Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı
Kapat
   

Geri git   Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı > Osmanlı Tarihi > Osmanlı Hanedanlığı

Osmanlı Hanedanlığı Osmanlı Padişahları, Anneleri, Çocuk ve Eşleri..

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 08 Mart 2014, 19:26   #1
Founder
Tarih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 10 Nisan 2010
Bulunduğu yer: Olympus
Konular: 920
Mesajlar: 1.408
Aldığı Beğeni: 2
Beğendikleri: 8
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır
Standart III. Mehmed Dönemi

III. Mehmed Dönemi

Saltanatı: 16 Ocak 1595- 21 Aralık 1603 (8 yıl sürmüştür)
Padişahlık Sırası: 13
Doğum Tarihi: 26 Mayıs 1566
Ölüm Tarihi: 21 Aralık 1603 (37 yaşında)
Kendisinden Önce Gelen Padişah: III. Murad
Kendisinden Sonra Gelen Padişah: I. Ahmed
Babası: III. Murad
Annesi: Safiye Sultan






3. Mehmed'in Tuğrası

3. Mehmed, 26 Mayıs 1566 yılında Manisa'da doğdu. Osmanlı Devleti'nin 13. padişahı ve 78. İslam halifesidir. 3. Mehmed, tahta çıktığı günden ölümüne kadar tahtta kalmış ve padişalık dönemini sürdürmüş, 21 Aralık 1603 yılında İstanbul'da vefat etmiştir.

III. Mehmed'in Padişahlık Öncesi Dönemi

III. Murad ile Osmanlı korsanları tarafından kaçırılıp köle edilmeden önceki adıyla Sofia Baffo olan aslen Venedikli Safiye Sultan'ın oğludur. İsmi, II. Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi I. Süleyman tarafından konmuştur. Şehzadeliğinde İbrahim Cafer Efendi ve Pir Mehmed Azmi Efendi gibi devrin tanınmış alimlerinden tahsil ve terbiye görmüştür. 1583'te Manisa sancağı valiliğine tayin edilmiş, 1595'te babası III. Murad'ın vefatı üzerine Osmanlı tahtına çıkmıştır.

III. Mehmed'in Saltanat Dönemi

Tahta çıktığı gece 19 erkek kardeşini boğdurması, Osmanlı tarihinin en korkunç hadiselerinden biridir. Aynı zamanda 20 kız kardeşini de aynı gece öldürdüğü de bazı tarihçiler tarafından iddia edilmektedir. Ayrıca babasının hamile eşleri ve kundaktaki kardeşlerini de öldürtmüştür.

III. Mehmed Döneminde Avusturya ve Eflak Seferleri

Sultan III. Mehmed, babası Sultan III. Murad döneminde başlayan Osmanlı-Avusturya Savaşı devam ederken tahta geçmiştir. Sultan III. Mehmed tahta çıkar çıkmaz Avusturya ve Eflak sorunlarıyla ilgilenmiştir. 1595 yılında Avusturya kuvvetleri Estergon Kalesi'ni kuşatmışlar, 40 km uzakta olan Mehmed Paşa Estergon Kalesi'ne yardıma gitmemiştir. Hiçbir yardım alamayan Estergon Kalesi kahramanca direnmesine rağmen, sayıca üstün olan Avusturyalılara teslim olmak zorunda kalmıştır (2 Eylül 1595).
Sinan Paşa, Eflak Prensi Mihai Viteazul üzerine seferler düzenlemiştir. Osmanlı kuvvetleri Bükreş ve Tırgovişte'yi ele geçirmişler fakat çok geçmeden Mihai karşı saldırıya geçmiş ve Osmanlı kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sırada bataklıklara düşen Osmanlı askerlerinin büyük bir kısmı şehit olmuştur. Daha sonra Tuna'dan karşı kıyıya geçilirken gerekli önlemlerin alınmamasından dolayı yeni bir saldırıya maruz kalan Osmanlı akıncıları çok büyük kayıplar vermiştir.
Estergon Kalesi'nin düşmesinden sonra Tuna kıyısındaki Vişegrad da düşmanın eline geçmiştir. Birçok önemli kale ve şehirlerin kaybedilmesi İstanbul'da devlet erkanı ve yeniçerilerin tepkisine neden oldu. Yeniçeriler de sultanın sefere çıkmasını istiyorlardı.

Eğri Kalesi'nin Fethi

Durumun kötüye gittiğini anlayan Sultan III. Mehmed'in, devlet büyüklerini toplayıp:

"Ceddimiz, devletimizin kurucusu Osman Gazi Hazretlerinden, büyük dedemiz Kanuni Sultan Süleyman'a kadar bütün padişahlar askerin önünde sefere çıkmışlardır. Dedemiz Sultan İkinci Selim'le (II. Selim) cennetmekan pederimiz Sultan Murad (III. Murat) bu usulü bozdular. Biz dahi, başlangıçta seferi paşalarımıza ısmarlamakla hataya düştük. Asker evlatlarımız bizi başlarında görmek isterler. Kararımız odur ki yakında sefere çıkacağız. Hazırlıklar tamamlansın. Küffara haddini bildirmeye gitmek gerekir."

dediği; kendisine karşı çıkan annesi Safiye Sultan'ı da şöyle cevapladığı:

"Valide, biz Sultan oğlu sultanız, kullanmayacaksak Eyüp Sultan Camiinde bu kılıcı niçin kuşandık? Kararımız karardır, sefere çıkacağız. Taht uğruna devleti feda etmeyiz."

ve bunun üzerine 20 Haziran'da ordunun hareket ederek, kuşatılan Eğri Kalesi'nin (Almanca Eger Kalesi) 12 Ekim 1596'da padişaha teslim edildiği anlatılıyor.

Haçova Muharebesi

Haçova Meydan Muharebesi, 24-26 Ekim 1596 tarihleri arasında Osmanlı ordusunun Avusturya Arşidüklüğü ve Erdel Krallığı kuvvetlerine karşı kazandığı bir zaferdir.

Haçova Muhaberesi'nden Önceki Gelişmeler

Avusturya'nın topraklarından Osmanlı Devleti'ne akınlar yapan Uskoklar 1568'den beri barış halindeki iki devletin ilişkilerini gergin bir düzeye getirmişti. Buna karşılık Bosna Valisi Telli Hasan Paşa'nın Avusturya'nın elindeki Hırvatistan bölgelerine yaptığı akınlar da barışı bozabilecek nitelikteydi. 29 Haziran 1593'te Hasan Paşa'nın Kulpa önlerinde şehit düşmesiyle birlikte ordusunun da imha edilmesi bölgedeki dengeleri alt üst eden bir gelişme oldu. 4 Temmuz 1593'te Osmanlı Devleti Avusturya'ya savaş açtı ve Koca Sinan Paşa komutasındaki Türk ordusu Avusturya sınırına yürüdü.
Bu ilk seferde, bir süre önce Avusturya tarafından ele geçirilmiş olan ve Macaristan'ın batısındaki Balaton Gölü'nün kuzeyinde yer alan Varpalota ve Veszprém kaleleri geri alındı. Ancak ordu, Székesfehérvár (Osmanlı döneminde İstolni Belgrad) önlerinde Avusturya ordusu karşısında başarısızlığa uğradı. 1 Ekim 1593'te ise Avusturya, Osmanlı Devleti'ne 1533 yılından beri vermekte olduğu haracı kestiğini ilan etti.
1594 yılında Avusturyalıların Estergon ve Hatvan kuşatmaları püskürtüldü, ayrıca Tata, St. Martin ve Györ (Osmanlı döneminde Yanıkkale) kaleleri fethedildi. Ancak 1595 yılında Sultan III. Murad'ın vefatı ve Osmanlı'ya bağlı Erdel, Eflak ve Boğdan voyvodalıklarının (bugünkü Romanya) isyanıyla Avusturya cephesinin idaresi boşluğa düşüp, ordunun önceliği de Romen voyvodalıklarının isyanı bastırmaya dönüşünce Avusturya cephesinden olumsuz haberler gelmeye başladı. 2 Eylül 1595'te Estergon kalesi Avusturyalıların eline geçti.
Bunun üzerine III. Mehmed ordusunun başında sefere çıkmaya karar verdi. Bu Kanuni Sultan Süleyman'ın 1566 yılındaki Zigetvar seferinden beri 30 yıl aradan sonra bir Osmanlı padişahının ordusunun başında ilk sefere çıkışıydı. Seferde 1552 yılında kuşatılmasına rağmen alınamayan, 1566'da da Zigetvar'ın fethinde karar kılınması üzerine kuşatılmasından vazgeçilen Eğri (Eger) kalesi vardı. 24 Eylül 1596'da başlayan kuşatma 12 Ekim'de başarıya ulaştı ve kent Türk topraklarına katıldı.

Haçova Muhaberesi Öncesi

Alman Kralının kardeşi Arşidük III. Maximilian'in komuta ettiği Avusturya ordusu Eğri Kalesini geri almak ve Türk ordusunu vurmak üzere harekete geçti. Bu ordunun sayıca zayıf olduğunu düşünen Sadrazam Damat İbrahim Paşa 22 Ekim'de Avusturya ordusuna en yakın durumda bulunan Cafer Paşa'ya taarruz emri verdi. 10.000 askere sahip Rumeli Beylerbeyi Veli Paşa'nın emre uymamasıyla elindeki 4.500 askerle rakip ordunun üzerine yürüyen Cafer Paşa büyük kayıplara uğradı ve muharebe meydanından çekildi.

Haçova Muharebesi

Bunun üzerine asıl Osmanlı Ordusu Mezőkeresztes Ovası'na (Haçova) yürüyerek 25 Ekim günü burada mevzilendi ve düşmanı beklemeye başladı. Avusturya-Alman ordusunda isyan halinde bulunan Erdel kuvvetlerinin yanı sıra İspanyol, Macar, Leh (Polonyalı), Belçikalı, Hollandalı, Papalık, Hırvat, Çek ve Slovak kuvvetleri de vardı.
İlk günkü çatışmalarda Kırım Hanı Fetih Giray Han ve Ağaoğlu Sinan Paşa'nın komutasındaki Türk öncü kuvvetleri Avusturya ordusuna 6.000 kişilik ağır bir kayıp verdirdi. Ancak tüm hatlarıyla Türk ordusunun merkezine yüklenen Avusturya ordusu Yeniçerileri de şaşırtan ateş gücü ile büyük kayıplar verdirdi. III. Mehmed'in de otağa çekilmesi ve Sadrazam İbrahim Paşa'nın da padişaha ordunun çekilmesini telkin etmesi ile orduda genel bir bozgun havası esmeye başladı.
Ancak muharebenin yazgısını değiştiren iki ilginç olay oldu. Birincisi geri çekilmek üzere atına binmiş olan III. Mehmed'in atının dizginlerinden tutarak gitmesine mani olan hocası Hoca Sadeddin Efendi'nin gazileriyle ve Kırım atlılarıyla Avusturya ordusunu şaşırtan bir taarruza kalkışması, ikincisi ise Osmanlı ordusunun merkezine kadar gelmiş Avusturya ordusunun askerlerinin yağmaya girişmesi üzerine geri hizmetteki askerlerin ellerine ne geçirdilerse yağmaya dalmış olan düşman askerlere girişmeleri idi.
Türk süvarilerinin seri manevrası sayesinde muharebe sırasındaki ateş menzili avantajını yitiren ve yağmaya girişmiş askerlerini de tekrar disipline sokamayan Avusturya ordusu geri çekilmeye başladı. "Kafir kaçtı, Nemçelü sındı!" nidalarıyla bozgun havası zafer havasına döndü ve bu defa Türk ordusu tüm hatlarıyla muharebe düzenini kaybetmiş Avusturya ordusuna yüklendi. Maximilian yalnızca 20.000 askerini düzensiz şekilde geri çekilirken bataklığa saplanmaları sonucunda kaybetti. İmparatorluk armalı yaklaşık 100 top Türklerin eline geçti. Saldırı toplarını ve en seçkin piyadelerini kaybeden Maximilian karargâhını terk ederek kaçmak zorunda kaldı. Osmanlı Ordusu da çok kayba uğradığından ve düşmana yeterince kayıp verdirdiğini düşündüğünden Maximilian'ı takip etme girişiminde bulunmadı.

Haçova Muharebesi'nin Sonuçları

Bu başarı, Avrupa içlerine kadar sokulmuş Osmanlı Devleti'nin bu topraklardaki son büyük muharebe zaferi oldu. Ancak mevsimin ilerlemiş olması nedeniyle Türk ordusunun ileri harekatını sürdürmemesi Avusturya ordusunun tam olarak örselenememesine neden oldu. Daha sonrasında ise gerek savaşın kötü bir şekilde yönetilmesi, gerekse Romen voyvodalıklarının isyanının yayılması savaşın Osmanlı Devleti'nin aleyhine dönmesine ve 1606'ya kadar uzamasına neden oldu.
1578-90 Osmanlı-İran Savaşı'nın ve 1580'den beri İspanya'nın Amerika kıtasından Avrupa ekonomisine soktuğu altınların yarattığı enflasyonun yarattığı büyük mali sorunların daha da büyümesi Osmanlı hazinesini iflas noktasına getirdi. Ayrıca tarihinin belki de o zamana kadarki en büyük mali bunalımıyla mücadele eden Anadolu halkı "Eğri Sefer-i Hümayunu" için asker toplanmasına büyük tepki gösterdi. Celali İsyanları ile Anadolu büyük bir toplumsal çalkantının içine düştü. 1603 yılında Avusturya ile savaş devam ederken İran'ın da 1590'da kaybettiği toprakları geri almak üzere savaş açması Osmanlı Devleti'nin iyice müşkül duruma soktu.
Bu bağlamda Haçova Zaferi prestiji büyük ancak sonuçları açısından olumsuz etkileri de büyük bir tarihi olay oldu. Öte yandan, Türk ordusunun son onyıllarda kale kuşatmasında ustalaştığı ancak muharebe yeteneğinde gerileme olduğu gözle görüldü, ancak zaferin kazanılmış olması bu gerçeği perdeledi. Ayrıca Avrupa ordularının artan ateş gücü de bu muharebede bir gerçek olarak ortaya çıktı.

Kanije Kalesi'nin Fethi ve Kanije Savunması

Kanije Savuması, 1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı döneminde, 1601'de 73 gün boyunca Kanije Kalesini kuşatan Habsburg ordusuna karşı Osmanlıların yaptığı savunma ve karşı saldırıdır.

Kanije Kuşatması Öncesinde Durum

1600 yılında Avusturya'ya karşı ilerleyen Osmanlı ordusu Kanije kalesini ele geçirdi. Kalenin komutanlığına Tiryaki Hasan Paşa getirildi. Kalede 9,000 civarında bir askeri kuvvete ek olarak cephane ve erzak bırakan Osmanlı ordusu geri çekildi. Bunu fırsat bilen Avusturyalılar, 9 Eylül 1601'de Kanije Kalesi önlerine geldiler. Avusturyalılar gelir gelmez, kalenin dış çevreyle olan bağlantılarını kestiler.

Kanije Kuşatması'nın Gelişmesi

Avusturya ordusu 35.000 ile 100,000 arası asker ve 47 büyük topa sahip idi. Orduda Avusturyalıların yanı sıra İtalya, İspanya, Malta ve Papalık askerleri de vardı. Osmanlı Ordusunda ise 9,000 yeniçeri ve küçük çaplı 100 civarında top vardı. Bunun da yanında, az miktarda cephane ve erzağı vardı. Ayrıca, Haçlı Ordusu kalenin tüm dış bağlantılarını kesmiş bulunuyordu. Hasan Paşa ilk başlarda sadece tüfek atışı yaptırdı.
Haçlı Ordusunun komutanı Arşidük II. Ferdinand Osmanlı ordusunun topu olmadığını düşünüp saldırıya geçti. Bu tuzağa düşen Haçlı Ordusu, Osmanlı ordusunun aniden bütün toplarının ateşlemesi sonucu ağır kayıp verdi.
Verdiği ağır kayıptan sonra Haçlı Ordusu, daha sert bir şekilde saldırmaya başladı. Bir süre sert saldırılara direnen Tiryaki Hasan Paşa, artık kalenin sadece silahlarla savunulamayacağını anladı. Bunun sonucunda, aklına düşmanın psikolojisini bozarak onları geri çekilmeye zorlamak fikri geldi. İlk iş olarak kalenin dışında ölen askerlerin ceplerine kurmaca mektuplar koydu. Bu mektuplarda yazdığına göre, kalenin uzunca bir süre daha direnebilecek erzağı ve cephanesi bulunuyor; ayrıca Belgrad yakınlarında bulunan padişahın ordusunun her an orada olabileceği yazıyordu.
Bu yalanları duyan Arşidük Ferdinand, zaten kale hala düşmediği için sinirliydi, telaşlandı ve küplere bindi. Bunun sonucunda, saldırıları daha sıklaştırdı ve sertleştirdi. Ayrıca, Hasan Paşa'nın kellesini getirecek askere, 40 köy bağışlayacağını söyledi. Saldırıların sertleştiğini ve sıklaştığını gören Tiryaki Hasan Paşa, yalan mektupların kendilerine zararlı olduğunu anladı. Ama aklına başka bir fikir geldi. Bu fikir sürekli mehter marşı çaldırarak, sanki kalenin içinde sürekli şenlik yapılıyormuş gibi görünmekti. Fikrini uygulamaya koyunca, Arşidük Ferdinand sinirinden delirdi. Her yerde avaz avaz bağırmaya başladı. Bütün askerlerini daha saldırgan yapmak için, onlara bağrıp durdu. Kanije Kalesi'nin illaki düşmesini istiyordu.
Kuşatmanın 2. ayına yaklaşılırken, kaledeki cephane çok ciddi bir şekilde azalmış durumdaydı. Bu durum Tiryaki Hasan Paşa'yı kara kara düşündürüyordu. Aklına yapacak bir şey gelmemişti. Tam bu sırada, Yüzbaşı Ahmed Ağa imdadına yetişti. Gerekli maddeler temin edildiği takdirde, barut yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine, tüm gerekli maddeler temin edildi ve imalata başlandı.
Üretilen bu barut, 2-3 hafta kadar idare etti. Ama bu barut da bitmek üzereydi. Erzaklar da artık ihtiyaçları karşılayamıyordu. Bir de sert kış geliyordu. Bu şekilde kalenin müdafaası imkânsızdı. Bu Tiryaki Hasan Paşa'yı umutsuz bir şekilde düşünmeye sevk etti. Ama aklına son bir çare geldi. O da olmazsa, bu kale düşecekti. Gece baskını (huruç) yapılacaktı. Orduya haber salındı ve düşmana fark ettirmeden gece baskını için hazırlıklara başlandı.
Kuşatmanın 73. gecesi yani 18 Kasım 1601'de, Hasan Paşa ve kurmayları dahil Osmanlı kuvvetleri Haçlılara gece baskını düzenledi. Beklenen yardımın geldiğini sanan Arşidük Ferdinand çok sayıdaki adamı ve muhâfızları ile kaçtı. Haçlı ordusu geride 47 büyük top, 14.000 tüfek, 60.000 çadır, 15.000 kazma kürek, binlerce erzak ve Ferdinand'ın altın tahtı ve otağı bıraktı.
Tiryaki Hasan Paşa'ya bu zaferi kazanınca, kendisine beylerbeyi ünvanı verildi.

III. Mehmed Dönemi Diplomatik İlişkiler

Safevîler Devleti İle İlişkiler

1603 – 1618 Osmanlı-Safevî Savaşı, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında, Batı İran (Güney Azerbaycan), Kafkaslar ve Irak meselesi için çıkan savaşlardan birisidir. Bu savaşın çıkmasında Şah I. Abbas'ın Osmanlı Devleti'nin Avusturya ile savaş halinde olmasını ve Anadolu'da çıkan Celali İsyanlarından uğraşmasıyla zayıf düşmesini fırsat bilerek Ferhat Paşa Antlaşmasıyla kaybettiği toprakları geri almak istemesi etkili olmuştur. Safevîlerin Tebriz'e taarruzu ile yeni Osmanlı-Safevî savaşı başladı (26 Eylül 1603). Önce Tebriz, ardından Revan düştü. Osmanlı Ordusu, Urmiye'de bozuldu. (9 Eylül 1605). Bu savaş 9 yıl sürdü ve Nasuh Paşa Antlaşması ile sonra erdi (20 Kasım 1612). Bu antlaşmayla Osmanlılar, İran Şahı'nın her yıl Osmanlı Padişah'ına 200 deve yükü ipek kumaş ve değerli eşya haraç göndermesi şartıyla Ferhat Paşa Antlaşmasıyla aldıkları Batı İran Eyaletlerini (Güney Azerbaycan) Safevîlere bıraktılar. Ancak İran'ın söz konusu haracı göndermemesi üzerine 2,5 yıl sonra savaş yeniden başladı (22 Mayıs 1615). Pül-i Şikeste'de Osmanlı Ordusu tekrar bozuldu (10 Eylül 1618). Serav Antlaşması (26 Eylül 1618) ile bu defa 3 yıldan fazla süren Osmanlı-Safevî savaşına son verildi. Bu antlaşmayla İran'ın Padişah'a göndereceği ipek kumaş ve değerli eşya miktarı 100 deve yüküne düşürüldü. Bu barış da 5 yıl sürdü. Savaş, daha sonra 1624 yılında Safevîlerin Bağdat'ı ele geçirmesiyle eskileriyle mukayese edilemeyecek bir şiddette yeniden başlayacaktır. 1603-1618 Osmanlı-Safevî Savaşı sonucunda Osmanlıların 1590'da Ferhat Paşa Antlaşması ile İran'dan aldığı toprakların büyük çoğunluğu, 1618'de Safevîler tarafından geri alınmış oldu. Osmanlı Devleti, Safevîleri Kafkasya'dan atamadı. Kafkasya, iki imparatorluk arasında paylaşıldı. Batı İran (Güney Azerbaycan) eyaletlerini ise Osmanlılar ellerinde tutamadılar.

III. Mehmed Dönemi'nde Mimari Çalışmalar

İmar konusunda çalışmalar yaptıran Sultan III. Mehmed, süt annesi Halime Hatun adına Gölmarmara Halime Hatun Camii ve Külliyesi'ni, ayrıca validesi Safiye Sultan adına da Yeni Valide Camii ve Külliyesi'ni yaptırdı. Bundan başka birçok camiyi tamir ettiren Sultan III. Mehmed, Yeni Camii'nin de temelini attırdı.

III. Mehmed'in Vefatı

Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, "56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım" demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed'i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 21 Aralık 1603'te kalp krizi geçirerek
öldü.
III. Mehmed'in Ailesi

Eşleri
  • Handan Sultan
  • Fûldane Valide Sultan (I. Mustafa'nın Annesi)
Erkek Çocukları
  • I. Ahmet
  • I. Mustafa
  • Şehzade Yahya
Kaynakça:
  • İnalcık, Halil (2003). Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 975-08-0588-7.
  • Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (2003). Osmanlı Tarihi III. Cilt 1. Kısım: II. Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına Kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 975-16-0013-8.
  • Sakaoğlu, Necdet (1999). Bu Mülkün Sultanları. İstanbul. ISBN 875-329-299-6. say.181-199
  • Kinross, Lord (1977). The Ottoman Centuries. İstanbul: Sander Kitabevi. ISBN 0-224-01379-8. (İngilizce)
  • H. Ziya Ersever, (1986), Kanije savunması ve Tiryaki Hasan Paşa, Ankara: Genel Kurmay Basımevi,
  • Namık Kemal, (1993), Kanije ,İstanbul: Sebil Yayınevi, 1993, ISBN 975-7480-39-8.
  • Kemal Erkan, (2008)Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije Müdafaası İstanbul: Çamlıca Basım Yayın ISBN 9944-905-44-2. (Aslı: Matbaa-yi Âmire, 1915, İstanbul)
  • M. Halistin Kukul, Kanije Destanı, , Türkiye Diyanet Vakfı, ISBN 975-389-082-6.
  • Ali Osman Atak Kanije Zaferi , Damla Yayınevi, ISBN 978-975-381-320-4.
  • Osmanlılar Albümü 2. Kitap, Akit

__________________
"Başlarken her şeyiyim onun şeyhi ve dervişi,
Biterken kanlı bıçaklı katili..."

-
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08 Mart 2014, 21:42   #2
Founder
Tarih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 10 Nisan 2010
Bulunduğu yer: Olympus
Konular: 920
Mesajlar: 1.408
Aldığı Beğeni: 2
Beğendikleri: 8
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır
Standart

Herkes Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürmesini konuşurken, 3. Mehmet'in 19 kardeşini bir gecede öldürmesi tarihin sayfalarına kazınan acı olaylarından biri oldu.

Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Mehmet'in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır

Tarih Okumak Farzdır!

“Tarih şimdiyi anlatan geçmiştir” der Cahit Paşa. Tarih tekerrürden ibaretse ve günleri aramızda döndürmekteyse Yaradan, aynı hataları yapmamak için, ileriyi görebilmek ve anı anlamak, kavrayabilmek için tarih okumak elzemdir ve dahi farzdır bir anlamda. Bu fikriyattan hareketle tarih okumalarına start veriyor ilk konuğumuzla işe başlıyor, “bismillah” diyoruz.

Nâimâ Kim Bilen Var mı?

İşin pirini örnek almak maksadıyla tarih yolculuğumuzun ilk konuğu Naimâ Efendi olarak tespit ediyorum. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, o sürgün senin bu sürgün benim diyardan diyara kovulan, “ay biz kadrini kıymetini bilemedik” diyerek bazı bazı el üstünde tutulan, bolluk ve refah gören, sonra “bu kadarı da olmaz, her doğru her yerde söylenmez” diyerek yuhalanan, sefalet çeken bir dahi, ilim ve fikir adamı…

Herkes Yerini Alsın Ders Başlıyor!

Nâimâ, ilk resmî vak'anüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halep'te doğdu, Babası Halep eşrafından. İlk öğrenimini orada tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul'a gelir. Bizim nesil ilköğretimi bitirmeye üşenirken, o yüzyıllar öncesinde üşenmez “aman be, okuma yazma öğrenmişim neyime yetmiyor” demez ve yüksek öğrenim görür. O zamanlar KPSS, KPDS, ALES, SMMM, formasyon, informasyon gibi zımpırtılar olmadığı için direk iş bulur ve Dîvan Kalemi'nde memur olarak hayata atılır. Sonrasında “bana iş mi yok kardeşim” diyerek, o iş senin bu iş benim daldan dala atlayarak hayatı birçok memurluklarla geçer. Dîvan Mektupçuluğu, Baş muhasebecilik vesaire yapar.
Nâimâ memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursa'ya da sürüldü. Çorlulu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Nâimâ, 1715 yılında Patras'da muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü. Üstelik şu an ne gömüldüğü o cami kaldı, ne de mezarı...

Valla Sıkılmadım, Biraz Açar Mısınız Diyenlere…


Yiğidi gam ağlatır, dert öldürür diyerek, yaşarken kıymetini bilemedik, el aman dileyerek bu güzide şahsı tanıma ve anlama gayretine girelim. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardır. İstanbul'da Enderun'a devam eder. Sonra, Dîvan katipliğinde görev alır. Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa'nın Dîvan Efendiliği'ne yükselir. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa'nın hizmetine girer. İşte, Nâimâ'yı Nâimâ yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşa'nın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Nâimâ'nın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şârihu'l-Menârzade Ahmet Efendi'nin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.

Hayatının Dönüm Noktası…

Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Nâimâ'ya verdi. Nâimâ, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşa'nın büyük takdirini kazandı. “Valla ben bu kadarını da beklemiyordum, hacı sen neymişsin meğer!” bile dedirtti.

Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Nâimâ'nın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser Naimâ Tarihi olarak biliniyor. Nâimâ Tarihi'ne konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nun en düşkün zamanlarına rastlar. Nâimâ, canlı ve zarif üslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.

19 Kardeşini Darağacına Gönderen Padişah


Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkânını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Mehmet'in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:

"Padişah-ı Cihanpenah'ın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i cânistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir..."
İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa'nın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Nâimâ, eserinde rahatça nakleder:

Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.


Buna Derler Deli Cesareti!

Naimâ Tarihi'nin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmet'in korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ 'dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:

"Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbul'a revân olsam olmaz mı?"

Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimâ'nın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir. Nâimâ'nın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Nâimâ Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir.

Sürgünlerle Geçen Bir Ömür ve Hazin Son…

Nâimâ, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliği'ne kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanya'ya sürüldü. Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşa'nın izniyle İstanbul'a geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü.

Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Nâimâ'ya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı. Mora'nın Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendirildi. Nâimâ 63 yaşında iken, Patras'ta öldü. Patras'ta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Nâimâ'nın mezarı...

burhanozen29 bu mesaja teşekkür etti
__________________
"Başlarken her şeyiyim onun şeyhi ve dervişi,
Biterken kanlı bıçaklı katili..."

-
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10 Mart 2014, 18:42   #3
Moderator
burhanozen29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25 Ağustos 2012
Bulunduğu yer: Bursa
Konular: 118
Mesajlar: 606
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
burhanozen29 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart

19 kardeşini bir gecede öldürmesi çok üzücü ve utanç verici bir durumdur. Ayrıca sadece 20 küsür erkek kardeş olması da buna yol açmıştır diyebilirim. Nedir bu kadar erkek evlatta ki amaç diye soru geliyor aklıma hep.

Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.

__________________
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. M.K.ATATÜRK
burhanozen29 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20 Mayıs 2014, 23:07   #4
Yeni Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 20 Mayıs 2014
Konular: 0
Mesajlar: 2
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
Bozkurt Mert isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart

Bence HÜKMÜ Gayet doğrudur. 19 deil 50 de olsa HÜKÜM Sutanın dır.

Bozkurt Mert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03 Haziran 2014, 15:36   #5
Yeni Üye
Hüseyin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 16 Ağustos 2012
Bulunduğu yer: İstanbul
Konular: 103
Mesajlar: 324
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
Hüseyin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart

92. İslam halifesi demişsiniz. ''Güç Ve İhtişam/ Ünsal Kubat'' Kitabında 78. olarak geçiyor. Hangisi ne kadar doğrudur ? Bilgilerinizi benimle paylaşırsanız çok memnun olurum.

Tarih bu mesaja teşekkür etti
__________________
☪ Belki Yılızlara ulaşamazsınız ama onlara bakarak yönünüzü tayin edebilirsiniz ☪
Hüseyin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03 Haziran 2014, 22:56   #6
Founder
Tarih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 10 Nisan 2010
Bulunduğu yer: Olympus
Konular: 920
Mesajlar: 1.408
Aldığı Beğeni: 2
Beğendikleri: 8
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır
Standart

Evet katılıyorum sana, Yavuz 74. ise bunun 78 olması gerekir. Gerekli bilgiler düzenleniyor. İlginiz ve dikkatiniz için teşekkür ederim.

Hüseyin bu mesaja teşekkür etti
__________________
"Başlarken her şeyiyim onun şeyhi ve dervişi,
Biterken kanlı bıçaklı katili..."

-
Tarih isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
3 mehmet, 3-mehmed, donemi, dönemi, iii, mehmed

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



WEZ Format +2. Şuan Saat: 05:52.


Powered by vBulletin® Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2019, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0

İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Tarih.gen.tr Tarih Forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Tarih.gen.tr sitesindeki konular yada mesajlar hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler için iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde Tarih.gen.tr yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve gerekli işlemler neticesinde size dönüş yapılacaktır.