Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı
Kapat
   

Geri git   Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı > Duyuru - İstek - Tanışma Bölümü > Konu Dışı

Konu Dışı Tarihi konular dışında kalan herşeyi kurallar dahilinde burada paylaşabilirsiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 19 Nisan 2015, 21:35   #1
Özel Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 29 Mart 2015
Konular: 16
Mesajlar: 24
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
muhali isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart İbrani Asıllı Yazarlarda Yahudi Mitolojsine Bağlılık

Dostoyevski: Suç ve Ceza
“… Bu yüksek kıyıdan, gözün alabildiğine geniş bir çevre görünüyordu. Irmağın öteki uzak kıyısından, belli belirsiz bir şarkı sesi gelmekte idi. Orada, güneşle yıkanan uçsuz bucaksız bozkırda, güçlükle seçilebilen küçük, siyah noktalar halinde göçebe çadırları görüyordu. Orada özgürlük vardı. Orada, buradakilere hiç benzemeyen bambaşka insanlar yaşıyordu. Orada zaman sanki durmuş gibi idi. Orada sanki hala, İbrahim ile sürüsünün çağı geçmemişti. Raskolbnkaoav oturuyor, kımıldamadan, gözlerini ayırmadan bakıyordu.” ( Dostoyevski: Suç ve Ceza, II. cilt . Türkçesi: Hasan Ali Ediz. Engin Yayıncılık, s:362)
...
“...insanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılmış. Basit insanların kanunun boyunduruğunda yaşamları şart. Çünkü görmüyor musun, onlar, basit insanlar. Ama üstün insanların her şeyi yapmaya hakları var. Her şey, her sey... isterlerse cinayet işlerler, isterse, ahlak kurallarını çiğnerler... Birinciler, dünyayı muhafaza eder ve onun nüfusunu çoğaltır, ikincilerse onu hareket ettirir amacına doğru yürürler. Her iki sınıfın da yaşamaya hakkı vardır. Bana kalırsa, her ikisine de eşit haklar tanırım, Tabii, Filistin'e kadar. Demek Filistin'e inanıyorsunuz? İnanıyorum, dedi Raskolnikov..” ( Suç ve Ceza. Türkçesi: Hasan Ali Ediz, 1 cilt, s:214 ve 362. Engin Yayıncılık)
...
Böylece 19’uncu ayete kadar okudu:
“Yahudilerin birçokları, kardeşlerinden ötürü başsağ*lığı dilemek için Marta ile Meryem’in yanına gelmişlerdi. Marta, Isa’nın/gelmekte olduğunu duyunca onu karşılama*ya koştu. Meryem ise evinde kaldı. Bunun üzerine Marta,! Isa’ya: Efendimiz, eğer siz burada bulunsaychnız, kardeşim ölmezdi, ama şimdi bile Allah’tan her ne dilerseniz, vere*ceğini biliyorum» dedi. (Suç ve Ceza. Türkçesi: Hasan Ali Ediz, 1 cilt, s:69.)
...
“İşte bu sebepten ötürü derslerimiz başarısızlığa uğradı. Pers’li Kirus’a geldiğimizde daha fazla ileri gidemeyeceğimiziz anladı. “(Suç ve ceza , s: 15)
...
Kisra Anoşak Revan, Araplar Nuşirvan, Yahudiler Büyük Kisra olarak anarlar. Pers Kralı Kyros (Kıros veya Kirus olarak okunuyor),İ.Ö. 559-530 arasında hüküm sürdü. O dönmede Yahudiler Babil krallığında köle idiler. Kiros, M.Ö. 530’da Babil krallığını yıkarak Yahudileri özgür kıldı. Eski Ahid Ezra 1/1-4 de Kyros'un Babil'de tutsak olan Yahudiler'i özgürlüğüne kavuşturarak Anayurtları'na dönmelerini sağlayan kişi olduğu belirtilir. Bu nedenle, Yahudiler arasında peygamber mertebesinde kutsaldır. Tevratik, taşınmaktadır. Kiros (Kyros) adı Türkiye gizli Yahudileri arasında “kır, kırca, kır, kırdar, kıraç, ok-kır, ça-kır vb ” şeklinde soyad olarak taşınıyor.
“İrani "vav" karakteri, "o" veya "u" olarak okunmak icap ederken bizde "-ev" söyleniyor; "Hosro" veya "Husro" olan adi da, "Husrev" ya da "Husrev" yapiyoruz. Iranilerin bu çok taşınan adını İbraniler "Kores" çağırıyorlar; sürgünden dönmelerini sağladığı için bu adı çok taşıyor*lar. İbrani "Kores" bizde "Güres" olmaktadır. "Hosro", Batı'da "Cyrus" çağırıyor, Roma'dan kalmadır; yalnız, "Cyr", "Kır" telaffuz edilebilmektedir ve isabetlidir. Bu Kır'dan, bizde "Kırca", "Kırcı" ve "Kırcan" ad veya soyadları elde edilmektedir. Kısaca, Hüsrev, Güreş, Kırca, hep Hosro'dan geliyorlar; not etmiş oluyorum.” (Prof. Dr. Yalçın Küçük: İsyan-2,s: 227, dipnot)
“Kores'in, Latince yazılışıdır, asli "Kır" olmakla, İrani'ler, "Hosrov" ve biz "Hüsrev" diyoruz. İrani şahinşah Cyrus, Yahudiler'in sürgünden dönmesini sağladığı için bu ad içselleştirilmiştir; "Koreş" İbrani söylenişidir ve 1993 "Israel Darbesi" sırasında Genelkurmay Baskanı Orgeneral Doğan Güreş'in güreş'i, koreş'e en yakın telaffuz olmaktadır. (Prof. Dr. Yalçın Küçük: Tekelistan,s:130)
Avustralyalı Karl Joseph Kraus’un fil gezisine gittiği Tayvan’da yaşları 7 ile 15 arasında değişen kız kardeşlere tecavüz ettiği, daha sonra soğukkanlılıkla otele dönüp tatiline devam ettiği ortaya çıktı. (Milliyet Gazetesi; 30.04.2013)

Varlık Vergisi’ni uygulayacak komisyonun başkanı İstanbul valisi Lütfü Kırdar’dır.

Kır-dar, eski İran imparatoru “Cyrus (kyros)”’un karşılığıdır; cyr-us ki ilk bölümü “ kır” teleffuz edilir. Pers Kralı Kyros (kıros olarak okunuyor) İ.Ö. 559-530 arasında hüküm sürdü. Yahudilerin Babil tutsaklığı, Pers kralı Kyros'un Babil'il işgali (M.Ö. 530) ile son buldu . Eski Ahid Ezra 1/1-4 de Kyros'un Babil'de tutsak olan Yahudiler'i özgürlüğüne kavuşturarak Anayurtları'na dönmelerini sağlayan kişi olduğu belirtilir. Bu nednele, Yahudiler arasında peygamber mertebesinde kutsaldır, Tevratik, taşınmaktadır. Hem Türkiye’deki hem de tüm dünyadaki gizli Yahudiler “cyr (kır)”ın değişik versiyonlarını ad ya da soyadı olarak taşırlar. Örneğin Türkiye’de, kır, kır-dar, kır-ca, kır-cı, kır-aç, kır-can, ok –kır, ça-kır, vb

Cyros’u Hıristiyan gözüken Yahudiler (converso) da, cyrus, kroes, cruz, vb olarak taşımaktadırlar. Örneğin, 9 - 13 Eylül 1943 tarihlerinde New York Times gazetesinde Cyrus Sulzberger imzasıyla Türkiye'deki Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı çıktır. Örneğin, Hollanda milli takımının kaptanı Johan Cruyff

Hürriyet Gazetesi ‘den bazı haberler:
-Gisele Bundchen'in ayrılmasından sonra Victoria's Secret firmasının gözde mankenleri arasına katılan Doutzen Kroes şu günlerde kariyerinin en parlak dönemini yaşıyor. (Kroes, Türkiye’de güreş olarak okunuyor: Doğan Güreş)

-Türkiye’deki sperm bağışı tartışmalarının ardından, dünyanın en büyük sperm bankası olan Danimarkalı Cryos şirketi yöneticisi ile görüştük. (kripto orospular gidip bu Yahudi spermlerinin satıldığı bankada dölleniyorlar, çünkü Yahudi olmayandan çocuk yapmaları Yahudi dininde yasak.)

-Günümüz gençlerinin ikonlarından biri de Hannah Montana dizisinin yıldızı Miley Cyrus.
-Penelope Cruz, yönetmeni kıramadı, soyundu
-Tom Cruise eşi Katie Holmes’dan 16 yaş büyük.
...

Dostoyevski: Ecinniler
(Türkçesi: Metin İlkin Oda Yayınları.)


“En son sahnede Babil Kulesi’yle onun kimi asma katları belirir, sonra insanlar yeni umut şarkıları söyleyerek kulenin inşasını tamamlamaya başlarlar. Ta tepeye kadar çıkınca, sözgelimi, Olimp’in sahibi, gülünç bir durumda kaçıp gider, bunun farkına varan insanlar da onun yerinidoldurarak oş yaya yeniden uyarlanırlar ve yeni bir yaşama başlarlar, işte o za man tehlikeli buldukları şiir buydu. “(Ecinniler, s:8)
...
O var, ama kimse onu görmedi, gizleniyor. Biliyor mususnuz, yüzbinde bir kişiyr gödstermek de olanaklı. Ve ütün dünyaya yayılır: “ ‘Gördük, gördük. Hızır İlyas’ın arabasıyla gökyüzüne çıktığını ‘ kendi gözleriyle’ görmüşlerdir./... / Bu arada biz de birkaç Süleymanca yargı yayarız (Ecinniler, s: 423)
...
“…Bu sözcükle Avrupa’daki kiliselerimizden birinin zangocu -ama pek dikkate değer- tam büyük perhiz duası başlayacağı sırada, -Eyüp peygamberin kitabını ve ilahilerini bilirsiniz- İngiliz bir aileyi kapı dışarı etmeye kalkışmış; bunu bir yerde okudum, (Ecinniler: s:55. Türkçesi: Metin İlkin Oda Yayınları.)
...
“Prensimiz üç yıldan fazla bir zaman yurtdışında kaldı. Böylece kentimizde aşağı yukarı unutuldu. Stepan Trofimoviç’in söylediğine göre , hemen bütün Avrupa’yı dolaştıktan sonra Mısır’a, oradan da Filistin’e kadar gitmişti (Ecinniler, s: 52)
...
“Derken birdenbire yağız bir at sırtında güzeller güzeli bir delikanlı çıkagelir. Arkasında çeşitli uluslardan bir kala*balık vardır. Delikanlı ölümü temsil etmektedir, arkasındaki kala*balıksa onu istemektedir. En son sahnede Babil Kulesi’yle onun kimi asma katları belirir, sonra insanlar yeni umut şarkıları söyleyerek kulenin inşasını tamamlamaya başlarlar. Ta tepeye kadar çıkınca, sözgelimi, Olimp’in sahibi, gülünç bir durumda kaçıp gi*der, bunun farkına varan insanlar da onun yerinidoldurarak eşyaya yeniden uyarlanırlar ve yeni bir yaşama başlarlar, işte o zaman tehlikeli buldukları şiir buydu.” (Ecinniler, s:8)
...

Dostoyevski: Karamazov Kardeşler
( Türkçesi: Nihal Yalaza Taluy. Türkiye İş Bankası Yayınları)


-“İyi çocuk falan istemem ben! diye fısıldadı, istmem başka çocuk...” Seni unutursam ey Kudüs, dilim...”
-Kudüs’ten söz etti: Neymiş o?
-Tevrat’ta: “ Seni unutursam Kudüs”, yani en değerli şeyimi unutur ya da bir şeyle değişirsem çarpılayım... (s: 747,748)
...
Bizde Moskova’ Petro öncesi deviride bazen buna benzer, Tevrat’tan alınma, dram şeklinde temsiller yapılırdı (s: 328)
Şimdi al bir aydın Rus inkârcısının ruhunu, ona balinanın karnında üç gün, üç gece küs duran Yunus Peygamber’in ruhunu karıştır: İşte sansa yolun üstünde yatan düşünürün kişiliği... (s:?)
...
Evimden kalan anılarımın başında kutsal tarihe ait olanlar geliyor. Bu kitabın içinde neler olduğuna öğrenmeye henüz pek küçükken heves etmiştim. İçi nefis resimlerle süslü, Tevrat ve Incil’den 104. Kutsal Hikâye adında bir kutsal tarih kitabıydı.... Bir genç, kilisenin ortasına çıktı, elinde büyük bir kitap tutuyordu. Kitap öylesine büyüktü ki, bana, son derece güçlükle taşıyormuş gibi geldi. Kitabı rahleye ko*yarak açtı, okumaya başladı..... Bir gün şeytan, Tanrı oğulları arasına karışmış, Rabbin huzuruna çıkıp yeryüzünü ve yeraltını dolaştığım söylemiş. Tanrı, “Eyüp kulumu gördün mü?” diye sormuş ve bu ör*nek, aziz kuluyla şeytana övünmüş. Tanrı, pek sevdiği temiz ruhlu adamı şeyta*nın eline teslim etmiş, iblis de birdenbire, sanki gökten inen yıldırımlarla Eyüp’ün varını yoğunu dağıtmış, çocuklarını, sürülerini yok etmiş. Eyüp, üstünü başını parçalayarak ken*dini yere atmış, “Anamın karnından dünyaya çıplak geldim, toprağa da çıplak olarak gideceğim. Her şeyimi Tanrı verdi, Tanrı aldı!.. Tanrının adı bugünden sonsuzluğa kadar kutsal olsun!” diye bağırmış.... Tanrı en sevgili, en pak kulunu iblisin eğlencesi etmeye nasıl kıymış, onu evlatlarından edip vü*cudunu irinli yaralarla ne d i ve sardırmış!... Ulu Tanrı dünyayı yarattığı günlerde, her günün sonunda, “Yarattığın her şey iyidir,” diye övündüğü gibi Eyüp’le de gururlanmaktadır. Tanrıya övgüleri duyuran Eyüp de yalnız Yaradan’a değil, bütün in*sanlığa sonsuzluğa kadar hizmet etmektedir. Zaten dünyaya gelişinin nedeni budur.... Yıllar sonra Tanrı, Eyüp’ü tekrar kalkındırır, servetini yeniden bağışlar. (s :387-389.)
...
Daha yeni çıktı bu şarkı, dedi, kimden öğreniyorlar bilmeme ki! Yahudi ile şimendiferciyi unuttular; onlar sesini bastırdı (s: 582)
...

Keman, dümbelek çalan Yahudiler geldiler. (s: 578)
...
Kızların toplanmaya başladığını, dümbelek çalan Yahudilerin henüz gelemediğini ama neredeyse sökün edeceklerini, yiyecekle trokyanın da henüz görünürlerde olmadığını bildirdi.(s: 569)
...
Bir köy papazı haftada bir, akşamüstü evinde, ilkin yalnız çocukları toplar, arkasından duyunca babaları da gelmeye başlarlar. Bunun için konaklar falan yaptırmaya gerek yok, kendi kulübeciği yeter: İçerinin kirlenmesinden yana tasa çekmesin, topu topu bir saat sürer bu toplantı... Açsın Kutsal Kitabı, sade bir dille, kurumlanmadan, çevresindekilere tepeden bak*madan, duyguyla, tatlılıkla, okuduklarının karşısındakilerce dinlenmesinin zevkini tadarak okusun. Yalnız arada bir, basit halkın anlayamayacağı bir kelimeyi açıklamak için durmalı. Ama merak etmeyin, her şeyi anlar onlar. Hıris*tiyan kalbinin anlamadığı yoktur! Onlara İbrahim, İsak ve Rebeka’nın menkıbelerini, Yakup’un Lavana’ya giderken uykuda Tanrıyla nasıl mücadeleye girip “Korkunç yerdi burası! dediğini anlatır , saf halk üzerinde büyük bir etkisi olur bunların. Özellikle çocuklara; kardeşlerinin rüya habercisi ve büyük peygamber Yusuf’u nasıl sattıklarını, babalarına onu vahşi hayvanın parçaladığını söyleyerek kanlı elbisesini gösterdiklerini anlatan hikâyeyi okumalı. Daha sonra kardeşlerin buğday almak için Mısır’a geldikleri zaman, sarayda yüksek bir mevkie gelen Yusuf’un onları suçlayıp nasıl eziyet ettiğini, en küçükleri Bünyamin’i yanında alıkoymasını dinletmeli. Yusuf, “Seviyorum sizi, hem seviyor hem eziyet ediyorum!” demiş... Kardeşlerinin onu kız*gın çölde, kuyu başında, yabancı tüccarlara nasıl sattıkla*rını, kenetlenmiş ellerini onlara uzatarak, yaban illere köle olarak göndermemeleri için nasıl yalvarıp yakardığını unut*mamış... Ama bunca yıl geçtikten sonra onlara kavuşunca yeniden olanca kalbiyle sevmiş onları, fakat gene de ezmiş, eziyet etmiş, bunu yaparken de hep sevmiş. Yanlarından ayrılarak odasına gidip kendini yatağına bırakmış, doyasıya ağlamış, sonra gözlerini kurulayarak, sevinçle parlayan bir yüzle karşılarına çıkmış ve “Sizin kardeşiniz Yusuf’um ben!” demiş. Gerisini de okumalı: İhtiyar Yakup’un, sevgili oğlunun sağ olduğunu duyunca nasıl anayurdunu bırakarak yabancı illere gidip orada sonsuzluğa kalacak büyük sözler vasiyet ederek öldüğünü... Ömrü boyunca mazlum, ödlek kalbinde gizlediği sözler şunlardı: Zamanı gelince soyundan, Yahuda sülalesinden dünyanın biricik umudu bir Barışçı ve Kurtarıcı doğacaktı. Pederlerim ve hocalarım, hep bildiğiniz, benden çok daha ustalıkla anlattığınız, bana öğreteceğiniz şeylerden böyle çocuça söz açtığım için ba*ğışlayın, gücenmeyin bana! Coşkunluğum söyletir bunları bana; gözyaşlarımı da bağışlayın, çünkü bu kitabı pek severim. Bunu okuyan Tanrı hizmetkârı papaz da ağlasın. O zaman onu dinleyenlerin kalbinde karşılıklı bir duygulanma belirir Ufak, minnacık bir tohum yeter, ruhu temiz bir insa*nın kalbine at onu, günah mezbelesinin karanlığında ışıklı bir noktacık halinde sonsuzluğa kadar yaşayacaktır.(Karamazov Kardeşler, s-391)
...
Kitabın (İncil) başka bir yerini açtım, İbranilere Mektup’tan X.bap. ayeti gördüm.
(s: ?)
...
Zamanı gelince bu hayali, gerçeği yitirmiş dünyaya iletecekelr. büyük fikiridir bu, doğudan parlayacak bu yıldız ( s:418)
...
İkinci karısı Sofya İvanova da oldukça gençti. Fyodor Pavloviç onu başka bir ilden, bir Yahudi’yle birlikte oraya karlı işler için gittiğinde almıştı. (s: 10)
...
Anlattıklarına göre , Hristiyanlığın ilk dönemlerrinde müritlerden biri Staretzin( tarikat şeyhi) bir buyruğunu yerine getirmeden manastırdan ayrılmış, başka bir ülkeye, Suriye’den Mısır’a gitmiş./.../ Ayranoz’dan Kudüs’e, hacca gidip yeniden Rusya’ya dönecek, kuzeye, Sibirya’ya gidecekmiş. (s:30) (
...

— Şey, Yahudilerin paskalyalarında çocukları kaçırıp kestik*leri doğru mu Alyoşa?
— İnanır mısınız, o Yahudi’yle ilgili yazıyı okuyunca bü*tün gece ağlamaktan bittim. (s : 776,777) /…/ Alyoşa çıkar çıkmaz Liza sürgüyü çekti, kapıyı hafifçe aralayarak bir parmağını aralığa soktu, sonra kapıyı olanca hızıyla çekerek parmağını ezdi. Birkaç saniye böyle durduktan sonra parmağını kurtardı, ağır ağır koltuğuna doğru yürüdü. Dimdik oturmuş, fışkıran kana bakıyordu. Dudakları titriyordu; kendi kendine hızlı hızlı, Alçaksın, alçak, alçak, alçak! diye fısıldıyordu.” ( s: 779)
(NOT: Yahudi çocuğu acısını hissetmek; acıya ortak olmak. Fransa Cumhurbaşkanı İspanya-İtalya-Macaristan Yahudi kökenli Nicolas Sarkozy, “Her Fransız ilkokul çocuğu, soykırımda ölen bir Yahudi çocuğunun hatırasını ’evlat edinmelidir," demiştir. Şoklu eğitime tepki - Hürriyet
...

“Gün batıyor; onun yerini koyu, sıcak ve “cansız” bir Sevilla gecesi alıyor. Her yanı “defne ve limon kokusu” sarıyor. Zifiri karanlığın ortasında ansızın hapishanesin de*mir kapısı aralanıyor, ihtiyar Büyük Engizisyoncu elindeki meşaleyle ağır adımlarla hapishaneye giriyor.”(s:333)

Dostoyevski: “Karamazov Kardeşler” adındaki kendi ailesini anlattığı romanında, İvan adlı kahramanına bir ‘mensur şiir’ yazdırtır. İvan, kardeşi Alyoşa’ya şiirini şöyle anlatır:

“Eserimde olay İspanya’da, Sevilla’da engizisyonun en kızışmış zamanında, ülkede Tanrı adına her gün ateşler yakılarak, “Muhteşem bir auto da fe ile /Hain kâfirler yakılırken, geçiyor. Tabii O’nun bu seferki gelişi, söz verdiği şekilde, dünyanın sonu yaklaşırken, göğün bütün görkemliliği içinde “Doğudan Batıya kadar ışıldayan bir şimşek” halinde ani gelişi gibi değildi,hayır. O, bir an için olsun, şafakları alevlere bürünmüş bir ülkede evlatlarını görmek istiyordu. On beş yüzyıl önce yaptığı gibi, içi sonsuz merhametle dolu, bir daha aralarında dolaşmayı, yanlarında olmayı istiyordu. Güney şehrinin sıcak sokaklarından geçiyor. Henüz bir gün önce Büyük Engizisyoncunun kralla saray halkı, şövalyeler, kardinaller, saray dilberleri ve bütün Sevilla halkı huzurunda “muhteşem bir auto da fe”de, ad majorem gloriam Dei yüze yakın din sapığını yaktığı şehirdi bu... Sessizce, belirsizce girdiği halde, ne garip, herkes tanıyorO’nu. Bu kısım, yani neden tanındığını anlatan kısım, şiirin en güzel yeri olabilirdi. Halk, önüne geçilmez bir kuvvetle O’na doğru akıp çevresini sarıyor, peşinden gidiyor. Aralarından sakin, sonsuz merhamet dolu bir gülümsemeyle, kalbi sevgi, gözleri aydınlık, Bilgi ve Kudret nuru dolu olarak geçiyor; ilerledik*çe insan kalplerinde sevgi yankıları uyandırıyor. Halka doğ*ru ellerini uzatarak kutsuyor onları. O sırada, O’na, hatta sadece elbisesine dokunanlara şifalı bir kuvvet saçıyor. Ka*labalık içinde küçük yaştan beri kör olan bir ihtiyar, “Rabbim, bana şifa ver ki Seni görebileyim!” diye yalvarıyor. O anda gözlerindeki perde kalkıyor, kör adam O’nu görmeye başlıyor. Halk ağlayarak O’nun bastığı toprağı öpüyor, çocuklar önüne çiçek atıyor, “Hosanna!” diye bağırıyorlar.Hepsi “O’dur, O; O’ndan başkası olamaz!” diye tekrarlı*yorlar. Sevilla başkilisesinin avlusuna girdiği zaman bir aile,ağlaşarak kiliseye açık beyaz bir tabut getiriyor: İçinde şehir büyüklerinden birinin biricik kızı yatıyor; yavrunun ölüsü çiçeklerle süslenmiş. Kalabalıktan birisi, ölünün ağlayan annesine, “O, çocuğunu diriltir!” diye bağırıyor. /.../ Gün batıyor; onun yerini koyu, sıcak ve “cansız” bir Sevilla gecesi alıyor.(s:330-333)

Bu paragrafta da çok açık görüldüğü gibi, Dostoyevski’nin kahramanı İvan , yazdığı mensur şiirde, İsa’yı Yahudilerin en çok zülüm gördükleri, engizisyon mahkemelerinde yakıldıkları İspanya’nın Sevilla kentine bir kurtarıcı olarak gönderiyor ve Sevilla halkı, yani İbrani halk, o habersiz geldiği halde hemen onu tanıyor; sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. O da , halkı kutsuyor ve Yahudi mitolojinin temel dayanağı olan mucizeleri orada göstererek ölüyü diriltiyor, görmeyeni gördürüyor. Jostein Gaarder adındaki Norveçli bir felsefe doktorunun yazdığı “ Sofi’nin Dünyası” –felsefe tarihinin özeti netliğindeki- romanda İsa şöyle tanıtılır: “İsa’nın döneminde de başa kral Davud gibi yeni bir politik, askeri ve dini önder geleceğine inanlar çoktu. Bu kurtarıcı Yahudilerin Roma idaresi altındaki ızdıraplarına bir son vercek, ulsal bir lider olarak görülüyordu. (Jostein Gaarder: Sofinin Dünyası, s: 176. Türkçesi: Gülay Kutal. Pan Yayıncılık. 1994.)

Sevilla, İber Yarımadası’nda kurulan Arap-Yahudi devleti olan “Endülüs Devleti” döneminde Yahudi kenti. Prof. Dr. Yalçın Küçük’e göre, Oradan kovulup Osmanlı topraklarına yerleşenler (Türkiye’deki gizli Yahudiler: kriptolar) kız çocuklarına Sevilla kentini çağrıştıran “Sevil” adını verirlermiş. Nitekim, Türkiye’de “sevil” adı çok yaygındır. Eğer bu varsayım doğruysa, İtalya’da başbakanlık, medya patronu, futbol kulüp başkanlığı yapan , pedofil ilişkiden hüküm giyen Silvio Berlusconi’nin de Sevilla’dan kovulan Yahudi aileye mensup olma olasılığı vardır. Silvio Berlusconi, hiç ilgisi olmayan toplantılarda –tıpkı Fransa Cumhurbaşkanı Yahudi Sarkozy gibi- İsrail’i korurken , İsrail düşmanlarına saldırırken aynı zamanda Suriye halkını katleden İsrail’in öncü güçleri olan şeriatçı örgütleri de İsrail karşıtı gibi göstererek kamuflaj yapıyor. Örneğin,

Ülkenin kuzeyinde Garda Gölü kıyısındaki Sirmione kentinde, Berlusconi’nin liderliğini yaptığı Forza İtalia (Haydi İtalya) Partisi’nin genç politikacı yetiştirmeye yönelik okul kurma projesiyle ilgili bir toplantı düzenlendi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Silvio Berlusconi, ilginç iddialarda bulundu.
DELİ HİTLER"
İsrail halkının büyük bir tedirginlik içinde olduğunu öne süren Berlusconi, İsrail’de bulunan her ailenin en az bir bireyinin “deli Hitler” tarafından yok edildiğini belirterek, “Yahudileri o topraklardan kovup İsrail’i silmeyi hedefleyen İslami bir patlamanın korkusunu taşıyan onların (İsrail halkı) yerinde olsanız siz ne düşünürsünüz” dedi.

“İSRAİL HALKI ATOM BOMBASINI DOĞRU BULUYOR”
IŞID’ın dünya için Hitler’e benzer bir tehdit olduğunu belirten Berlusconi, sözlerini şöyle sürdürdü “Size kesinlikle söyleyebilirim ki, İsrail halkının büyük çoğunluğu, şimdi benzer bir tehlikeyle karşı karşıya olma durumunda savunma amaçlı atom bombası kullanılmasını doğru buluyor.” (Hürriyet - Avrupa.


...
Coşkunluğundan çekinme, ona değer ver, çünkü bu, Tanrının seçkin kullarına bağışladığı bir nimettir. (s:430)
(Bakara Suresi-47:"
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın....")


Dünyamızdan ayrılınca ona açılan İbrahim’in bahçesini gördü, Lazar’la Zenginin hikâyesinde anlatıldığı gibi, İbrahim’le konuştu, cenneti seyretti, Tanrıya kadar yükselebildi... Ona azap veren de buydu zaten: Sevmeyi bilmeyen, sevenlerin sevgisini hor gören o, Tanrının huzuruna nasıl çıkacaktı? Artık her şeyi bütün açıklığıyla görüyor, kendi kendine “öğrendim artık,” diyordu, “ama şimdi sevmeyi bütün varlığımla istediğim halde bunda ne bir büyüklük, ne de fedakârlık olacak. Yeryüzündeki hayatım bitmiştir. İbrahim gelip bir damla pınar suyu vererek (yani yeryüzünde eski yapıcı hayatı bağışlayarak), orada teptiğim ve şimdi özlemini çektiğim manevi sev*gi ihtiyacımı gideremeyecektir. (s:431)
( 1) Miraç (göğe yükselme: Tanrı Rab ile buluşma anlatılıyor. Miraçlar hep Kudüs’te gerçekleşti. İslam Peygamberi de Mekke’de yaşıyorken, Kudüs’te Miraç’a çıktı. 2) Avram: Abraham: Hz. İbrahim, Yahudi ırkının atası kabul edilir. Bu nedenle, Türkiye kriptolarında Ata, Ata-can, Ata-kan, Ata-soy, Ata-izi, vb türevleri ad, soyadı ve şirket adı olarak çok yaygındır)
...
Bir de, genç kadının, hele son yıl kendini iyice para işlerine verdiği biliniyordu. Bu bakımdan öyle üstün bir yeteneği vardı ki, “Yahudi karı” diye ad bile taktılar ona. Te*feciliği yoktu, ama bir zaman Fyodor Pavloviç Karamazov’la birlikte çok düşük fiyatlarla senet kırmış, sonra bunlar üstün*den epey kâr sağlamıştı. (s:459)
...
“Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirleri ara*sında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer bin kişiymiş. Bu kadar çok ol*duklarına göre, onlar da insanüstü, tanrılar gibi yaratıklar olsalar gerek. Mademki onlar da Senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, bitki kökleriyle beslene*rek yaşadılar, Sen de bu özgürlükle, bağımsız sevgi çocukla*rıyla, Senin adına yaptıkları olağanüstü fedakârlıklarıyla şüphesiz övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve âdeta tanrısal insanlardı. /.../ Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığı*mız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara haklı olarak bu yolda söz ettik: Ne kalbin serbest*çe kararının, ne de sevginin önemi olmadığını, gerekirse vic*danın sesini körleterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik onlara. Böyle yaptık işte. Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık (s:342). (Yahudilerin Mısır’dan kovulup Sina çölündeki yaşamları efsanesine atıf yapılıyor.)
...
“Masadaki sarı kaplı kitabı para destesiniin üzerien koyup bastırdı. Bu, ivabn’ın odaya girer girmez dikkatini çeken Kutsal Peder Suriyeli İshak’ın sözleri adlı kitaptı.” (s: 832)
...
Smerdyakov, Suriyeli İshak’ın kitabını para destelerinin üstünden alarak öteye koydu, içini çekerek, “Alın şu parayı götürün,” dedi. (s:841)

...
“Bizde Moskova’da Petro öncesi devirde, bazen buna benzer, Tevrat’tan alınma, dram şeklinde temsiller yapılırdı.(s:328.)
...
“Dünyamızdan ayrı*lınca ona açılan İbrahim’in bahçesini gördü, Lazar’la Zenginin hikâyesinde anlatıldığı gibi, İbrahim’le konuştu, cenneti seyretti, Tanrıya kadar yükselebildi... Ona azap veren de buydu zaten: Sevmeyi bilmeyen, sevenlerin sevgisini hor gören o, Tanrının huzuruna nasıl çıkacaktı? Artık her şeyi bütün açıklığıyla görüyor, kendi kendine “öğrendim artık,” diyordu, “ama şimdi sevmeyi bütün varlığımla istediğim halde bunda ne bir büyüklük, ne de fedakârlık olacak. Yeryüzündeki hayatım bitmiştir. İbrahim gelip bir damla pınar suyu vererek (yani yeryüzünde eski yapıcı hayatı bağışlaya*rak), orada teptiğim ve şimdi özlemini çektiğim manevi sevgi ihtiyacımı gideremeyecektir.”(s: 431)
.....
“Ölen, keşiş-rahip sınıfından olduyğu için ölüsüsnü bekleyen rahiplerlerle diyakozlar, Zebur değil, İncil okuyacaklardı. S: 438
.....
İkinci karısının ölümünden üç dört yıl sonra Rusya’nın güneyine gitti. Dolaşa dolaşa Odessa’ya düştü, orada birkaç yıl kaldı. Odessa’da önce, kendi deyişiyle, “çıfıtlar, çıfıtçıklar, çıfıt bozuntuları ve çı*fıt yavrularıyla” tanışmış. Sonunda yalnız çıfıtlardan değil, “Musevilerden bile itibar görmüş.” Besbelli o zamanlar para yapmak, parayı taştan çıkarmak hünerinin en parlak dönemiydi. (s: 22)

(NOT: Çıfıt=Juif=Jew=Yahudi)

Türkiye’de “ İçi-dışı çıfıt çarşısı” sözü ,“atasözü” mertebesindedir. Bu sözde karşıdakini kötümle, aşağılama –küçümseme ve biraz da alaya alma anlamında kullanılmakla birlikte, asıl “ Yahudi pazarı” anlamındadır. “Çıfıt” sözcüğünün doğrudan “Jew :Yahudi” sözcüğünün karşılığı olduğu ileri sürülmüştür. Fransızca “Juif” sözcüğü “ Yahudi demektir, aslının “cıf-ıd” olduğu ileri sürülmüştür. Türkiye’de “civ-elek”, “civ-oğlu” soyadlarını Yahudi-soylu olarak anlayabiliriz. (Prof. Dr. Yalçın Küçük: İsyan-2, s: 252, dipnot.)

“Kırım’da “Sela-ı Cıfıd” var, “Yahudi Kalesi” oluyor ve “Sela”, “Kale” ya da “Kaya” karşılığıdır “İster Kara-id ve ister Rabbinik olsun, Kırım'daki Yahudiler, "Çıfıt Kale" denilen bir gettoda yatmak mecburiyetinde idiler; gündüz Seray'da ve gece "Kale" veya Kaya'da yaşıyorlardı. “Çufut“ da yazılıyor; ”Kale-i Çufut“ söylenebiliyor. “Çıfıt Kalesi“ tabirini de biliyoruz; İbrani, "Sela ha-Yahudim" denmektedir. Başka ismi de var, şimdi burada duruyoruz. Bu sözcükte, "Çıfıt" ya da "Çufut" hiçbir aşağılama tonu bulunmuyor; Ibrani "Ibr" veya "Ivr" olmasına karşın, İngilizce "Jew", ki "civ" söyleyebiliyoruz ve Fransızca Juif’in, yine civ'e yakındır, bizim Çıfıt'tan çıkması ihtimali var. Çıfıt Kaya'sınındaha önceki adı "Kırkler" idi, "Kırk", Kırk-yeri veya " Kırker" ( Cuft –Kale, Çuft-Kale) olarak da biliniyor.”(Prof.Dr. Yalçın Küçük: İsimlerin İbranileştirilmesi, s :251.) Anadolu Yahudiliği’nin tarihçisi Profesör Avram Galante," Muğla-Gumlu yöresinde, Yahudilerin oturdukları "Cifit Kalesi" denilen bir tepe olduğundan söz etmektedir ve Türkçe bu sözcüklerin yanına da "chateau juif" ibaresini koyuyor ki "çıfıt = juif = Yahudi" eşitliğini buluyoruz. İngilizler "Jew" diyorlar, Fransızca, Galante'nin cümlesinde de var, “juif” çağrılıyor. Muğlalı Galente "bugün bile" Çıfıt Kalesi dendiğini eklemektedir. Dolayısıyla "çıfıt kalesi" adının çok eski olduğunu ve en azından Osmanlı öncesinden geldiğini tahmin edebiliriz; buradan "çıfıt" sözcüğünün de çok eski zamanlara uzandığı sonucunu çıkarıyoruz.(Prof.Dr. Yalçın Küçük: İsimlerin İbranileştirilmesi, s :251.) Türklerin “Heber”lere, ( Heber= Yahudi) “Jefoud” dedikleri, Fransızca “ Juif” ve İngilizce “Jew” sözcükleri bu kelimeden türediği kaydedilmiştir. “ Jefoud” , “ çıfıt” okunur.(Prof.Dr. Yalçın Küçük :Tekeliyet-2, s:452.) Cumhuriyetin ilk yıllarında milletvekilliği ve Bakanlık yapan Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım“ adlı kitabında “çıfıt” kelimesini doğrudan “Yahudi” yerine kullanmıştır. Örneğin, İttihat Terakki’nin lideri Mehmet Talat Sain ( Talat Paşa) ‘nın yakın dostu ancak Lozan’da İtalyan temsilcisi olarak yer alan İtalyan Yahudisi Metr Salem’den ve Türkoloji’de tanınan isimlerden “Emmanuel Carasso” dan “ “çıfıt” diye söz etmiştir. “Dikkate ve kayda şayan bir de şu, Salem de İtalyan müşaviri idi. Bu, Yahudi’dir, malum Metr Salem adıyla meşhurdur: Bizim çıfıtlardandır. İstanbul’da ; Selanik bankası idare azasındandır. Selaniklidir. /…/ O vakit , o bölge Yahudileri İtalyan tabiiyetine girerlerdi. Hem bizim tebaa ve hem de İtalyan tebaası olurlardı. Karasu (Carasso) adındaki çıfıt da böyledir.(Y. Küçük: İsyan-2 , s:178.)
...

Dostoyevski: Stepançikovo Köyü
(Türkçesi: Nihal yalaza Taluy. İş Bankası Yayınları.)


"O anda hemen evin üstünde dehşetli bir gök gürültüsü duyuldu. Bütün bina sarsıldı. General karısıyla Perepelitsina haykırıştılar. Dalkavuklar istavroz çıkarıyorlardı; onlar da bay Bayşçeyev gibi korkudan büsbütün aptallaşmışlardı. Beş altı sesin birden : “Anam Babam ,İlya Peygamberimiz…” diye inlediği duyuldu. ( s:240.)
...



Dostoyevski: Budala

( Türkçesi: Ergin Altay. Türkiye İş Bankası Yayınları)


Ve Filistin çöllerinde

Kayalık kalelere,
Saldırmış soylu şövalyeler;
Haykırarak kadınlarının adını. (Budala, s: 319.)

...

Bence hiç uğraşmayacxağım , doğrudan büyü bir sermayeyle girişeceğim işe(tefecilik). .. On beş yıl sonra şöylre diyecekerl: “ İşte Yahudilerin kralı İvolgin”. (Budala, s:158)
...

Prensin tanıdığı bir ses duyuldu: “ Hah , işte burada Yahuda ( budala, s: 141)
...

Tefecilik yapıyorsan, sonuana kdar yap, ez insanlalrı; soy soğan çevir... göster krendini, Yahudilerin kralı ol! /.../ Yahudi demekle ona haksızlık ettiğimi; paranın değeri buysa bunda kendsinin bir suçunun olmadığını; doğru, çağda ve dürüst bir iş yaptığın.../.../ ( Budala, s: 589)
...

Dostoyevski: Beyaz Geceler
(Türkçesi: Mehmet Özgül.Cumhuriyet Kitapları)


Nastenka, sevgili Nastenka, çok güzel anlatığımı ben de biliyorum, dedim. Ama beni bağışlayın, başka tür*lü anlatamam. Yedi mühürlü bir küpün içinde bin yıl ha*pis kaldıktan sonra mühürleri sökülüp dışarı salman Hazreti Süleyman’ın ruhunu taşıyormuşum gibi bir duygu içindeyim.(s: 32)


...
Tolstoy: Kazaklar
(Türkçesi:Leyla Soykut. Güven Yayınevi)


“Atıma bindiğim zaman “ Selamlar!” derim. Bunu dersen kimnse seni öldürmez.”
Şimdi dinle, söylediğim her sözü sen de söyle
Selamlar size Sionlular
Çarınıza bakın hey!
Küheylanlarımza bineriz biz,
Sofon’dakiler bağırır...
Zahariye kelamı...” ( Kazaklar, s:101. Türkçesi: Sevim Raşa. Oda Yayınları)

...
Tolstoy: Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır
(Türkçesi: İhsan Özdemir)

“Bir zamnalar Urfa şehrinde İlyas adında bir başkır yaşardı”. ( s:91.
(NOT: Urfa: Hz. İbrahim’in memleketi. İlyas: İbrani peygamberi.)
...
“Asuri Hükümdarı Asarhadon, Kral Lailie’nin krallığını ele geçirmiş, şehirleri yakıp yıkmış, bütün halkı esir alıp kendi ül*kesine getirmiş, askerleri öldürtmüş, önde gelen kimselerin kafalarını uçurtmuş, diğerlerini kazığa geçirtmiş ya da derilerini yüzdürmüş ve Kral Lailie’yi de bir kafese kapattırmıştı. “(s:81)

1. Asur krallığının Yahudileri esir alışı ve köle olarak Asur ülkesine götürmesi kınanıyor

2. Asurlular , aslen Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Asur (Aššur) Şarkat Kalesi kenti ve çevresinde yaşayan birSami toplulukken özellikle M.Ö. 2000 sonrası Doğu-Batı arası küresel ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş eskiçağhalkı. Anadolu'daki en büyük ticaret kolonileri Kültepe (Kayseri)'de bulunmaktaydı. Başkentleri Ninova'dır. 2000’li yılarda aynı bölgede Kuro-Judaik bir devletçik kuruldu (Barzani Devleti) .

3.
Lailie: Tevratik bir ad, Yahudiler bu adı Leila, lea, Laila, Leyla ve layla olarak taşıyorlar. (Bkz. Prof. Dr. Yalçın Küçük: İsimlerin İbranileştirilmesi, s:141.)
...

Tolstoy: İtiraflarım
(Antik Dünya Klasikleri)


“Yollardan ilki cehaletti. Bu, yaşamın kötülük ve saçmalıktan ibaret olduğunu bilmemek ve anlamamaktan oluşuyor. Bu tür insanlar -çoğunlukla kadınlar ya da çok genç ve kalın kafalı insanlar- Schopenhauer'in, Süleyman’ın ve Buda’nın karşı karşıya kaldıkları var oluş sorununun ne olduğunu henüz anlamamışlardır. Onlar kendilerini bekleyen ejderhayı ve asılı oldukları çalıyı kemiren fareleri görmemekte ve bal damlalarım yalamaktadırlar. Ancak o bal damlalarını yalnızca bir süre yalarlar; bir şey dikkatlerini ejderhaya ve farelere çekecek ve bal yalamaları son bulacaktır.”(s:45)
...
“Bizim çevremizdeki insanların çoğunnluğu işte bu şekeldie hayataı kendileri için yalaşanılır kıaamtadır., herkesin Süleyman gibi bin tane karısının ve saraylarının olamayacağını, bin karısı olan her bir kişi içİn bir tane karısı olamyan bin kişi olduunu, her bir saraya içn onu alınlarından terler damlarayak inça etmek zorunda olan bin kişi olduğunu ve beni bugün Süleyman yapan talihin yarın Süleyman’ın kölesi yapabileceğini unutturabilmektedir” (s: 46.)
...
“Hayat hakkında akıl yürütürken beni dört bir yandan kuşatan insanlığın tamamının var oluşunu gözden kaçırmış olmam şimdi bana tuhaf ve inanılmaz derecede akıl almaz geliyor. Benim hayatımın, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un hayatlarının gerçek, nor*mal hayatlar, milyarlarca insanın hayatlarının ise dikkate değme*yecek birer vaka olduğunu düşünecek derecede saçma bir hatanın içine düşmüştüm. Şimdi bana tuhaf gözükse de o zamanlar öyle düşünüyordum. Aklımım kibrinin
aldatmacasında benim, Süley*man’ın ve Schopenhauer'un soruyu en doğru şekilde sorduğumu*zu ve sorunun daha başka hiçbir şekilde sorulamayacağını sanı*yordum.(İtiraflarım, s:53)
...
İlk olarak şunu anlamıştım ki, Schopenhauer ve Süleyman ile birlikte, bütün bilgeliğimize rağmen içinde bulunduğum konum aptalca bir konumdu.” (İtiraflarım,s: 61)

Arthur Schopenhauer

1. Arthur Schopenhauer (1788-1860) Alman düşünürü. Süleyman (Salomon, Salomone, Solomon, vb) ise -din dışı tarihte- MÖ 970 - 928 yıllarında kral olduğu kabul edilir. Yani, Arthur Schopenhauer’den yaklaşık 3000 yıl önce yaşamış(gerçekten böyle biri var ise?). Okuyup-yazma bilip bilmedi konusunda bir bilgi yok, ancak “kadın düşkünü” olduğuna dair birçok rivayet var. Arthur Schopenhauer ise, felsefede yeni düşünce akımı oluşturacak kadar yetkin bir kişiliktir ve yaşamı okullarda, eğitim kurumlarında geçmiştir. Lev Tolstoy işte bu biri gerçek, diğeri sanal kişiliği aynı kefeye koyarak “ bilge “olarak gösteriyor. Yahudilik böyle bir şey işte!

2. Edouard Sans adlı yazarın kaleme aldığı ve Işık Ergüder’in Türkçe ’ye çevirdiği,” SCHOPENHAUER” adlı kitapçıkta (Dost Kitapevi) Hollanda göçmeni Alman Filozofu Arthur Schopenhauer’in aile yaşamı, kişisel özellikleri, davranışları ve felsefesi (düşünce sistemi) irdelenmiştir. Söz konusu kitapçıkta, çok ilginç ayrıntılardan söz edilmiştir. Örneğin, Almanya’da doğup büyüyen ve hayatı boyunca hiç çalışmadığı halde yüksek standart bir yaşam sürdüren (Babasından kalan mirasın faizi: tefe) Shopenhauer’in İngiliz ve Fransızları çok sevdiği, buna karşın Almanlardan nefret ettiği kaydedilmiştir. Dikkat çöken bir ayrıntı da, babasının Hollanda göçmeni bir tacir olduğu ve oğluna “Arthur” adını vermesinin nedeni , bu adın bütün dillerde okunması aynıdır. ( Türkiye’de neden “Türk” sözcüğü çok kullanılıyor; Öztürk, Canımtürk, Demirtürk, Arslantürk, Kanımtürk, Türköne, Türkcan, Türkkan, Türkvan, vb. oysa, hiçbir ülkede , Almanya’da veya İngiltere’de özalman, özingiliz,vb adlar, soyadları yokmuş)

3. Arthur Schopenhauer, bazı filozoflar tarafından “ şarlatan” , bazıları tarafından da
“kuşkulanılan” filozof olarak nitelenmiştir. Sözünü ettiğim kitapçıkta şu ifade yer almıştır: “
Babası (Heinrich Floris, Prusyalıları sevmez(belki de filozofumuzun Almanları açıkça aşağılaması atadan kalma bu duygu yüzündendir. ( s:13)
4. Maupasant adlı düşünür, Schopenhauer ‘in ölümünden sonra şunları söyler: “ Özlemleri yıktı, insanlarda ne güven bıraktı, ne başak bir şey , sevgiyi öldürdü, ideal kadın tapıncını yıktı, kalplerdeki hayalleri yıktı, hiç görülmemiş bir kışkırtıcılık tohumları ekti. Alaycılığının ayak basmadığı tek yer kalmadı, her şeyin içini boşalttı. (s:19)
5. Başka düşünür de onun için, “ümitsizlik simyacısı”, “ tam bir bozguncu”, “ sonluluğun kül yığını üzerinde oturan hayal mahsulü bir Eyüp, “ demiştir (s :19)
6. Arthurr schopenhauer, sürekli karamsarlık, bezginlik içindedir. Babasının dengesizliğine (intihar) tanık olmuş , bu olaydan sürekli bir içi sıkıntısı hali ve özellikle yangın, saldırı ve bulaşıcı hastalık salgını korkusunda ifade bulan çok büyük bir huzursuzluğu kendi kişiliğinde sürdürmüştür; şu sözler ona aittir:
“özel bir kışkırtma olmadığında bile, içimde sürekli gizili bir endişe taşımaktayım. Bu durum her yerde , olmadık yerde bile tehlike görmeme ve aramama yol açıyor. En ufak aksilik içimde sonsuzca büyümekte ve hemcinslerimle ilişkim son derece güçleşmektedir “ ( s:22)
7. Yahudiler içinde yaşadıkları her toplumu dejenere ettikleri (tefecilik, spekülasyon, rüşvet, kadın ticareti, devlet içinde devlet olma, vb) için bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülmüşler ve yakılarak (Avrupa’da büyük veba salgını, 1391 ve 1492’de İspanya’dan kovulma) ya da kılıçtan geçirilerek (haçlı seferleri) toptan yok edilmişlerdir.
Sonuç olarak, adının her dile aynı okuna bir kelime olan “ Arthur “ olarak seçilmesi (hangi toplumda yaşarsa ondan görünmek için: kripto), babasının intihar etmesi ve kendisinin de intihara teşebbüs etmesi (Yahudiler arasında çok yaygın bir eğilim olduğuna ait yayınlar var); annesinin poligamik olması, Schopenhauer’in de hiç evlenmediği halde aşırı kadın düşkünü (para karşılığı çok sayıda sex), annesine olan nefretini felsefesinde tüm kadınlara yöneltmesi, vb kişisel özellikleri ve felsefesinin özünü oluşturan “metafizk (mitoloji) onun Alman kimliğindeki bir İbrani olma olasılığının güçlü kanıtları olarak görüyorum.

...
Andre Gide: Pastoral Senfoni-Dar kapı
(Türkçesi:Leyla Gürsel )


“…Ve size doğrusunu söyleyeyim ki, bütün görkemi içinde, Süleyman bile bu çiçeklerden biri gibi giydirilmiş değildi ../…/ ..Bütün ihtişamıyla Süleyman gibi./…/ On ay önce dayımın durumunu ondan öğrenmiştim. O sıralarda gezide bulunduğum Filistin'den hemen yazdığım oldukça uzun bir mektup cevapsız kalmıştı.. Mistik bir renklenme denilebilirdi. Meleğin uyuyan suyu uyandırmak için indiği andaki Bethesda havuzunu düşündürdü bana.” (s:27, 54, 207)
...

Gabriel Garcia Marquez: Yüzyıllık Yalnızlık
(Türkçesi: Seçkin Selvi)

“Aureliano Segundo ise kendisini çabuk toparladı ve gelenleri onur konukları ilan etti. Sonra Hazreti Süleyman gibi adil ve bilge bir davranışla, Güzel Remedios ile yeni gelen kraliçeyi aynı tahtta yan yana oturttu. /…/ O anda kasaba, yankısıyla öd koparan bir düdük sesi ve gürültülü soluğa benzer bir pofurtuyla sarsıldı. Birkaç haftadır birtakım adamların demirler, kalaslar döşediğini görüyorlar, ama tefleri ve düdükleriyle, Kudüslü gezgin dâhilerin buluşlarını anlatan eskimiş şarki ve danslarıyla yine çingenelerin geldiğini ve bu yapılanların çingenelerin yeni bir numarası olduğunu sanıyorlar, hiç aldırış etmiyorlardı.” Aureliano, Santa Sofia de la Piedad'a dükkânı tarif ettiği ve ikinci rafın sağ kenarında Milton'un şiirleriyle Kurtarılmış Kudüs'ünarasında duran kitabi alıp kendisine getirmesini söylediği zaman…/…/ Boylelikle Aureliano ikinci kez sokağa çıktı. İki sokak geçtikten sonra, tozlu vitrinlerine Latince etiketli şişeler dizilmiş ufak eczaneye girdi ve Nil yılanı güzelliğindeki tezgâhtar kızdan, adini Jose Arcadio'nun bir kâğıda yazmış olduğu ilacı aldı. /../ Söyle bana, başmelek Raphael’in sırtında ne renk giyisi var? /…/ Kensdisinibalina hikayesini dinlemekle avutan Yunus peygamber’in karısıyla mı evli sanıyordu.” (s: 165, 182,202, 264, 288, 300.)

1. Kahramanları: Jose (başkahramının 2 erkek çocuğunun ve onlarca torununun önadı), Bruno Crespi, Jack Brown, Herbert, Hotel jacob
2. Jose ve Jacob (Yakup): Yahudi peygamberler; Br: İbrani. Türkiye’de 1967 yılından sonra Br’li adlar –Beril, Beria, Burak, Burçin, Burcu, Brin(Kürtlerde), vb –çok yaygın

...


John Steinbeck: Altın Kupa
(Tükçesi: Nihal Önol)
“Parları biribirine karıştırp yığdıktsan sonra gene, sabırla kulleler kurmaya koyuldu.Kudüs’e yetecek kadar kule...” (s:180)

...
Umberto Eco: Gülün Adı
(Türkçesi: Şadan Karadeniz. Can yayınları)
"Anladım," dedi William, "Demek ben, Süleyman’ın sarayı konusunda, ne olduğunu bilmeksizin bir şey arıyorsam, az önce başlığını okuduğum kitabın kitaplıkta bulunduğunu bana söyleyebilecek ve onun üst kattaki yerini belirleyebileceksiniz."
...
"Eğer Süleyman’ın sarayı konusunda gerçekten bir şey öğren*mek istiyorsanız," dedi Malachi. "Ama bu, size vermeden önce Başrahip’in görüşünü almayı uygun bulacağım bir kitap." (s: 97.)
...
"Süleyman’ın tapınağında, Tanrı’nın istemi ya da yalvaçların buyruğuyla keçilerin, koyunların ya da danaların kanını toplamak için altından küpler ve ufak şişelerle altın havanlar kullanılıyorsa, İsa’nın kanını koy*mak için çok daha fazla altından ve değerli taşlardan yapılmış va*zolar, bugüne değin yapılmış en değerli ne varsa, eksilmeyen bir saygı ve tam bir bağlılıkla kullanılmalıdır! Eğer ikinci kez yaratıldı*ğımızda, özümüz melekler ve serafenlerle aym olacaksa, böylesine anlatılmaz bir kurban için ne yapılsa azdır...(s:169)

...
Knut Hamsun: Göçebe
( Türkçesi: Behçet Necatigil.Cem yayınevi)


“Etkili olabilmek için bir yeminin anlamını, tam gerektiği şekilde yorumlayan son yargıcı hatırlıyorum. Tüylerimiz diken diken olmuştu. Siz yine bir parça büyüyü, Musa'nın altıncı kitabını, Ruhül Kudüs’e karşı işlenen günahların kefaretini, yeni vaftiz edilmiş çocukların kanlarıyla yazılmış kararları getiriniz! Ve çarşıdan bir torba altın ve gümüş çalınız, torbayı dağlara saklayınız ki, güz akşamlarında orda, bir mavi alev süzülsün göklere . Bana böyle geliniz de , üç çift eldiven ve bir parça pastırmayla gelmeyiniz!” (s: 285)
...
“Kulübeye döndüğümde evin kızını da dönmüş buldum. Uzun bir yolculuktan sonra oturmus, karnını doyuruyordu. Lapon kızı Olga, ufak tefek garip bir kız. Bir kar yığınında selamlaşmanın ürünü. O iki Lapon birbirlerine “Boris”demişler, devrilmişlerdi karların içine. (s:295)
...
“Josefin geldi yanına: “Bir daha sürgüle!” dedi. Bu cıva gibi kız bütün erkeklerden daha akıllı, tedbirliydi. Hamaratlığı onu güzelleştiriyordu; çok kere onu saçları taranmamış görüyordum, ama önemli değildi bu. Kendini öyle gösteriyor da keçileri sağanlar, tarla işlerini yapanlar sanki hizmetçiler, hizmetkarlarmış gibi davranıyorsa , evinin itibarını düşündüğündendi bu: piyano tıngırdatmasını öğrenmiş olması da bu yüzdendi şüphesiz… Fakat Josefine her yere yetişiyordu, bir tüy kadar hafifti zira. Ya o masum , minik eller! Bir gün takıldım ona, dedim ki: “ Senin adın Josefin olmalı, çünkü Josef soyundansın sen! (s : 323.) ”


1. Josef soyu: Joseph= Yusuf: Yahudi atası Yosef’in soyundan gelenler.
2. Lapon: İsveç’te ‘Sami- Yahudi’ kökenli bir topluluk olan ve genelde orman içlerinde yoksul bir durumda yaşayan topluluk. Çok yakın tarihte, 1920-1967 yılları arasında, “Lapon”lar kısırlaştırmaya tabi tutularak soykırım uygulanmıştır. Kısırlaştırmak suretiyle Yahudi soykırımı için özel olarak bir enstitü bile kurmuşlardır. İsveç Irksal Biyoloji Enstitüsü, Stockholm'de 1920'de açılmıştır. Kısırlaştırma işlemi 1967 yılına kadar sürmüştür.


3. Hikaye kahramanlarının adları: Solem, Bayan ( Gerda) ve bay Brede, Josefine ve Bergen adında bir yerleşim yeri; onlara Bergenli diyor. Bu karakterler, diğerlerine göre, daha güçlü, zeki, olgun, zarif ve kültürlüler. Brede’nin kocası toptancı-tüccar. Solem, kaba saba ama güçlü kuvvetli ve çiftlikteki yaşlı –genç tüm kadınlar onun peşindedir

4. Br’li adlar : Prof. Dr. Yalçın Küçük’ göre, Br= Hebrew=İbrani=Yahudi’dir. Bu bilim insanına göre, tüm dünya Yahudileri arasında Br’li adlar çok yaygındır. Örneğin, Brian Lenihan,Flavio Briatore, Brad pit, Britney Spears, Selvio Berlusconi, Brayn, Brown, Bruce wills, Hall Barry, , Bretner (Alman milli takımı, 6 nolu futbolcu), vb. ( Dikkat edilirse bunlar siyasette, ekonomide, sinemada, porno sektöründe, kısacası yaşamın her alnında en yüksektedirler)

6. 5. Br’li adlar 1967 yılından sonra da, yani İsrail’in Arap ordularını hezimete uğrattığı “6 gün savaşları”ndan zaferle çıkmasından sonra, Türkiye’de de yayılmaya başlamıştır. Örneğin, Burcu, Büşra, Burak, Brian, Brin(Kürtler’de), berat, berfin, berfu, beria, beril, berna, berrak, bertuğ, bugra, burak, burçak, burçin, burcu, burçun, burkut., vb.( Bunlar da Türkiye’de arkadan iteklenerek bir yerlere yükseltlirler; manken, dizi oyuncusu, pop şarkıcısı, vb. Bunlara çuvalla para aktarılır)

8. 6. 1967 yılından sonra sadece Br’li adlar değil, İbrani tarihi-mitolojisinde değer verieln adlar da kriptoların çocuklarında yaşatılır. Örneğin, bu tarihten itibaren çocuklarına ebru, esra, eber, ever, evren, evrim; İsrail’in gücü anlamına gelen “Oz” sözcüğünü , oz-an, öz-can, öz-kan, öz-al, vb; Arap-İbrani etnisitesini gösteren “Semit” den türetilen ve Anglo-sakson kültürde “Sam” olarak kullanılan adı , Türkiye’de “Cem” olarak taşımaya başlarlar. (Prof. Dr. Y. Küçük: İsyan-1, s: 535-539,541.)

¨¨¨
Dostoyevski: Öteki Ben
(Türkçesi: Leyla Şener)

O gün -Bay Golyadkin’in velinimeti, altıncı dereceden memur Olsufi İvanoviç Berendeyev’in biricik kızı Klara Olsufyevna’nm doğum günü- sofradaki Kliko-şampanyaları, Yeliseyev’le Milü tin’den gelen memeleri, istiridyeleri, dana etleri, envai çeşit me*zeleri ve seçkin, hepsi de yüksek mevkii koltuk sahibi memur mi*safirleriyle, îzmaylovski Köprüsü civarında ikamet eden yüksek memur ailelerinin bile senelerdir görmediği, zevk, ihtişam, zarafet bakımından, akşam yemeğinden çok Baltazar şölenlerini hatırla*tan, olağanüstü, görkemli bir ziyafedeTkutlanmıştı; ardından ise yalnızca aile fertlerinin ve yakın dostların katıldığı küçük ama zevk ve görgü bakımından muhteşem bir balo ile taçlandırılmıştı. (s:41)

1. Baltazar Babil kralıdır. Tevrat'ta ismi geçer. Baltazar şöleni yiyecek içeceklerin bol olduğu, herkesin sarhoş olup çok eğlendiği ziyafet anlamında kullanılır.

2. Br: İbr, Sem=Cem, Yakop=Yakup, İzmayl(ovski): İsmail. Klara adı açık Yahudiler arasında çok yaygın.
...

FerENÇ Molnar: Pal Sokağı Çocukları.
“Bika ayağa kalktı ve kulübeye doğru, açıktan bir eğri çizerek yürüdü. Nemeçek’in Atş Feri’yi, David’in Golyat’a yaptığı yere serdiği noktada durdu. (Pal Sokağı Çocukları, s:203. Türkçesi: Nemci Seren. Cumhuriyet Kitapları )

1. Golyat Filistinli bir devdir: İsa’dan bin yıL kadar önceki çağda, İsrail ordusuna meydan okumuş; bunun üzerine onunla David (Hz. Davut) arasında geçen bir boğuşmada David, onu alnından bir taşla vurarak öldürmüştür. Musevilerin kutsal kitabı Tevrat böyle yazar

2. Romanın başkahramanı: Nemeçek Ern. Yazarın adındaki –enç son eki Türkiye gizli Yahudilerinde -enç, -ünç, -ınç,vb versiyonlarıyla çok yaygın ve anlamı hala gizemli. Örneğin: Ar-ınç, T-ınç, G-ünç, T-unç-ak, vb. Genel olarak, bunların toplumsal ve bürokratik statüleri yükseklerde oluyor.


...
Dostoyevski: Ölü Evinden Anılar
(Türkçesi:Hasan Can. Alter Yayınları. )

“Sonunda bütün tutukluların heyecanla ve hazırlıklar yaparak bekledikleri Noel yortusu geldi. ... Kışlamızda bu işe en fazla sevinen ve endişelenen İsya Fomiç Bumtayn’dı. Yahudi tutukluydu. Anılarıma her dalışımda cezaevindeki haham aklıma grelir. (Doğrusu umutulmaz da....)Onun peşinden de hayalimde sürgün ve koğuş arakadaşım , şu mubarek ve unutulmaz İsay Fomiç’in yüzü belirir. Kuyumcuydu /.../ Muhtaşç durumda olması şöyle dursun , zengin denirdi kendisine . Bununla birilikte tutuklulara faizle para veriyordu. Şehirli Yahudiler ondan dostluklarını, korumalarını esirgemiyorlsardı. /.../ Hayatta pek çok Yahudiy’le karşılaşmış olan Luçka, onsa sık sık sataşırdı. /.../ Bunun üzerine tiz, incecik bir sesle anlamsız, acayip bir ezgiyle bir "La - la la - la!..." tuttururdu. Bu, güfte sayılmayan la - la -lâ'lar İsay Fomiç'in cezaevinde söylediği tek şarkıydı. Benimle daha yakından samimi olunca, bu şarkı ve ezginin, bir zamanlar, altı yüz bin Yahudi’nin Kızıldeniz'i geçerken söylediklerinin aynı olduğuna inandırdı beni. Her Yahudi için, düşmanına karşı zafer sağladıktan sonra bu şarkıyı söylemek zorunluymuş. “ (s: 150-154.)
...
"Bakardık; birdenbire, başını ellerinin arasına alır ve hıçkı*rarak okumaya başlardı. Hıçkırıkları gitgide kuvvetlenir, so*nunda İsay Fomiç, yorgun bir halde, artık ulumaya benzeyen iniltileri arasında, küçük sandıkla süslü başını kitabın üstüne bırakıverirdL Ama, hıçkırıklarının şiddetlendiği sırada, bir*denbire ve birbiri ardınca kahkahalar atar, sonra baygınlık, coşkun bir mutluluk içinde, baygın bir sesle tekrar besteyle okumasına devam ederdi...Bir kere İsay Fomiç'e, bu, hıçkırıklardan boğuluyormıış gibi olduktan sonra, birdenbire, mutluluk ve gönül rahatlığı içinde kahkaha atmanın ne anlama geldiğini sormuştum....İsay Fomiç benim bu türden sorularımı çok severdi. Hemen anlatmaya başladı. Ağlama ve hıçkırmalar, Kudüs'ün kaybını düşünmekten kaynaklanıyordu. Kitap, bunları düşünürken, mümkün olduğu kadar hızlı ağlayıp dövünmeyi emrediyormuş. Ama en şiddetli hıçkırıkları arasında İsay Fomiç, birdenbire sanki rasgele, (bu birdenbirenin bile kitapta yeri varmış...) Yahudi'lerin Kudüs'e dönecekleri kehanetini hatır*lamak zorundaymış. Bunun üzerine hemen sevinecek, şarkı söyleyip kahkahalar atacakmış. Duasını okurken sesine mümkün olduğu kadar mutluluk, yüzüne de ciddilik, soyluluk ifadesi vermesi ve geçişin kesin oluşu İsay Fomiç’in çok hoşuna gidiyordu .(s:155, 156.)
...
... Tevratokuya okuya çıldıran ve binbaşıya bir tuğla parçasıyla saldıran, önce de sözünü ettiğim tutuklu da herhalde bütüıı ümidini yitiren*lerdendi. Ümitsiz yaşanamayacağına göre, o da, gönüllü, hattâ hazırlanmış bir şehit olmadan ibaret bir hal çaresi bulmuştu. Binbaşıya saldırmasının kinle değil de, sadece işkenceye atılmak amacıyla olduğunu açıkça söylemişti. O anda ruhu, ne derin değişiklikler geçirmişti, kim bilir?.,. (s: 335.)
...
Evet, PolonyalIlar aramızda ayrı bir grup meydana geti*rirdi. Altı kişilik ayrı bir kütleydiler. Hiç kimseye karşı en ufak bir yakınlıkları yoktu. Kışlamızın bütün tutukluları arasında yalnızca bir Yahudi'yi severlerdi. İhtimal bu da, Yahudi'nin onları eğlendirmesinden ileri geliyordu. Bununla birlikte tutuklular, hep alaya almalarına rağmen, bu Yahudiciği pek'de severlerdi. Bir taneydi bizde. Şimdi bile hatırlayınca gülmek*ten kendimi alamıyorum. Onu, her görüşümde Gogol’un "Taraş Bulba"sındaki Yahudi Yankel aklıma gelirdi. Yankel, Yahudi karısıyla geceleyin yük dolabına girmek üzere soyu*nunca, tıpkı yumurtadan çıkmış bir civcive benzemişti. İşte bizim Yahudi İsay Fomiç de tıpkı tüyleri yolunmuş bir civcive benziyordu. Elli yaşlarında bir adamdı. Kısa boylu, cılızdı. Kurnaz olmakla birlikte zeki değildi. Saldırgan, patavatsız ve kavgacıydı, ama son derece korkaktı. Yüzü birtakım çizgilerle, kırışıklarla doluydu. Alnında, yanaklarında, ceza meydanında vurulan sürgün damgası vardı. Onun, altmış kırbaca nasıl dayandığına bir türlü aklım ermedi. Katil suçuyla sürülmüştü. Başka Yahudiler'in bir doktordan sağlayıp kendisine hemen cezadan sonra verdikleri bir reçeteyi hiç yanından ayırmazdı. Bu reçeteyle alınacak merhem, hükümlülere vurulan damgayı iki hafta içinde çıkarıyordu. Cezaevinde bu merhemi kullan*maya cesaret edemeyen İsay Fomiç, on iki yıllık ceza süresinin bitmesini bekliyordu. Hapishaneden çıktıktan sonra bu reçeteden mutlaka faydalanacaktı. (s:87)
...

Stephen King: Mahşer
(Türkçesi: Gönül Suveren. Altın Kitaplar Yayınevi)


Bugün öğleden sonra Cleveland’î gördüğüm zaman ona yalnızca iki kelime söyleyeceksin. ‘Roma çöküyor. Bunu unutmazsın, değil mi?” (s: 98)
...
Sonunda saati gelen hangi kaba saba hayvan doğmak için sürünerek Beytül-lahm’a gider?” (s: 98)
...
Oraya gidişimizi hatırlıyorum. 1967’ye kadar Big Springs’de oturduk.(s:85
...
O halde Tanrının seçkin kullarındansın. Haydi, gidelim ( 159)
...
Zavallı dostum Dachau kampında geçirilecek bir yaz tatili ilanına benziyorsun ( s:162)
...
Adeta dinsel bir duygu. Bir zevk. Seçilmiş olmanın verdiği zevkti bu.
...
Ya Ahdi Atik’teki kutsal insanlar gibi vahşi yere gitmeye kalkarlarsa?” (s:249)
...
Papa, Kudüs’te dolaşmaya karar verirse bir Katolik buna itiraz eder mi ? ( s:250)
...
Özgür bölgede bir toplum kurulacak (s: 231) ( Filistinde İsrail devleti kuruldu)
...
Güven… ve Tanrının emrine boyun eğ (322)
...
Kutsal kitapta Davud’un dev Goliyat’ı yendiği yazılı ( s 322)
...
Biz birinin batıya haçlı seferlerine çıkarmış gibi gitmesini istemiyoruz (284)

Oraya gidişimizi hatırlıyorum. 1967’ye kadar Big Springs’de oturduk.(s:85


Aforizmalarım:

1. 1967 yılının gizli-açık Yahudiler için anlamı: 1967 yılında 6 gün süren Arap-İsrail savaşında İsrail ordusunun Arap ordularını ezmesi ve Ürdün, Mısır ve Suriye topraklarının büyük kısımlarını kendi topraklarına katarak “vaaad edilen topraklar”ın büyük kısmını işgal etmesi ve böylece geçici değil, kalıcı bir devlet olduğunu kanıtlaması tüm dünya Yahudileri gibi Türkiye Yahudilerini de heyecanlandırmış. “Büyük İsrail” ülküsünü gerçekleştirmek için Türkiye’yi –sinsi bir şekilde-yıkma çalışmalarına başlamışlar.

“1967- Altı Gün Savaşı, çok büyük bir “push” (harekete geçiren vuruş;itme) etkisi yaptı, biliyoruz ve ben de, diğerleriyle birlikte, ayrıca İsrael’in asıl kuruluşu ta*bir ediyorum. Beklenmedik bir zamanda Arapları, hezimete uğrattılar ve İsrael’in bir kalıcı “yurt” olduğuna inandılar. Sovyetler’deki Yahudi mu*halefeti işte bu tarihte başladı; Sovyet Yahudileri “aliye” mücadelesini açtılar.Yıkılışın başındayız. Bizdeki İbrani asıllıların sosyalist hareketi boşaltmalarının başlangı*cı da bu tarihtedir. Bunlar da bizim sosyalist hareketten “aliye” yapıyor*lardı; uçarken, yıkıyorlardı. Judaizm’de kavgaların önemli bölümü ka*lanlar ile gidenler arasındadır; Türkiye İşçi Partisi’nin iç savaşı’ndan söz ediyorum. Ne ilginç, aliye’nin tarihi, Rusya-Türkiye tarihi’dir. Rusya’dan uçuyorlardı ve Türkiye’de bir yere konuyordu. Buna “ali*ye” diyoruz; uçanlar, İsrael Devleti’ni kurdular. Demek ki “aliye” olmasa İsrael Devleti olmayacaktı; kudsiyeti ve Türkiye’de ad ve dizi olmasını buna bağlıyoruz.En büyük aliye’ler, Sultan Hamid zamanında ve izleyen Jön Türk iktidarındadır. Jön Türk ayrı, Sultan Hamid’in, siyonistlerle mücadele et*tiği, tam bir falsifikasyondur. İsrael’in temelleri, Hamidiye Devri’nde atılmıştır; “aliye” şahidim oluyor.Gidenler Eşkenaz’dılar. Türkiye’de kalanlar Seferad idiler. Dokuzuncu Siyonizm Kongresi’nde Osmanlı Delegesi, sonraki adıyla Munis Tekinalp, “vaad edilmiş toprak” burasıdır, deyu haykırıyordu; “haydi, gelin, haydi” misullu çığırıyordu. Belki de eşkanazlar ve sefaradlar arası “yurt” savaşı yapılıyordu, bilemiyoruz.” (Prof. Dr. Yalçın Küçük: İsimlerin İbranileştirilmesi, s:49.)
Başka gözlemciler de Prof. Küçük’ün bu tezini destekleyen görüşler ileri sürmüşlerdir.
“...1967 İsrail zaferi sadece Batı Şeria'nın fethini ve Yahudi devletinin görece kalabalık bir Arap nüfusu kontrol etme zorunluluğunu değil, aynı zamanda Siyonist hareket içinde aslen jeopolitik büyük değişimleri de getirdi beraberinde. 1967 zaferine kadar Siyonist hareket oldukça az dindar Yahudilerin olayı idi, ancak Kudüs’ün fethinden sonra tüm dünyadaki dindar veya laik Yahudilerin İsrail’e bakışları değişir. O zamana kadar Siyonist hareket oldukça az dindar Yahudilerin hatta din konusunda özgür düşünenlerin olayı idi ve hahamların ve daha dindarların çekincelerine hatta düşmanlığına yol açmıştı. Ancak dindar veya laik, yüzyıllardır olduğu gibi her yıl "seneye Kudüs'te" diye dilekte bulunan insanların İsrail'e bakış tarzı bu şehrin fethinden ve Tsahal'ın ani zaferinden sonra değişti. İsrail askerlerinin Ağlama Duvarı'nın dibinde bulunması kaderin bir işareti olarak görüldü. Bundan ötürü çok sayıda İsraillinin dindarlığı da arttı.”(Yves Lacoste: Büyük Oyunu Anlamak, s: 292-296.NTV Yayınları)
2. Mahşer, Filistin’de 1948’de Kurulan İsrail Devleti’nin hazırlık çalışmalarını şifrelerle, kodlarla anlatan bir kitap

3. Seçilmiş olmak: Yahudiler tanrıları Rab tarafından seçilmiş , özel görevler verilmiş ve tüm diğer insanları yönetmek için yaratılmış ırk olduklarına inanırlar.

4. 1967 yılında İsrail-Arap Savaşı oldu, 6 günde İsrail 6 günde tüm Arap ordularını ezdi, Filistin, Ürdün, Suriye ve Mısır’dan büyük topraklar işgal etti. Böylece, varlığını gücüyle kanıtladı.
5.
6. Beytül-lahm: Beytüllahim ya da Betlehem, Filistin özerk bölgesinde, Batı Şeria'da bir kent. İsa'nın doğduğu yer olarak bilinir. sa'nın Beytüllahim'de doğduğuna inanılır. İsa'nın doğduğu dönemde Beytüllahim Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletine bağlı idi.

7. Romandaki kahramanlar: Leo, Bretner, Ricghard, Redman, Joe, Zelman, Richardson, Regna, Randall, Jess, Juliet, Jurgen, John, Brad, Branigran, Rich,

¨¨¨
Patrich White: Teyzenin Hikayes
(Patrick White: Teyzenin Hikayesi. Türkçesi : Gönül Suveren . Altın kitaplar yayınevi)
Patrick White, Avustralyalı bir yazar. 2. Dünya Savaşı'na İngiliz Hava Kuvvetleri'nde pilot olarak katılmış. Savaştan sonra yazarlığıa başlamış. Kitap Avustralya’da yazılmış ama olaylar daha çok Ortadoğu ve Yahudilerin yoğun olduğu Doğu Avrupa’da geçiyor.


Nobel ödülü verilen ( Nobel edebiyat ödülü alnanların belki de tümü İbrani asıllı) “Teyzenin Hikayesi” adlı roman -baştan sona- I. Siyonist Kongre’yi toplayan Theodor Herzl’in çalışmalarını, örgütlülüğünü ve Eski Yahudi vatanı Filistin’e özlemlerini anlatıyor. Kitapta Filistin veya Kudüs adı geçmiyor, “Meroe” adı verilen hayali bir yerin içinde ve çevresinde geçen olaylar anlatılıyor. Ancak, kitaptaki coğrafi tanımlardan anlatılan yerin Filistin olduğu kolayca anlaşılıyor. Nitekim, sayfa 26’da, “Ve timsah Nil denilen bir yerde yatıyordu. Bu nehir Meroe’nin yakınlarında akmaktaydı. (s:26) ifadesi ardından gelen başka ifadeler anlatılan yerin Filistin olduğu çok net anlaşılıyor. Theodora Goodman’ın kripto (gizli Yahudi) olduğu sayfa 198’de açıklanıyor.


Bu kitaptan bazı paragrafları aşağıya alıyorum:

“Lou, “Bana bir şey anlat,” dedi. Bu sözleri söylerken soluğu Theodora’nın omuzunu ısıttı.”Bana Meroe’yi an*lat.”... Theodora, “Meroe?” dedi. “Fakat hayatım, sen bu hi*kâyeyi dinledin. Zaten anlatacak fazla bir şey de yok.”... Meroe’nin hikâyesini anlatmıştı. Meroe, içinde dikka*ti çekecek hiç bir olay geçmeyen, fakat müzik parçalarının çalındığı, güllerin saplarından koparak düştüğü, insan be*deninin asıl görevi olan aşk ve nefreti başka biçimlere sok*tuğu eski bir evdi. Fakat Meroe’nin hikâyesini anlatmak, Theodora için kendi kanının sesini dinlemek demekti. ( s:21)
...
Kırların arasından aşağıya yola şaşkınlık*la bakardı bu renk. Dürüst bir evdi bu. Çünkü yapıcılığın amacının bir ev, duvarlar ve bir dam yapmak olduğu bir dönemde inşa edilmişti. Evi yapanların en belirli nitelikle*ri de; amaçlarındaki doğruluktu. Bu, uygarlığın üzerini kapayıp, gözden kaybettirdiği bir şeydir. Goodman’lar gelmeden önce biri eve bu Meroe adını takmıştı.(s:22)
...
Hiç kimse kuru günlük düzyazılarının dudaklarından dökülen Meroe kelimesiyle birdenbire karanlık bir süre dönüşmesinin nedenini tartışmıyordu. Kelimenin için için yanmasma karşılık onlar tepeler kadar açık, kuşku götürmeyen bir nesneden sözetmekteydiler. Yalnızca Meroe’nin çevresindeki tepeler bu adla gizlice anlaşmışlardı. Böylece daha koyulaşmış ya da kara kayalarım daha derinlere kadar çatlatıp açmış veya daha vahşi bir Habeş şiddetiyle kaşlarını çatmışlardı. Tepelere Meroe’ydi. Meroe de kara volkanik tepeler./..../ İskelet gibi ağaçlar bir fon görevini yüklenirlerdi. Fakat Meroe’nin ölü ağaçlarının öyle hüzünlü bir görünü şü yoktu. Kökleri Habesistan’da olan bu ağaçlar her şey den çok uzaktılar./.../ Sürekli bir kaynaşma, mırıltılar, kuruntular ve belirsiz bir hoş*nutsuzluk sızardı bunlardan odalara. Güller, “Theo,” diye seslenirlerdi. “Vakit geldi. Boynunu yıkama zamanı.” (s:23)
...
Heredotus bunu bir kitapta yazmıştı. Ve timsah Nil denilen bir yerde yatıyordu. Bu nehir Meroe’nin yakınlarında akmaktaydı. /.../ Theodora, “Fakat Meroe’de yalnızca bir dere akıyor,” dedi. Babası, “Başka bir Meroe daha var,”dedi. “Habeşistan denilen kara ülkede, ölü bir yer orası...”Kızın, o anlaşılması zor kitapların eski, lekeli sayfa*larına dayadığı elleri buz gibi olmuştu. Çünkü bu ikinci Meroe’ye inanamıyor, inanmayı istemiyordu. Kendi sarı taşlarını, Habeşistan denilen o ülkenin kara çimenleri üzerine yerleştiremezdi(s:26)
...
Kız, evin sarı yüzüne, sakin çiçek bozuğu taşlarının arasındaki beyaz kabuklara çekinerek baktı. Meroe’yi saran tepeler, güneşte bile karaydı. Kendi göl*gesi kuşku uyandıracak bir paçavra gibiydi. Theodora’ nın gördükleri ve hissettikleri yüzünden o mitolojik görüntü bir gerçek halini aldı, kız gitgide yayılan bir deh*şetten kaçıp kurtulamıyordu. Ancak zamanla ikinci Meroe hayali sönükleşti, kafa*nın derinliklerinde sessizce yatan kabullenilmiş bir kaygıya dönüştü. Theodora birinci Meroe’yi sevebilirdi. Bu ko*nuda özgürdü. Dokunabileceğiniz bir nesneydi. Kız, yanağını altın taşlara sürdü, bunlara gömülü yelpaze ve hele*zon biçimindeki aşina deniz kabuklarının cildine battık*larını duydu. Burası ‘Bizim Yerimiz’di. Sahip olmak insana huzur veren esrarlı bir şeydi. (s:27)
...
Theodora Goodman, boş bir kâğıda, “Bizim Yerimiz’ de,” diye yazdı. “Meyva vermeyen yaşlı bir kayısı ağacı var ve inekler hava sıcak olunca sağılmadan önce bura*da dururlar, ya da kulübenin yıkılmış olduğu o eski bahçedeki armut ağacının altında. Bütün bunları ata bine rek, Babamla Bizimim Yerimiz’de dolaşırken görüyorum. Bi zim Yerimiz uygun bir büyüklükte, Parrott’ların ya da Trevelyan’ların toprakları kadar büyük değil. Oysa Babam, ‘Bizim Yerimiz’in insan kafasını dinç tutacak kadar geniş olduğunu söylüyor.” Ata binmiş, Babasıyla ‘Bizim Yerimiz’de dolaşıyordu. Kız, üzengilerin şıkırtısını, atların burun kanatlarını şişirerek solumalarını, hışırdayarak sallanan kaba telli kuyruklarından dökülen o ağır, yavaş, tembel ses sellerini dinliyordu. Onların olan topraklara bakıyordu Theodora. Meroe ‘de yeteri kadar kafa huzuru vardı. Bunun ne olduğunu bilmiyordunuz, bu bakımdan pek emin değildiniz. Ama bunu ta kemiklerinizin içinde hissediyordunuz. Ve Theodora buna bağlı olarak ‘Bizim Yerimiz'in bir başlangıç ya da son olmadığını da keşfetti. Kız ilk defa tarafsız bir bakışla karşılaşıyordu.Mr. Parrott,”Meroe mi?” dedi. “Bir yıkıntı orası.” Theodora bunu duydu. Şehirde, İmperial Oteli’nin uzun balkonunun altında Babasını bekliyordu. (s:28).
...
“Theodora, ellerini birbirine kenetlemiş öylece otu*ruyordu. Bir keder yükünün altında ezilmekteydi. Kimse bu yükü kaldırıp atamazdı. Çünkü Theodora’nm bunu omuzladığını bilen yoktu.” (s:29)
...
“Yoldaki dönemeçte birdenbire ortaya çıkıyordu. Arabasının tekerlekleri orayı dövüyor, derenin geçit yerindeki kahverengi suları etrafa sıçratıyordu. Ol*dukça uzaktan arabanın üzerindeki pis tentenin sağa sola sallanıp devrilecekmiş gibi eğildiğini görebiliyordunuz. Di*ğerlerine haber vermek, “Suriyeli! İşte Suriyeli geliyor!” diye seslenmek için zaman bulabiliyordunuz. Bu sesle herkes evden fırlıyordu./.../ Gertie, Suriyelinin değersiz birtakım şeyler sattığını söylüyordu. Fakat herkes satın almayı, eşyalara dokun*mayı, seçmeyi seviyordu. Şimdi bu gün, konuşmalar, gülüşmeler, Suriyeli’ nin uyuz köpeğinin sızıldanmaları, adamm yaşlı sıkıntılı renksiz atının koşum takımının şıngırtısıyla doluyordu. Artık kimse çalışmazdı. Suriyeli gelmişti çünkü. Suriyeli kupkuru, esmer bir adamdı. Ellerinde mavi dövmeler vardı. Bir deri bir kemik kalmış yüzünde, de*rine kaçmış gözleri kapkara duruyordu. Ama bu gözler insana pek bir şey söylemiyorlardı. Konuştuğu dilde sesi de öyle. Suriyeli’nin lâfları ancak şilinlerden sözettiği va da kahverengi elleriyle işaretler yaptığı zaman anlaşılırlık kazanıyordu. Sanki Suriyeli geliyordu. kurgulu bir oyuncakmış gibi kahve*rengi dişlerini göstererek gülüyordu adam. Bir defasında gümüş işlemeli bir şal gösterdi. Ger tie bunun için, “Doğu işi,” dedi. Suriyeli herkesin görebil*mesi için şalı şöyle bir attı. Kış rüzgârında ne güzel uçtu. Sanki Suriyeli’nin elinden gümüş sular akıyordu. (s:34)
...
1899 (Siyonist kongre 1897’de toplandı). Theodora sönmüş tepeleri ve onların bir zamanlar sürdükleri hayatı biliyordu. (s:37) Adam, “gelecek yılın Ağustos ayının on yedisinde “ dedi .( s:57)
...
Problem hem çok basit, hem de çok güç gözüküyordu. Theodora oturdu. Kız, violetin bir şey söylemesini , yeni bir biçim yaratmasını ve çözüm yolu bulunması gereken benzer bir problemi açıklamasını bekliyordu. Sonsuzdu bunlar. (s:74)
...
Şurada tavşanlar (Araplar?) var. Ateş edebilirsiniz. Tepenini diğer tarafındaki yuvlarındaın yakınında bir sürü tavşan vardı. (Araplar mı?)( s: 91)
...
Theodora kendi tüfeğini kaldırdı. Yollarına devam ettiler. ( s:93)
...
Fanny goodman (theıdoronaın kız kardeşi) başını neirideki kuağpaualra doğru saklalyarak , “la la le-le lasa, “ diye şarkı söyülüyordu ( s: 98)

Aforizmalarım-

“la la le-le lasa,“ şarkısı rastgele seçilen bir tekerleme değil, mitolojik bir anlamı var:
“Sonunda bütün tutukluların heyecanla ve hazırlıklar yaparak bekledikleri Noel yortusu geldi. ... Kışlamızda bu işe en fazla sevinen ve endişelenen İsya Fomiç Bumtayn’dı. Yahudi tututluydu./.../ Kuyumcuydu /.../ Muhtaşç durumda olması şöyle dursun , zengin denirdi kendisine . Bununla birilikte tutuklulara faizle para veriyordu. Şehirli Yahudiler ondan dostluklarını, korumalarını esirgemiyorlardı. /.../ Hayatta pek çok Yahudiy’le karşılaşmış olan Luçka, onsa sık sık sataşırdı. /.../ Bunun üzerine tiz, incecik bir sesle anlamsız, acayip bir ezgiyle bir "La - la la - la!..." tuttururdu. Bu, güfte sayılmayan la - la -lâ'lar İsay Fomiç'in cezaevinde söylediği tek şarkıydı. Benimle daha yakından samimi olunca, bu şarkı ve ezginin, bir zamanlar, altı yüz bin Yahudi’nin Kızıldeniz'i geçerken söylediklerinin aynı olduğuna inandırdı beni. Her Yahudi için, düşmanına karşı zafer sağladıktan sonra bu şarkıyı söylemek zorunluymuş. “ ( Dostoyevski: Ölü Evinden Anılar, s: 150-154. Türkçesi: Hasan Can, Alter Yayınları.)

...

Halk (Yahudiler ?) soruyordu. “Ne diyorsunuz ? “Kötü mü olacak ?” “Theodora ne düşünüyor ?” (s:119)
...
Theodora o fotoğrafı hatırladı ve bazen kişisel irade hayalinin , hangi noktada evrensel rüyaya yenildiğini kendi kendine sordu. ( 122)
...
Ama nedense Theodora yönetimi eline almayı istemiyordu (s155)
...
Ve birden bire diğerlerinin varlığı bvir baskı halini aldı. Theodora mutluydu. Kız , güneşin incelttiği dudaklarının mırıldandığı bir şarkı, kalabalığa özgü o koku ve boğaların böğürtüleri arasında yap yalnız dolaşıyordu. (s:160)
...
Bir kızıl horozun( Sovyetler Birliği?) belli belirsiz kavranan ilkel kuyruk kabartışıydı(s:160)
...
Huntly, Paul ve Ralph , sarsak toprak kazlara (Filistinli Araplar?) ateş etmek için oyuncak tüfekleri aldılar. Kazlar, derin derenin (Şeria nehri?) üzerinde sarsılarak ilerliyor ve bata çıka boyayla yapılmış bir çağlayanın arakasında kayboluyorlardı. Theodora tüfeği alarak , parlak ışığa karşı gözlerini kapadı . Ve Theodora sarsak kazların toprak kafalarına nişan aldı. ...Theodora’nıun her atışında toprak kazların parçalanmasını seyrettiler. Her defasında gizli bir hayat parçalanıyor gibiydi. ( s:161)
...
Zamanı gelince sabah olacak (İsrail Devleti kurulacak?). O zaman seninle konuşuruz. Katina, “Belki de olmayacak,” dedi. (Kurulacağından, yani sabahın olacağından emin değiller?)
...
Miss Theodora nedir bu? Ölmemiz şart mı ? Thedodora hayır dedi. “ Fakat tehlikeli bir deprem oluyor. Bize evlerimizden çıkmamızı söylüyorlar ( Avrupa’da Nazilerin öncülüğünde Yahudi kırımlarının başlaması?) /…/ Hepsi de vücutları canlı toprağın üzerinde yatıyordu. (s:193) (gaz odaları?)
...
Biliyor musunuz , Hitler’in savaş çıkaracağını söylüyorlar (s: 197)
...
Matmazel Marthe, “Size Yahudi olduğumuzu söylememiz gereğini duyuyoruz.” dedi.
Matmazel Bloch ve Matmazel Bloch bu gerçeği sanki bu kırılır bir şeymiş gibi sundular.
Matmazel Berthe, “İnsan şaşırıyor,” dedi. “Daha gençken bize Komünistlerden korkmamızı söylemişlerdi. Şimdi korkmamız gereken kimselerin Faşistler olduklarını öğreniyoruz. Siz nesiniz?

Theodora Goodman, “Açıkçası, ben hiç bir zaman bunu düşünmedim,” dedi.
Matmazel Berthe, “Bu korunç bir şey!” dedi.
Matmazel Marthe, Bu kripto-bilmem ne olduğunuz anlamına geliyor,” diye içini çekti.(s-198)
...
Matmazel Bloch ve Matmazel Bloch, dikenlerin arasından ilerlediler. Bu yürümek değil, ilmek ilmek örgü örmekti sanki. İkizler, gülümsemeler saçıyorlardı. Minnet duyuyor*lardı çünkü. Buz çiçeklerinin arasında ve İsa çarmıha gerildiği sırada başına geçirilen dikenli tacın gölgesinde ya*şamak gibi bir ayrıcalığa sahip oldukları için minnet du*yuyorlardı. Onların ardından giden Theodora, bir çok eski yaranın açıldığını hissetti. Yaşlı Yahudi kadınlarının gerilerinin ıstırap çekmeyi tekellerine almalarına izin veremezdi pek. Ama onların bu konuda kendilerine özgü bir istek ve eğilimleri olduğunu da itiraf ediyordu.(s:199)
...
Fakat seni en çok azizlerin arasında çifte kişiliğinleoturduğun zaman seviyorum( s:205)

Aforizmalarım:
1. Kitap Avustralya’da yazılmış ama olaylar daha çok Ortadoğu ve Yahudilerin yoğun olduğu Doğu Avrupa’da geçiyor.

2. Roman kahramanları: Theodora, Julya, Jack, Lou, Joe, Leontini, Pavlou, Brawne, Rafferty, Rapollo, Ralph, Stepper, (Tümü Tevratik adlar)

3. Romanın başkahramanın adı Theodora Goodman (Good:iyi, Man: Adam=iyi adam). Roman, dünyada ilk Siyonist Kongre’yi 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplayan Siyonist Theodor Herzl’in yaşamı ve Siyonist çalışmaları, dünya Yahudiliğini örgütleyişi kodlarla, şifrelerle anlatılıyor.

4. Birinci Siyonist Kongre, 29 Ağustos1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Theodor Herzladında bir Siyonist Yahudi’nin başkanlığında toplandı. Kongreye tüm dünyadan yaklaşık 200 delege katılmıştır. Avusturyalı Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl, 1896'da yazdığı Judenstaat (Yahudi Devleti) isimli bir kitapta Siyonizm'in kuruluşunu anlatmış, 1897'de I. Siyonist Kongre ile Dünya Siyonist Teşkilâtı kurulmuştur. Kongre ile 1897'ye kadar Yahudilerin Filistin'de toplanması ve Yahudi devleti kurulması bir fikir iken, 1897'de hedef haline getirilmiştir. Kurulan Dünya Siyonist Örgütünün Başkanlığı’na Theodor Herzl getirildi. Kongrede hazırlanan Siyonist programı hayata geçirmek için gereken altyapının oluşturulması için finans desteğini sağlamak amacıyla bir fon kurulması kararlaştırıldı. Bu fon Filistin'de toprak satın alınması ve bu topraklarda bir devletin altyapısının oluşturulmasına harcanması kararlaştırıldı. 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin Kuruluş Deklarasyonu, Theodor Herzl'in 1897'de I. Siyonist Kongrede, “Ben Basel'de İsrail Devletini kurdum. En geç 50 yıl içinde bu gerçek olacakdemesinden 50 yıl sonra ilan edilmiştir (vikipedi)

5. Dünya Yahudiliği, İsrail Devleti kurmak için Filistin’den önce Afrika’da, Mısır’a komşu Habeşistan’da bir yer arayışına girişmişler, o çalışmalar konu ediliyor.

6. Romanın başkahramanı Theodora Goodman’ın bir kripto olduğu, yani İngiliz uyruğunda ve Hıristiyan göründüğünü ama gerçekte Yahudi olduğu sayfa 198’de net ifade ediliyor. Bir sonraki sayfada ise Hristiyan azizler arasında da çift kişilikli (kripto) Yahudiler olduğu ve bunları aziz oldukları için değil, Yahudi oldukları için sevdiğini söylüyor. Nitekim, Papalar ve Osmanlı Şeyhülislamları arasında çok sayıda kripto (gizli Yahudi) vardır.

¨¨¨

Oğuz Atay: Tutunamayanlar
“Nemci Bey, kapıdan girdi. Beyaz kolalı bir gömlek ve yanardöner kumaştan bir pantolon giymişti. Siyah mokasen pabuçları mağazandan hemen alınmış gibiydi. Yumuşak mavi gözlerini üzerimize dikerek sert fakat mert bir insanın bütün heybetini ifade eden ve Davut Peygamber’inkini andıran bir sesle sordu: “ Size ne yardımda bulunabilirim?” (Tutunamayanlar, s: 497. İletişim Yayınları)
¨¨¨
Umberto Eco: Gülün Adı
“Ama içlerinde yalnızca bir çalgı çalıyordu; tüm ötekiler coşkuyla kendilerinden geçmişlerdi; yüzleri, kendisi için övgü türküleri söylemekte oldukları Oturan’a dönüktü; kolallarıyla bacakları da, tıpkı dört hayvanınki gibi, ama yabanıl bir biçimde değil, estetik bir dansın devinimleriyle bükülmüştü- Davud da,içinde On Emir’in bulunduğu sandığın çevresinde böyle dans etmiş olmalıydı-öyle ki, gözbebekleri , nerede olursa olsunlar , insan gövdesinin duruşunu yöneten kurallara ters düşecek biçimde hep aynı ışıklı noktada odaklaşıyordu.” (s: 59. Türkçesi: Şadan Karadeniz. Can yayınları)
¨¨¨
Elias Canetti: Markeşten Sesler
NOT: Bu kitapta Fas’ın başkenti Marekeş’teki Yahudilerin ve özellikle “Me-allah” adındaki Yahudi mahallesindeki yaşam ayrıntılarına kadar anlatılır
¨¨¨

muhali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
asilli, baglilik, ibrâni, mitolojsine, yahudi, yazarlarda

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



WEZ Format +2. Şuan Saat: 12:04.


Powered by vBulletin® Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2021, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0

İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Tarih.gen.tr Tarih Forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Tarih.gen.tr sitesindeki konular yada mesajlar hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler için iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde Tarih.gen.tr yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve gerekli işlemler neticesinde size dönüş yapılacaktır.