınırlarında askerî birlikler dışında insan bulunmayan bu toprak parçası, Hunlara çok uzak; ben bu toprak parçasına sahip olmak istiyorum’, dedi. Mete tekrar danışmanlarına sordu: Bazılarının fikri bu boş toprak parçası hem verilebilir, hem verilemez şeklinde idi. Bunun üzerine Mete, hiddetle parladı ve şöyle söyledi:

    -Devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?

    Hem verilebilir, hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde buldu”.

    Bu arada hazırlığını tamamlamış olan Mete, ordusunu alarak süratle Tung-huların üzerine yürümüştür; anî bir baskın hareketi ile bu şımarık kavmi perişan ederek, onlara asırlarca unutamayacakları bir ders vermiştir.

    Burada, devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından örnek tarihî bir olay naklettik. Bu tarihî olaydan anlaşılacağı üzere Mete, Hun tahtına çıktığı sırada ağır dış politik baskılarla karşı karşıya gelmiş, devlet meclisinin muhalefetine rağmen -şüphesiz bu arada zaman kazanarak hazırlığını tamamlamak için- bazı tavizlerde bulunmuştur. O, Tung-huların haksız ve ahlâk dışı isteklerini karşılarken de, atın ve hatunun şahsî malları olduğunu düşünmüş ve bu yüzden iki devlet arasındaki ilişkilerin bozulmasına fırsat vermemiştir. Fakat istenen taviz, şahsî olmaktan çıkıp, devlete ait bir toprak parçası olunca, Mete hemen harekete geçmiş, önce bu hususta tavizkâr olan devlet adamlarını saf dışı etmiş ve sonra da kendisinden toprak tavizi talebinde bulunan kavmi bir yıldırım harekâtı sonucunda ezmiştir.

    Bu hususta sonuç olarak şu hükme varıyoruz: Dünyada pek çok toplumun devlet fikrinden habersiz olduğu bir çağda, Türkler, sağlam, köklü ve gelişmiş bir devlet fikrine ulaşmış bulunuyorlardı. Zira, onların gözünde büyük Hun Hükümdarı Mete’nin dediği gibi, “toprak devletin temeli idi”. Devletin temeli olan toprak da, sebep ne olursa olsun, terk ve fedâ edilmez idi.

    NOT: Bu ilgili makale, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Prof. Dr. Salim Koca’nın “Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilâtı” adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Yorum Yazin


sitemap
site ekle