Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı
Kapat
   

Geri git   Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı > İlkçağ ve Medeniyetleri Tarihi > Mezopotamya Uygarlıkları > Sümerler

Sümerler Sümerler Uygarlığı Hakkında Detaylı Bilgiler..

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 01 Kasım 2014, 03:18   #1
Yeni Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 22 Eylül 2014
Konular: 5
Mesajlar: 12
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
recepdr isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart Gılgamış Destanı Oku

GILGAMIŞ (GILGAMEŞ) DESTANI

Giriş I.

Gılgamış destanı, Babil’lilerin ulusal destanıdır. Destanın bu nitelemeye hak kazanmasının nedeni, ulusun her bireyine seslenmesinden; destan kahramanının, halkın erkeklik ülküsünü en özlü biçimde canlandırmasından ve insan yaşamı sorununun destanda büyük bir yer tutmasından ileri gelmektedir. Babil’liler bu destanla, Yunanlıların ulusal destanları İlayda’yı oluşturmasından çok önce, eski kavimlerde görülmeyen bir yapıt yaratmışlardır. Mısırlılar da, Etiler’de Gılgamış ayarında bir destan yaratamamışlardır.
İsrailoğullarının dünya tarihinde bıraktıkları etkiye karşın, büyük öykülerinde, bu destanlarda görülen görkem ve deyiş yoktur. Ön Asya’da Babillilerden başka destan tekniğini geliştiren biricik kavim Fenikelilerdir. Fakat bunların destanları da, yüksek bir sanat yapıtı izlenimi vermediği gibi, Babillilerin destanlarındaki derinlik ve güzellikten de yoksundur. Babillilerin bu farklı sanat gücünü gösterebilmeleri, kendilerine miras kalan düşünceyi verimli bir biçimde kullanabilmiş olmalarındandır. Sümer düşlemi, görkemli mitolojik biçimler yaratmıştı. Bunlar, zengin düşlemlerini işletip gerçekleştirerek büyük destan biçimini yaratmışlardı.

II.

Bu şiirin güzelliğine, derinliğine girebilmek bizce çok zordur. Bunu yapmak istersek, o zaman büsbütün yabancı bir kavrayışa, bambaşka bir evrene dalmak zorunda kalırız. Bundan başka destan elimize kırık bir yontu gibi geçmiştir. Destanın en önemli bölümleri eksiktir. Sonra, sağlam kalan bölümlerde de dizelerin ya başları ya da sonları yoktur. Akatça dilbilgisinin, sözlük bilgisinin araştırılmasında bugüne dek elde edilen ilerlemelere karşın, kimi parçaların asıl anlamları hâlâ bilinemiyor. Çevirmen sık sık metin onarımı ve düzeltmeler yapmak zorunluğunu duymuştur. Her yerde yaptığı bu onarım ve düzeltmelerin nerelerde olduğunu da gösterememiştir. Onun için, yapılan çeviride metnin aslı bazen silik kalmıştır. Destanın basından sonuna, okurun anlamasına engel olan noktaları saymış olduğumuza ve yapıtı anlamak konusunda çaba göstermesini ayrıca kendisinden dilediğimize göre, şiirin sanat ve düşünce bakımından göstereceği değeri, okurun anlayıp beğeneceğinden kuşkumuz yoktur Biz, bu şiirsel metnin İsa’dan önce aşağı yukarı 1250 yıllarına bağlanan en son yazmasını temel aldık.
Şiirin son özgün yazmasıyla ilgili elimize geçmeyen eksik parçalarını, eski metne ve Hititçe yazmasına göre onardık. Gılgamış destanının oluşumunda üç gelişme evresi vardır:

1. Sümerce Yazma: Bunun tarihi, İsa’dan önce 2000 yıllarıdır. Bu Sümerce yazma elimize eksik olarak geçmiştir. Anlaşılması da güçtür. Konu, bütünlük gösteren bir destan biçimine sokulmamıştır.

Gılgamış'ın başından geçen birçok şey anlatılmaktadır. Bu destansal öykülerin kimileri, bize Gılgamış'ın, bir zamanlar Güney Babil sınırları içinde olan eski kentlerden Uruk'un beyi olduğunu, Kuzey Babil kentlerinden Kis kralı Agga'ya karşı savaştığını anlatmaktadır. Bu yazmada, Gılgamış'ın tarihsel bir kişilik olarak gösterilmesi olgusuna, son yazmalarda rastlanmaz. Bununla birlikte, kahramanın Uruk'a sıkı sıkıya bağlı kaldığı, sonraki yazmalarda da belirtilir. Gılgamış, Uruk surunun kurucusu olarak tanınmaktadır. En son yazmanın ozanı, okurunu sanat yapıtı olan bu suru gözden geçirmeye çağırır; surun üzerinde Gılgamış'ın yazıtını okutmakla da bu yiğidin gerçekten yaşadığını kanıtlamak ister. Eski yazmalardaysa, Gılgamış tümüyle bir söylenceler dünyasında yaşar. Gılgamış'la ilgili öykülerin kökenleri Sümerce yazmada da görülür. Örneğin, gökyüzünün boğasıyla olan savaşı, dev yapılı Huvava'yı öldürmesi gibi. Yine Sümerce yazmada, Engidu, Gılgamış'ın hep yanındadır; ama sonraki yazmaların tersine, onun eşit bir yoldaşı, arkadaşı olmayıp, sadık bir kölesidir. Sümerce yazılan Gılgamış destanının büyük bir bölümü, yeni yazmada görülemez.

Örneğin, Gılgamış'ın kendi ecesi tanrıca İştar için yaptırmak istediği göz kamaştırıcı tahtın kerestesini sağlamak amacıyla korkunç cinlerin koruduğu cins bir ağacı nasıl kestiğini, yeraltı dünyası tanrıçasının bunu kıskanıp kesilen ağacı yeraltından yeryüzüne açtığı bir yarıktan cehenneme nasıl düşürdüğünü, Gılgamış'ın kölesi Engidu'nun bir hileyle bunları nasıl yeniden yeryüzüne çıkardığını anlatan öykü, son yazmada bulunmaz. Yalnızca bu öykünün içerdiği yeraltı dünyasının şaşırtıcı gelenekleriyle, kurallarıyla ilgili bilgi, yapıtı yazıya geçireni öylesine ilgilendirmiştir ki, destanın bütün dünya bilgilerini içermesi gerektiğini düşünerek Engidu'nun yeraltı dünyasına gidişini, öykünün bütününden ayırıp, sözcüğü sözcüğüne yapılmış bir çeviri olarak destana eklenmiştir. İşte bu başarı, destanın 12'nci tabletini ortaya çıkarmıştır. Okurlarımız bu 12'nci tableti gözden geçirmekle eski Sümerlerin, Gılgamış'ın yiğitlikleriyle, ünüyle ilgili ne düşündüklerini, ne düşlemlediklerini anlamış olacaklardır.

2. Eski Babil Yazması: Bu yazma, Hamurabi zamanında (M.O. 1800 yıllarında) yazılmıştır. Elimize üç tableti eksik olarak geçmiştir. Bununla birlikte, söylencenin tarihsel evrelerini açıkça göstermeye yeter. Ozan, Sümer yazmasından, halkın dilinde dolaşan masallardan yararlanarak, tümüyle serbest bir yöntemle, Gılgamış'ın sonsuz yaşamı arama destanını yaratmıştır. Gılgamış destanı da, ozanın elinde, bizim Faust'a benzer dediğimiz şiirin özelliğini, yani 'sorunsal şiiri' özelliğini kazanmıştır. Destan, insan yaşamının bütün yorgunluk ve güçlüklerinden doğan sorunlarını yanıtlamak için yazılmıştır. Yanıt, son derece kötümserdir; bütün emekler boşunadır. İnsan yaşamının bütün karışıklığı içinde parlayan tek şey, dostluktur. Bu değer, kadın aşkına karşı derin bir nefretin tersi oluyor. Ne yazık ki bu değer de olumludur. Çünkü tanrıların yönettiği, ama sonsuz düzene bağlı olan alın yazısının gücü, en parlak dostluğu bile yıkar, bitirir. Ölümün de ortadan kaldıramadığı dostluk, hep insanı boş yere uğraştıran alın yazısına olan inanç, bu bulanık destan havasında tek olumlu noktayı oluşturmaktadır. Bu düşüncenin derinliği, ozanın ortaya koyduğu konunun biçimiyle tam bir karşıtlık durumundadır. Şiir, en basit bir halk şiiri deyişine sokulmuştur. Ozan dizelerinde “bahri recez” (1) kullanmıştır. Destanın yapısı çok açıktır. Olayların akışı, dramatik birtakım kurallara bağlanmıştır. Kahramanlar, güçlerinin her ölçünün sınırını aştığı sırada, yazgılarının birdenbire değiştiğini görürler. Bu düşüş, gökyüzü boğasının öldürülmesinden sonra olur. Bunu Engidu'nun ölümü ve Gılgamış'ın boş yere sonsuz yaşamı araması izler.
Destanda egemen olan ana düşünceyi, bunun kalıba sokuluşunu, öykünün akışına katılan kişilerin seçimini, değişik kişiliklerin taşıdıkları özellikleri, kişilerin oynadıkları karşılıklı oyun biçimini, bu eski Babilli ozan bulmuştur.

3.Destanın Son Bölümü: Destanın son bölümünün oluştuğu tarihi kesin olarak söyleyemeyiz. Bu tarihi 1250 olarak kabul edersek, o zaman kilise örneksemesine [canonisation analojisine] uymuş oluruz; çünkü 1250 tarihinde Babillerin bilimleri, yazınları doruk noktasında, kesin biçimini almış durumdadır. Gılgamış destanının en son ozanı, Kassitler cağında yaşamış olan Sin-lekke-unnini adında bir sanatçıdır.
Bu ozan, yapıtı, bilerek basitleştirilmiş olan biçiminden kurtarıp, çok sanatlı bir kalıba koymuştur. Yapıtın çağdaşlaştırılması her bakımdan eski ozanın amaçlarına bağlı kalınarak yapılmış; ama konu, her bakımdan zenginleşmiş, incelmiştir. Bu son sanatçının yapıta yepyeni örgeler [motifler] ekleyip eklemediği, bugün için belli değildir. Belki yapıta, 11'inci tabletin içerdiği tufan öyküsünü karıştırmıştır. Ozan bu konuyu, eski Babillilerin başka bir destanından, yani 'Atarharis' destanından almış olabilir. Tufan öyküsü ve Nuh'un (2) tufandan kurtulduktan sonra ölümsüzlüğü elde etmesi düşüncesi, tümüyle Sumerlerin malıdır.

III.

Gılgamış destanındaki kişilikler, Tanrılarla insanlar arasında bulunan kahramanlardır. İşte bu durumda trajik bir düşmanlık ortaya çıkıyor. Ölüm sorununun bu gibi kişiliklerde, başka kimselere göre, daha yeğin, daha acı verici bir nitelik aldığı göze çarpıyor. Bu kahramanların doğrudan doğruya işlerine karışan tek tanrıca, Gılgamış'a âşık olan İstar'dır. Bu tanrıca kışkırtıldığından, her iki kahraman günahlı sayılıyor. Bu günahlılık yüzünden de yeniden trajik bir düşmanlık doğuyor. Fakat ozan, bu günahı ciddi bir günah saymamıştır. Çünkü ozan, kahramanların davranışlarında günah olacak bir yan bulmamaktadır. Şair, Engidu'yu işlediği günahtan dolayı değil, rastlantısallıkla, eski tanrıların kurdukları düzene karşı geldiği için öldürmüştür. Ozanın tanrılara karşı davranışı, özellikle tufan öyküsünde göze çarpar. Burada tanrılar, yakılan adak tütsülerin kokusunu almakta büyük bir hırs gösteriyorlar. Ana tanrıca İstar ise bir kocakarı gibi çene çalıyor, düşünmeden yaptığı kötülük, Ea'nın kurnazlığıyla gideriliyor. Tanrılar iki kümeye ayrılıyorlar. Tanrı Enlil, her iki yan arasında arabuluculuk yapıyor. Ozanın saygı gösterdiği biricik tanrı, Gılgamış'a yol gösteren Güneş Tanrısı'dır.

Ozan saygıyla karışık bir korku içinde, bilinmeyen bir geçmişte tanrıların kendi kendilerine ve insanlara koydukları değişmez yasalardan söz ediyor. Ama ozanın bu konuda ileri sürdüğü düşünceler, acı alaydan kendisini kurtaramayan yazgıya boyun eğmekten başka bir şey değildir. Homeros'ta olduğu gibi, tanrılar insanların yaşamlarını yukarıdan yönetiyorlar, ama bunlar hırslarının ve kurdukları düzenlerin etkisi altındadırlar. Buna karşılık insan kahramanlar (Gılgamış ve Engidu), davranışlarıyla taşkınlık yapan birer suçsuz çocuk gibidirler. Gılgamış, öykünün ilerleyişi sırasında, derece derece her şeyi bilen bir kişi olarak göze çarpar. Gördüğü işlerin hepsi, hep hesaplı, akıllıca verilen kararlardan doğmuş değildir. Birinci kez içgüdüsüyle harekete geçiyor, her zaman da başarılı oluyor. Çünkü tanrılar kendisine yardım ediyorlar. İkincisinde yine içgüdüsüyle davranıyor; bunda başarısızlıklarla karşılaşıyor. Çünkü destanda görülen sonsuz düzene ve yasaya karşı savaşıyor. Bu başarısız savaşın sonunda dünya gezisinden dönen Gılgamış, Babillilere her şeyi anlatan, her şeyi bilen bir Bilgelik Tanrısı olarak görünüyor. Ama sonraki kuşaklar, Gılgamış öyküsünün büsbütün kötümser ve hiç kimseyi doyurmayan bir sonla bitmesini beğenmiyorlar. Sonraki Gılgamış söylencesinde, Gılgamış sonunda olur. Ama yeraltı dünyasında en yüksek konumu alır. Bu konum, ölüler mahkemesinin baş yargıçlığıdır. O, cehennemde, yeryüzünde kendisinin koruyucusu olan Güneş Tanrısı adına yargılar. Böylece Gılgamış'ın kişiliğini göz önüne getirirsek, onun özyapısını, özyapısının gelişme çizgisini elden geldiğince anlatmış oluruz. Tanrılar dışında, destanda rolü olan öteki kişiler yumuşak çizgilerle çizilmiş olmakla birlikte, olağanüstü bir özyapıya ya da bu özyapının gelişmesine bağlı değillerdir. Örneğin orospu, mesleğinin herhangi bir özel yanını temsil ediyor. Bir doğa çocuğu olan Engidu, tümüyle ayrı bir yöntemle betimleniyor. Bu doğa çocuğunun orospudan aldığı insansal zevkten sonra, birlikte yaşadığı hayvanlar kendisinden tiksinip uzaklaşıyorlar. Bu sahne, destanın en etkili, en güçlü noktasıdır. Engidu'nun yiğitliklerinde bir olağanüstülük yoktur. Çünkü o da herhangi bir yiğit kişi gibi davranmıştır. Bununla birlikte, ozan bütün bu Engidu söylencelerinden küçük bir tragedya yaratmaya kalkmıştır. Tanrıların yazdığı kara alın yazısının sonucunda amansız bir derde düsen Engidu, kendi kendisine yazıklandığı gibi, onu yabanıllıktan kurtaran, insanlar arasına sokan kimselere de ayrıca ilenmekten kendini alamıyor; hayvanlarla yaşadığı günlerin özlemini çekiyor. Ancak Güneş Tanrısı, kendisinin insanlar arasına karışmasının ve böylece kazandığı ünün, ölümünden sonra da sürmesinin boş bir değer olmadığını söyleyerek, onu avutuyor. Bu Engidu dramı, büyük Gılgamış dramının bir yan öyküsü olarak doğmuştur. Gılgamış'ın büyük figürüne karşı, drama katılan bütün kişilikler ikinci planda kalırlar. Ozan amacına ulaştıktan sonra, bu kişiliklerin hepsi sahneden çekilir ve bir daha kendilerini göstermezler. Oğlunu özenle, öğütlerle, kutsamalarla yola uğurlayan anası bile, onun dönüşünde artık görünmez. Böylece destan, yalnızca insan yaşamının akısı, insan yaşamının büyük bir simgesi olarak ortaya çıkar.

Ord. Prof. Landsberger

GILGAMIŞ DESTAN ÇEVİRİSİ

BİRİNCİ TABLET


Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum! Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim: onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır. Tufandan önce olanın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.

Uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi. Kutsal Eanna'nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak! O duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir. Onun köşe burçlarını da gözden geçir! Onun eşini hiç kimse yapamaz. Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp İştar'ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı. Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü! Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı incele. Acaba bunun tuğlaları pişmiş (4) değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5). (Burada 25 satır eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan aşağıdaki biçimde tamamlanabilir.)

Ulu Tanrı Gılgamış'ı en yetkin biçime soktu. Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler. Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini, yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı Ea, bilgeliği bağışladı (6). Büyük tanrılar Gılgamış'ı şu ölçüde yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün genişliği dokuz karış (7).
(Gılgamış'ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.) Adımlarının genişliği ... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü. Bedeni her bakımdan ölçülüydü. Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı. Gövdesi pek iriydi. (Altı satır eksik.) Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı. Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabanıl bir boğa gibi böğürürdü. Eşsizdi. Silahları kalkıktı. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi. Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola çatardı. Gılgamış ağılı bol (8) Uruk'un ne biçim çobanıdır? (9)
Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral, oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı? Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları, bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler. Gökyüzünün tanrıları da, Uruk kentinin baştanrısı Anu'ya başvurarak şöyle dediler: “Sen, ipe gelmez, yabanıl, vahşi boğayı, Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın? Eşsizdir. Silahları kalkıktır. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmaz. Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz. Gece gündüz kudurup sağa sola çatar. Gılgamış ağılı bol Uruk'un ne biçim çobanıdır?” Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı? Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları bundan ötürü ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tannsı dinledi. (10) Büyük tanrıça Aruru (11) çağırıldı: “Ey Aruru, sen büyük Anu'yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat! O istediği denli Gılgamış'a karşı dursun. Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden Uruk şehri soluk alsın!” Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı. Aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu yarattı. Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti (12). Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu. Kadın gibi uzun saçları vardı. Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi filizlenmişti. O, insan ve kent yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı. Bu durumda ceylanlarla ot yiyor, yabanıl hayvanlarla itişe kakışa suvata (13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu. Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya, bir tuzak (15) kurana rast geldi. Birinci, gün, ikinci gün ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rastladı. Onu gören avcının yüzü dondu; hayvanlarıyla olduğu yerde saklandı; korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi, içini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü gam, üzünç sardı; yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü. Avcı, konuşmak için ağzını açıp babasına dedi: “Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür. Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer. Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor. Her zaman yabanıl hayvanlarla ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17) doldurdu. Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı. Kırın kalabalığını, (18) avı elimden kaçırıyor, kırdaki işime engel oluyor.” Babası konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi: “Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk'ta oturuyor. Onu yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Ona, krala yüzünü dön! Güçlü adam hakkında ona bilgi ver. O sana bir fahişe versin. Onu kıra götür. O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi yensin. Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında, o kadın giysisini atsın ve o da zevke dalsın. Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır: Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır.” Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış'a gitti. Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu: “Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi. Bu, ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür. Her zaman dağda dolaşıyor, hep yabanıl hayvanlarla ot yiyor, ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu. Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı... Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu. Kırdaki işime engel oluyordu! Gılgamış, ona, avcıya dedi: “Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir orospu görür! Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında, kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın; kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır.” Avcı gidip yanına bir fahişe, bir orospu aldı. Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular. Üçüncü günde belli yere vardılar. Avcı ve fahişe yerlerine oturdular. Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler. Hayvanlar gelip suvatta su içtiler. Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı. Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için, ceylanlarla ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu. Orospu bunu, bu yabanıl adamı, kırda dolaşan bu cellat (20) herifi görür. “Orospu! İşte budur. Göğsünü gevşet, kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!. Onun saldırısını karşıla. Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır. Üstünde yatması için giysini aç. O yabanıla kadınlık becerini göster: Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır. Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır.” Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı. Ve o, kadının zevkine daldı. Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı. Üstünde yatması için giysisini açtı. Yabanıl adama kadınlık becerisini gösterdi. Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı. Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla Allah'ın emri oldu. (22) ...(23) Engidu'yu gören ceylanlar mertleyip (24) kaçtılar. Artık kırın hayvanları onun yanından uzaklaştılar. Hayvanların ondan uzaklaştığı sırada, Engidu, bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı. Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi. Sonra aklı başına geldi; işi anladı. Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak sözlerine kulak verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi: “Engidu sen bilgesin, sen bir tanrı gibisin! Neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a; Anu'nun, İştar'ın evi olan görkemli tapınağa götüreyim. Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın, yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğidin yanına.” Fahişenin bu sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu. Engidu ona, orospuya dedi: “Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun, İştar'ın evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın, yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına. Ben ona meydan okumak istiyorum. Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince Uruk'un yazgısını değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!” “Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün. Sana Gılgamış'ı göstereyim. Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Engidu, Uruk'a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına! Her gün orada bir bayram kutlanır... Neşe yaratan genç oğlanların, görülmeye değer genç kızların oldukları yere: Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler.” (Bir satır eksik.) “Engidu, sana yaşamı seven, acıdan zevk alan Gılgamış'ı göstermek isterim. Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir. Tam güçlüdür; senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu, kıskançlığını bırak! Ona, Gılgamış'a, sevgiyi Şamaş (25) gösterdi. Onun aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler; sen o dağdan gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü; düşünü yorarak kalktı, anasına anlattı: “Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün gücümle adamların arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün yıldızları birdenbire yere döküldüler. Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü. Onu kaldırmak istedim. Bana ağır geldi, kımıldatmak istedim, kımıldatamadım. Uruk halkı oraya toplandı. Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben, o bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım (27). Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana getirdim.” Her şeyi öğrenen Gılgamış'ın anası, Gılgamış'a anlattı: “Gılgamış, bu açık bir şeydir. Kırda sana benzer biri doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir. Senin onu görür görmez, bir karıymış gibi üzerinde ondan zevk aldığın adam, senden asla ayrılmayacaktır. Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın. Onu bana getireceksin! O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam, senden hiç ayrılmayacaktır.” Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş gördü. Anasına anlattı: “Aman ana, başka bir düş gördüm. Karışık şeyler gördüm. Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu. Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu. Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda sevindim. Onu severek, bir karıymış gibi, onun üzerinde ondan zevk aldım ve yanıma koydum.” Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28), oğluna dedi: “Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde ondan zevk almanın anlamı, onu sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur, dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!” Gılgamış bir daha anasına dedi: “Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün! Bir arkadaş kazanmak isterim, bir yoldaş!” (Bir satır eksik.) Ve Gılgamış düşleri yordu. “Gel bakalım, yaş yerden kalk!” Fahişe böylece Engidu'ya anlattı. Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.

İKİNCİ TABLET

Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın bir giysi çıkardı: Birini ona giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana gibi elinden tutup çobanların sofrasına, hayvanların ağılına götürdü. Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri ceylanlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor! Fahişe ağzını açıp Engidu'ya dedi: “Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! İçki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!” Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti. İçi açıldı, neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29), insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu. Arslanların üstüne yürümek için silahını aldı. Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu. (14 satırlık boşluk. Engidu fahişeyle birlikte) Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve bir adam gördü. Fahişeye seslendi: “Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi? Söyleyeceğini dinlemek isterim!” Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona dedi: “Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?” Adam ağzını açıp Engidu'ya dedi: “Benimle birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek için herkesin evi, Uruk kralı olan Gılgamış'a daima açıktır. O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir” (32). Adamın sözü üzerine benzi sarardı... (Dokuz satırlık boşluk.) Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından. O, Uruk'a girince halk çevresine toplandı. Uruk'ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler ve ondan şöyle söz ettiler: “O, aşağı yukarı Gılgamış'a benzer. Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür. (Bir satır eksik.) Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir.” (Bir satır eksik.) Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar rahatladılar, “O yiğite karşı, gösterişi yaman bir yiğit alandadır. Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır! İşhara'ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır.
Gılgamış'ın onun yanında kalması için. Bu gece onunla 'Allahın emri' olacaktır” (35) Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi. Gılgamış'a yolu kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı. (Yedi satır eksik.) Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu'ya baktı: Kendi kendisine yol açtı ve üstüne yürüdü. Kentin alanında birbirleriyle karşılaştılar. Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri bırakmadı. Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar: Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı! Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle kapıştılar. Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı! Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti. Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a dedi: “Anan olan, ağılın yabanıl ineği, Tanrıça Ninsun (36), seni bir tane doğurdu. Başın adamların tepesini aşmıştır! Enlil senin alnına insanların krallığını yazmıştır! Gücün evrenin beylerinden üstündür.” (On satırlık boşluk.) Birbirini öptüler ve arkadaş oldular. (Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru, Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş olmasından söz ediliyor. Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.) “Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür! Kimse karşısında duramaz. Ona lütfunu göster.” Gılgamış'ın anası oğluna dedi, Ninsun, yabanıl inek, Gılgamış'a dedi: “Oğlum.... (Üç satır eksik.) (Engidu'nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun'un şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş satırsa, Gılgamış'ın yanıtlarını oluşturabilir.) “Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti. O, bana karşı pek çok kışkırtıldı. Engidu'nun babası ve anası yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O, kırda doğduğundan kimse onu eğitmemiştir.” Engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi. Gözleri yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek dokunduğundan acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona çevirip, oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar; aşıklar gibi eller birbirinin üstüne kondu ve Gılgamış, Engidu'ya dedi: “Dostum, neden gözlerin yaşla dolu? Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?” Engidu ağzını açıp Gılgamış'a anlattı: “Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı.” Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi: (Altı satır eksik.) “Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor. Sen ve ben onu öldürüp şu belayı ülkeden kaldıralım. Kendimize katran ağaçları devirelim.” (Dört satır eksik.) Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Dostum, ben dağlarda deneyimliyim; yabanıl hayvanlarla oralarda dolaştım. Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat çeker. Yukarıya, onun içine dalacak kimdir? Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz.” Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi: “Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum. Bu dağ geniş ormanın ortasında bulunuyor. (Üç satır eksik.) Humbaba'nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum. Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal, ben oraya gideceğim.” Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış, onun bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38) (İki satır eksik.) Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına bela kılmıştır. Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur.” Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi: “...” (39) “Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar. Ancak, insanın günleri sayılıdır. Onların ettikleri hep havadır. Sen daha buradayken ölümden korkuyorsun. Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne? Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana: “İleri git! Korkma” diye çağırsın. Kendim ölürsem adımı yükseltirim, “Ejder yapılı Humbaba'nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,” derler.” (Sekiz satır eksik.) “Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum. Şimdi dostum, silahçı ustasına gitmek istiyorum. Silahlar gözümüzün önünde dövülsün.” Elele verip silahçı ustasına gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar. Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler. Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler. Kabzaların başı on beş okkalık, kılıçların kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silahlar taşıdılar. Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı. Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık oldu. O, karşısında oturan halka seslendi: “Ben, ejder yapılı Humbaba'ya gitmek istiyorum. O söylenen şeyi, ben Gılgamış; görmek istiyorum. Onun adı ülkelere yayılmıştır. Katran ormanına koşmak istiyorum. Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım. Katranları devirmek için elimi bulaştırayım. Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!” Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış'a dediler: “Gılgamış, sen genç olduğundan, gönlün seni böylesine ileri götürdü. Sen burada ne yaptığını bilmiyorsun. Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın çok acayip olduğudur. Onun silahının karşısına çıkacak olan kimdir? Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp onun içine girecek olan kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, onun saldırısı ölüm. Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun? Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona dayanamaz.” Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra, gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40). (Dokuz satır eksik). “Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın; barış içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!” Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı: “Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum. Şamaş! Ellerimi sana kaldırıyorum: oraya varınca canım sağ esen kalsın! Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!” Bundan sonra Gılgamış, arkadaşını çağırdı, falına onunla birlikte baktı (42). (Yedi satır eksik). Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı: “Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir yolculuk. Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim, seni tahtlara geçirmek isterim.” Artık köleler silahlarını getirdiler. Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve Anşan (43) yayını bir yanına astı, kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye başladılar. İnsanlar Gılgamış'a sordular: “Sen ne zaman kente geri döneceksin?”

ÜÇÜNCÜ TABLET

Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler. Yol hakkında ona öğüt verdiler: “Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru. O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar; Engidu orada senden önde gitsin. O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden yoldan, dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından geçti. Böylece önde giden arkadaşını korur. Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru. Şamaş seni dileğine kavuştursun. İşittiklerini sana gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden şeyi, gecen sana getirsin (44). Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin. Bir çocuk gibi başarına kavuş! Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın ırmağında ayaklarını yıka! Akşam molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun. Samaş'a soğuk su sun. Her zaman Lugalbanda'yı anımsa! Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun. (anlaşılmaz bir sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!” Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun. Yalnızca bana bak! Hasmın oturduğu yeri, Humbaba'nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum. Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!” Gılgamış, ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi: (Dört satır eksik). “Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu'yla birlikte yapacağım. Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim.” Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar; “Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin, o seni başarıya erdirsin:” Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi: “Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna. Ninsun'un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir.” Gılgamış'la Engidu, elele verip büyük saraya, büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna çıktılar. Gılgamış çıktı ve Ninsun'un yanına girdi: “Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum: Humbaba'nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim. Bilmediğim bir savaşa atılıyorum, bilmediğim bir yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran ormanına varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Şamaş'ın nefret ettiği o belayı ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma Şamaş'tan dile. Onu öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin yukarısında, aşağısında barış olsun. Utku belgisini senin önünde dikeyim.” Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış'ın sözlerini acıyla dinledi: (On dört satırlık boşluk). Ninsun odasına girdi. (Bir satır eksik). O, bedenine yaraşan bir giysi giydi, göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu. Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Şamaş'ın önüne koydu. Tütsüsünü yakıp Şamaş'ın huzurunda kollarını kaldırdı: “Neden oğlum Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin, neden savaşa şimdi de o gitsin diye onu ileri ittin? Humbaba'nın yanına, uzak bir yol yürüyecek. O, bilmediği bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor! Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder Humbaba'yı yok etmek, senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını Gılgamış'ın yoluna baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya, sana anımsatsın! Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban Aya da ısmarla.”(48) (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması güç sözcükler geliyor): O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu. Haber vermek için Engidu diye çağırdı.” “Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu! Şimdi seni oğulluğa kabul ettim. Gılgamış'ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim. Ninsun, Engidu'nun boynuna bir muska astı. (84 satırlık bir boşluk). Yaşlıların Engidu'ya ikinci seslenişleri: “Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru, ...(49) Onu kendin getir! Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralı bize teslim et.” (Tabletin gerisi kırıktır).

DÖRDÜNCÜ TABLET

(Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı sütundan oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu. Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.)

İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine çektiler. İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler. Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler. Akşam dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50). (Burada 200'den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme vardır. Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış'la Engidu ormanın kapısına gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı beklemektedir. Gılgamış'la Engidu, onunla başa çıkıp çıkmayacakları konusunda duraksamış olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor.) “Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!” Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı. (Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Engidu'ya söylediği sözlerdir.) Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için hemen üstüne vardı. Hiçbir silah işlemesin diye, giyinmek için yedi savaş giysisi hazırladı. O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi soyundu. Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı. Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için, huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O, birden bire bağırıp korkuya düştü. Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı! Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı çağırdı. (Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu'nun kapıyı nasıl açtığı anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir.) Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz oldu.” Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu'ya dedi: “Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik. Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor. Benim savaştan anlayan, savaş deneyimi olan arkadaşım, giysime dokunursan artık ölümden korkmazsın! (İki satır çevrilememiştir.) Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun! Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut, korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!” İkisi birden yeşil ormana vardılar. Konuşmaları kesildi, sessiz durdular.

BEŞİNCİ TABLET

Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine şaştılar. Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak izi vardı. Yollar iyi bir durumdaydı. Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar katran ağacı dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, İrnina'nın (52) yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı. Bu, pek gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu. Çalılar birbirine girmişti. Büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti. (56 satırlık boşluk.) İki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi... (6 satırlık boşluk.) Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi: Humbaba'nın izini böyle bulabilir miyiz? Bırak bir biri arkasına düşler görelim. (Üç satır eksik.) Düşler üç kez görülmeli. (26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış'ın gördüğü birinci düş anlatılmıştır.) Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi: (İki satır eksik.) “Düşün beni çok sevindirdi!” Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya anlattı: “Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi.” Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşü yordu. “Arkadaş, düşün güzeldir, pekiyi bir düştür. Arkadaş, gördüğün dağ Humbaba'dır. Humbaba'yı yakalayacağız; onu öldüreceğiz ve ölüsünü dışarı tarlaya atacağız. Yarın her şey sona erecek:” İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini dinlenmeye çektiler. Şamaş'ın önünde bir kuyu kazdılar. Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti (55). “Dağ! Engidu için bana bir düş getir! Ona, Engidu'ya da bir işarette bulun!” Dağ, Engidu için ona bir düş getirdi. Ona, Engidu'ya da bir işarette bulundu. Pek soğuk bir yel esti, bir fırtına gelip geçti. Fırtına Gılgamış'ı uyuttu. Gılgamış uyurken dağların yamaçlarında biten buğdaylar gibi bir yana devrildi ve Gılgamış'ın çenesi baldırına dayandı (56). İnsanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü. Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi: “Arkadaş, beni çağırmadın mı? Niçin uyandım? Sen beni sarsmadın mı? Niçin korktum? Buradan bir tanrı geçmedi mi? Organlarım niçin titredi? Arkadaş, üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü; gök haykırdı, yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü. Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan köz oldu; ateş söndü ve yukarıdan aşağı dökülen (köz olan ateş), küle döndü. Aşağı gel, tarlada konuşabiliriz.” Orada Engidu, onun kendisine anlattığı düşü duyunca Gılgamış'a dedi: (Buradaki boşlukta, belki, Engidu'nun Gılgamış'ın gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları devirmek için en son kararı vermeleri anlatılmaktadır). O, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de nacakları vardı: Engidu onu eline aldı ve katranları devirdi; ama Humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi: “Kimdir o, dağlarımın çocukları olan ağaçların ırzına geçen? Kimdir o, katranı deviren?” Bunun, üzerine göksel Şamaş, gökten onlara seslendi: “İleri gidin, korkmayın!” (Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Gılgamış ve Engidu, Humbaba'yla yapacakları savaşım için Şamaş'tan öğüt istediler. Şamaş'ın verdiği olumsuz yanıt, burada anlatılmış olmalıdır. Çünkü metin şöyle sürüyor.) ...ve ondan sel gibi gözyaşları boşandı. Gılgamış göksel Şamaş'a dedi: (İki satır eksik.) Ancak ben, göksel Şamaş'a baş eğiyorum. Benim için gösterilen yoldan yürüdüm.” Göksel Şamaş, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve Humbaba'nın önüne büyük fırtınalar çıkardı: Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum fırtınası, bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgar, çam fırtınası! Ona karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba'nın gözlerine savruldu. İleri gidemedi, geri dönmedi. Hunbaba savaştan vazgeçti. Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış'a seslendi: “Gılgamış, beni bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım. Ben sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan senin için evler yapayım.” Engidu, Gılgamış'a dedi: “Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yı öldürmelisin!” (Bunu izleyen boşlukta, Humbaba'nın öldürülmesi ve iki yiğitin geri dönmesi anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle tamamlanmaktadır.) Gılgamış, Humbaba'nın kesilen başını sırığa dikti.

ALTINCI TABLET

Kirini yıkadı, silahlarını parlattı, başını sallayarak saçının tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi, savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı. Gılgamış krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı: “Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et (57), armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım! Tekerlekleri altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun! Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni katran kokuları (59) karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler! Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!” Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi: “Seni ha! ... Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim bulunur! (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor.) ... (60) Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgara ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen, taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin! Sen, düşman ülkesini çeken bir yemişsin (61). Giyeni sıkan bir ayakkabısın! Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin? Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım! (Bir satır eksik.) Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a (62), yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın; şimdi o, ormanlarda “kappi” (63) diye bağırıp duruyor! Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın. Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Silili'ye sürekli yası yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar; dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak yaklaştın: İşullanu'cığım.... (64) yiyelim dedin. (Bir satır çevrilememiştir.) İşullanu şu yanıtı verdi: “Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir.” (65) (Bir satır eksik) Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu ... (66) döndürdün ve bahçenin içine bıraktın. (Bir satır çevrilememiştir.) Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın.” O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı. İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi: “Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş, çürümüş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!” Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi: “Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!” İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi: “Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver! (Bir satır eksik) Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım. Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!” Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi: “Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz (67) yılları olur. İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?” İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi: “Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım! Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim.” (Üç satır eksik.) Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini İştar'ın eline teslim etti. O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü. (Bir satır eksik) Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi... İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha. O, üçüncü solumasıyla Engidu'ya saldırdı. O, Engidu'yu süseceği anda, Engidu gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı. Hırsından gökyüzünün boğasının ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın tarafıyla Engidu'ya çarpıp onu yere attı. Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Eskiden biz kendi kendimize övündük. Şimdi bunu gösterelim!” (Dört satır eksik.) Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve ben ayrılmalıyız, ben boğayı kuyruğundan yakalayayım. (Üç satır eksik.) Kılıcın, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin.” Engidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Engidu, onu iki eliyle tuttu ve Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla boynuzlarının ortasına indirdi... Onlar orada gökyüzünün boğasını öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp Şamaş'ın önüne koydular. Onlar Şamaş'ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki kardeş oturdular. İştar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı: “Yuh olsun Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün boğasını öldürdü!” Engidu, İştar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün boğasının budunu koparıp ona fırlattı: “Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım! Onun sakatatını (68) koluna asardım!” İştar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve orospuları başına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp yakındı. Gılgamış, bütün silahçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dökümü altmış okkalık lacivert taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu. Gılgamış, bunları yağ koyması için, tanrısı Lugalbanda'ya (69) armağan etti. Bunları içeri götürdü. Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı. Fırat'ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından geçtiler. Uruk halkı onları görmek için toplandı. Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi: “Erkekler arasında en görkemli olan kimdir? Yiğitler arasında en güçlü olan kimdir?” “Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır. Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır.” (Üç satır eksik) Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler, gece karanlığında rahatça uykuya daldılar. Engidu da uykuya daldı ve bir düş gördü. Sonra düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:

YEDİNCİ TABLET

“Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar? Bu gece gördüğüm bir düşü dinle: Anu, Enlil, Ea ve göksel Şamaş toplandılar. Anu, Enlil'e dedi: “Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden, Humbaba'yı vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden içlerinden birisi ölsün!” Fakat Enlil dedi: “Engidu ölsün, ama Gılgamış ölmesin.” Bundan sonra göksel Şamaş kahraman Enlil'e dedi: “Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yı senin sözün üzerine (70) öldürmediler mi? Şimdi Engidu suçsuz yere mi ölecek?” Enlil göksel Şamaş'a kızdı: “Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya, yanlarına gidiyorsun!” Hasta olan Engidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının dibine düşüp kaldı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Gözlerinden yaşlar boşanan Engidu'ya Gılgamış dedi: “Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine beni suçsuz saydılar?” Öyleyse: “Şimdi ben bir ruh yanında mı oturuyorum? Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71)? Benim sevgili kardeşimi bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?” (Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Engidu'nun sıtma sabuklaması sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran kapıya yormuş olması anlatılmıştır.) Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir insanla konuşur gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış yoktu. “İki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini seçtim. Ben, yüksek katranı görünceye kadar, senin kerestenin eşine rasgelmedim. Senin yüksekliğin altı kez on iki endazeye varıyor. Senin enliliğin iki kez on iki endazeye varıyor (73). (Bir satır eksik) Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım. Senden böyle bir iyilik göreceğimi bilseydim, elime bir balta alır, seni paramparça eder ve Fırat üzerinde gitmek için bir sal yapardım.” (Elli satırlık boşluk. Engidu, Şamaş'tan lanetini avcının üzerine indirmesini diler.) “... Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme. Peşine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine ermesin!” Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor: “Senin yazgını orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sürsün! Sana ilençlerin en kötüsünü savurayım. Karanlık yerin ilenci sabahın erkeninde karşına çıksın! Gece yarısına kadar zevkinin evi sana bela olsun (74)! (Sekiz satırlık boşluk. Anlaşılabildiğine göre Engidu'nun ilençleri fahişeyi tutuyor.) Şehir lağımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun! Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun! (Bir satır eksik.) Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!” (On satır boşluk) Şamaş, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi: “Engidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun? O fahişe ki, sana yaşamda gereken ekmeği yedirdi. O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi. Görkemli giysi giydirip, o şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Şimdi senin kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış seni, rahat yatağına yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir. Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni oturtacaktır. Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir. O, senin için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde yas tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir aslan postu atıp çöllere düşecek.” Bu anda Engidu, Şamaş'tan yiğitin sözünü işitince, kükreyen yüreği hemen dinginleşti. (İki satırlık boşluk. Sonra Engidu yeniden fahişeden söz ediyor; ama görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye alaylı bir dilekte bulunuyor “Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar senin için çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve senin yoluna saçlarını yolsunlar! Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler! Senin başına lacivert taşı ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden üzerine işlemişken, şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti yoluna saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim. Yedi çocuklu bir karı sana feda edilsin!” Engidu'nun hasta karnı sancı içindedir. Engidu odasında yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü arkadaşına anlatıyor: “Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi. Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada asık yüzlü bir adam göründü. Yüzü büyük bir kuşa benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı.” (12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir parçadan elde edilecek sonuca göre, belki Engidu, bu adamın kendisine bir ölümün garip biçimini nasıl gösterdiğini anlatmıştır “Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi. Beni elimden tutarak; karanlığın evine, İrkalla'nın (75) oturduğu yere, içine ayak basanı bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola, içinde oturanın ışıktan yoksun kaldığı eve, tozun besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler taşıdığı ve karanlık yerde ışığın görünmediği eve götürdü. Girdiğim tozun evinde (76), tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e vekil olan, en eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacı taşıyan beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar, içmek için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı. Girdiğim tozun evinde, yüksek rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor. Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler (77) oturuyor, Etana (78) oturuyor, Şumukan (79) oturuyor, Yer Tanrıçası Ereşkigal oturuyor ve bunun önünde yerin yazmanı Belitseri diz çöküyor. Belitseri, elinde bir yazı levhası tutarak Ereşkigal'a okuyor. O, yönünü çevirip bana baktı.” (Bundan sonra, yaklaşık elli satırlık boşluk geliyor. Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına sesleniyor.) “Onunla birlikte her güçlüğe katlandım. Onunla birlikte nerelere gittiğimi düşün! Benim arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir düş gördü.” Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti. Bundan sonra Engidu bir gün, iki gün yattı. Ölüm Engidu'nun yatak odasında oturuyor. Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gün... Engidu'nun hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı. On birinci ve on ikinci gün Engidu ölüm döşeğine yattı. Bunun üzerine Gılgamış'a bağırıp ona dedi: “Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta ölen bir adam gibi ölmüyorum. Savaştan korktuğum için şimdi onursuz ölüyorum. Arkadaş her kim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir durumda ölüyorum.”

SEKİZİNCİ TABLET

Gün ağarmaya başlar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına dedi: (Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Gılgamış, Engidu'ya gençliğini, birlikte yaptıkları işleri, özellikle Humbaba'nın ölümünü anımsatıyor. Tablet çok kırık olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır tümüyle kırıktır. Bu satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini Engidu'nun ölüm döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.) Bundan sonra Gılgamış şöyle haykırdı: “Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Engidu için ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum. Sen belimin satırı, elimin yayı! Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan kalkan! Benim bayramlık giysim! Benim biricik sevincim! Kötü bir düşman kalkıp beni soydu (80)! Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81) kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsı! Dostum! Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım. Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Şimdi seni yakalayan bu uyku nedir? Sen karanlığa gömüldün. Beni dinlemiyorsun!” Gözünü yokladı; ama Engidu artık gözünü açmadı. Yüreğini yokladı; yüreği atmadı... Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir aslan gibi. O, Engidu'nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini paralayıp yerlere fırlattı.. (Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın Engidu'yu yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu çığlıklarıyla arkadaşını yaşama geri döndüreceğini umuyordu.) Seni rahat yatakta yatıracağım. Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim. Evet, bir onur konumunda seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde. Solumda bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına yas tutturacağım; mutlu kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim.” (Bundan sonra 137 satırlık bir boşluk geliyor ki, bu boşlukta Engidu'nun gömülmesi anlatılmış olmalıdır. Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını bilmiyoruz). Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış büyük bir sofra çıkardı. Akikten bir fincanı balla doldurdu. Lacivert taşından bir fincanı tereyağla doldurdu. (Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).

DOKUZUNCU TABLET

Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak dedi: “Ben ölmeyecek miyim? Ben de Engidu gibi ölmeyecek miyim? Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi. Şimdi kırlara koşuyorum. Ubar- Tutuş'un oğlu Utnapiştim'e gitmek için yol aldım. İvedilikle oraya gidiyorum. Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları görüp korkuttum. Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı'na yalvardım. Bu yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: Korkulu yerde beni sağ bırakın!” Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü onu irkiltip uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü: O ayın parlak ışığında yürüyerek bir sürü aslana rastladı. Bunları görünce yaşamından zevk aldı; satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini öldürüp gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim taşından yontularını yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı. Birisine ..., ötekine de ... dedi ve her iki yontuyu, gece kendisini aslanların tehlikesinden koruması için, Ay Tanrısı'na armağan etti (85). (22 satırlık boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.) Dağın adı Maşu'dur (86). Gılgamış bu Maşu dağına gelince, günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87), başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. Bunların görünüşü ölümdür. Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları deviriyor. Bunlar, güneşin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü karardı ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı. Akrep adam karısına seslendi: “Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?” Akrep adamın karısı ona yanıt verdi: “Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!” Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip şu sözleri söyledi: “Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar geldin? Geçit vermez ırmakları geçtin? Başına gelenleri bilmeyi pek isterdim.” (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt verdi.) Utnapiştim için, atam olan Utnapiştim'in yolunda! O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların toplantısında yaşama kavuştu. Ondan ölüm ve yaşamı soracağım!” Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi: “Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna (88) kimseler girmedi. Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz vardır; içi koyu karanlıktır. Işık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın kapısı açılır, battığı zaman kapı kapanır.” (73 satırlık boşluk. Görünüşe göre Gılgamış Akrep adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek için izin almak gereğini duymuştur.) Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a şu sözleri söyledi: “Yürü Gılgamış, korkma! Sana Maşu dağlarının yolunu açıyorum. Dağları ve tepeleri güvenerek aş! Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün! Dağın kapısı önünde açılsın!” Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın sözüne uyup, Şamaş'ın yolunda dağın kapısından içeri ayakbastı. O, bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez iki saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığı arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez üç saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez dört saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş saat ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez altı saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez yedi saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez sekiz saat ileri gidince yorgunluktan soluyordu; fakat karanlık koyuydu, ışık yoktu. O, iki kez dokuz saat ileri gidince: onun alnına kuzey yeli vurdu. O, iki kez on saat ileri gidince: kapıya yaklaştı... (Bir satır eksik) O, iki kez on bir saat ileri gidince: güneş girmeden, o dışarı çıktı (89). O, iki kez on iki saat ileri gidince: aydınlık parlıyordu. O, cins taşlarla dolu bir bahçeye girdi. Bunların görkemini görünce rahatladı. Akikten meyveler taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda asılıdır. Görünüş çok hoştu. Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler taşıyor; görünüşü bir zevktir. (6'ncı sütunun küçük kalıntıları cins taşlar bahçesini sonuna dek betimliyor.)

ONUNCU TABLET

Sakiye Siduri (91), denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir. O tahtında oturuyor. Sakiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır. Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştur. Tanrıça sık bir duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir. Gılgamış koşup onun yanına geldi. Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür. Bedeninde tanrı eti vardır. Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu. Sakiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi: “Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür; ama yolu neden buraya düştü?” Sakiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi. Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti. O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı. Gılgamış ona, Sakiye'ye seslendi: “Sakiye, ne gördün de kapını sürgüledin? Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun. Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!” (Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş'ın günlük dönüşü sırasında Sakiye Siduri'ye uğradığı zaman Siduri'nin Gılgamış hakkında Şamaş'a verdiği bilgi anlatılmıştır). “O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve etlerini yiyor. Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne zaman varacaktır? Ne zaman uygun yeli izleyecektir?” Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış'a dedi: “Gılgamış, nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!” Gılgamış ona, yiğit Şamaş'a dedi: “Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra, yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir? (Bundan sonraki boşlukta, Şamaş'ın Gılgamış'a avutucu bir yanıt verip vermediği pek belli değildir: Bu arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış, Sakiye Siduri'yle yine başbaşa kalmıştır). Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi: “Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim. Ben katran ormanının bekçisini vurdum. Katran ormanında oturan Humbaba'yı öldürdüm. Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm.” Sakiye ona, Gılgamış'a dedi: “Eğer sen bekçiyi vuran, katran ormanında oturan Humbaba'yı öldüren, dağların geçidindeki aslanları öldüren, gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış'san ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?” Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi: “Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım, benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu, insanlığın yazgısına kavuştu (92). Onun için gece ve gündüz ağladım. Onun gömülmesine razı olmadım. Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye. Yedi gün yedi gece böyle yaptım. Burnundan kurtlar düşünceye kadar. O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım. Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum. Sakiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum. Sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!” Sakiye ona, Gılgamış'a dedi: “Gılgamış nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın. Tanrılar insanları yarattığı zaman, onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular. Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir! Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna! Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol! Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!” (Küçük boşluk). Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi: “Şimdi, Sakiye, Utnapiştim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun simini (93) ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim! Sakiye ona, Gılgamış'a dedi: “Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır. Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş'tır. Şamaş'tan başka, öte geçeye kim gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan başka orada ölüm suyu da vardır. Bu, denizin önünü kapar! Gılgamış, şimdi denizi aşsan bile, ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın? Gılgamış orada bir Urşanabi var. O, Utnapiştim'in gemicisidir. Onunla birlikte Taştankiler (94) var. Urşanabi, orman içindeki kertenkeleyi toplar. Onu sen kendin bulmalısın. Olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!” Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak, Taştankilerin yanına indi ve bir ok gibi onların arasına düştü. (Belki küçük bir boşluk) O hırsla onları darmadağın etti. Bu sırada Urşanabi geri dönüp Gılgamış'ın tepesine dikildi ve onun gözlerine baktı. Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi: “Söyle bakalım senin adın nedir? Ben uzaktaki Utnapiştim'in kölesiyim!” Gılgamış ona, Urşanabi'ye dedi: “Benim adım Gılgamış'tır. Ben, Anu'nun evi olan Uruk'tan gelenim. Ben, dağlarda iz güdenim. Uzun bir yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim. Urşanabi, şimdi seninle yüz yüzeyim. Bana uzaktaki Utnapiştim'i göster!” Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi: “Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?” Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi: “Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı, gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik. Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk! Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım; benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu'yu insanlığın yazgısı yakaladı. Onun için altı gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar. Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum. Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yolculuk yapıyorum. Engidu'yu düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım? Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra, yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Ama ölü, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?” Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi: “Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun simini ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!” Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi: “Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular! Sen Taştankileri darmadağın ettin... sen kürekçileri yok ettin. Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur! Gılgamış, baltayı eline al! Hemen aşağı ormana geri git, karşına çıkacak olan beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes ve sonra onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!” Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti. Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Urşanabi'ye getirdi. Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar. Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi. Urşanabi, böylece ölüm suyuna dek vardı. Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi: “Sakın Gılgamış! Bir kürek al! Ölüm suyu eline değmesin. Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al! Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al! Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu küreği al! Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!” Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı. O, bu sırada kemerini çözdü... Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp, geminin anbarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı. Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece söylendi: “Geminin Taştankileri niçin kırılmış? Geminin sahibi olmayan biri niçin gemiye bindi? Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir.” (Üç satır eksik) “...günlün benden ne diliyor?” (20 satırlık boşluk. Gılgamış Utnapiştim'e vardı.) Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi: “Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?” Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi: “Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mı, gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk! Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu'yu, insanlığın yazgısı yakaladı. Onun için altı gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar. Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum. Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından kırlarda uzun yolculuk yapıyorum! Engidu'yu düşünmek, beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım? Sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu! Ben de onun gibi yatmayacak mıyım ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?” Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi: “Hadi gidelim. Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki Utnapiştim'i görmek istiyorum (96). Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım. Bütün denizleri geçe geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı. Her zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı. Daha Sakiye'nin evine varmadan üstüm başım paralandı. Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ keçisi öldürdüm. Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum. Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın. Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun. Artık bana çocuk sevinci verilsin.” (Bir satır anlaşılmamıştır) Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi: “Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün? Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı geliyorsun? Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış, niçin aptala döndün? (30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra, Utnapiştim'in sözü kesilmiyor gibi görünüyor.) Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler. Herhangi bir zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda bir belge damgalarız. Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler. Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar (97). Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar. Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar. Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar; ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez (98). Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez. Be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan sonra (99), büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı. Yazgıyı oluşturan And (101) tanrıçası, onlarla birlikte alınyazısını belirledi. Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler.”

ON BİRİNCİ TABLET

Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapiştim'e dedi: “Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin! Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor da böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?” Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi: “Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim: Şurippak (103), senin bildiğin bir kent, Fırat'ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: “Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa (104)! Şurippaklı Ubar-Tutu'nun (105) oğlu (106), evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur.” Ben, bunu anlar anlamaz Ea'ya, efendime dedim: “İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi dikkat ettim. Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?” Ea, konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi: “Be adam, insanlara şöyle dersin: Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı. Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım. Enlil'in toprağına artık ayak basmayacağım. Apsu'ya (107) inmek istiyorum. Orada beyim, Ea'nın yanında kalacağım. Ea, üzerinize bir bereket yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek ve bol ürün alacaksınız. Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır.” Halk çevresine toplandı. (Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.) Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi. Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21600 ... zift döktüm (111). Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım. Tekneciler, gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı; üçte ikisini de gemici sakladı. İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı. Bunlar, Nevruz bayramına benzer bir bayram kutladılar. Ustayı yağlamak için kendi elimi de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine yükledim. Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım. Şamaş, bana bir süre verdi: bulutları güden, akşamleyin bir buğday yağmuru yağdıracak diye. O zaman gemiye bin ve kapını (lumbar ağzı) kapa diye. Bu süre yaklaştı: bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu. Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici Pusur-Amurri'ye, gemiyi yaptığından dolayı, sarayı her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara bulutlar yükseldi. Bulutların içinde Adad (113) gürledi. Şullat ve Haniş (114), tanrıların kafilesini çekiyorlardı. Saray uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları aşıyorlardı. Büyük İra (115), bütün bentlerin kazıklarını çekti. Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı. Anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Tanrıların saçtıkları ışın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına tanrısının saçtığı yalım, gökyüzünü yalıyordu. Bütün güneşin ışıklarını kararttılar. Büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Rüzgarlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle ah ediyordu: Yazık o güne. O gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün. Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum? Nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşımı buyurdum? Benim sevgili insanlarım, denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu? Anunnaki tanrıları onunla birlikte ah ediyorlardı. Onlar, yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı. Dudakları çatlamıştı (116). Ve ağızlarından buhar çıkıyordu. Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgar dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü. Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman, güneşin sıcağı burnumun kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nissir (117) dağına oturdu. Nissir dağı gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı. Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Üçüncü gün, dördüncü gün, Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Beşinci ve altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıç gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip bir keliyi (118) gagaladı. Bundan sonra dört rüzgar yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim. Dağın tepesinde bir tütsü sungu hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim. Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran sakızı, ve mersin kokusu (myrte) döktüm. Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar, kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük tanrıça oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı yukarı kaldırdı: “Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda taşıdığım bu gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam, bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma ve asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu güzel koku sungusuna gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya gelmesin! Çünkü körü körüne tufan yaptı ve insanlarımı yıkıma uğrattı!” Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi. İgigi tanrılarına son derecede kızdı: “Buradan bir can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!” Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: “Böyle bir şeyi Ea'dan başka kim bulup düşünebilirdi? Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir.” Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: “Ey tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl olur da sen körükörüne tufan yaptın? Onun suçunu suçluya yüklet! Kelepçesini gevşet ki etini kesmesin. Yine kelepçesini çek ki daha gevşek olmasın (119). Senin yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, bir kurt kalkıp insanları azaltsaydı daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı daha iyiydi!. Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı pek çok olan (120) bir düş gösterdim. O, böylece tanrıların gizini öğrendi. Şimdi onun için bir karar vermek sana düşer!” Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü. Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı. “Utnapiştim, bundan önce bir insandı. Fakat şimdi, Utnapiştim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapiştim otursun! Uzakta. Irmakların denize döküldüğü yerde!” Enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta, ırmakların ağzına oturttular. Şimdi sana tanrıları kim toplayacak? Aradığın yaşamı nasıl bulacaksın? Haydi altı gün ve yedi gece uykusuz kal!” O, dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş yavaş soluğunu verdi (121). Utnapiştim ona, karısına dedi: “Adama bak! Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi, yavaş yavaş soluk verdi!” Karısı ona, Utnapiştim'e dedi: “Sen onu elle de, adam uyansın! O, geldiği yoldan esenliğe geri dönsün. O, çıktığı kent kapısından ülkesine varsın!” Utnapiştim ona, karısına dedi: “İnsanoğlu kötüdür. Ve o, sana kötülük eder. Haydi onun günlük ekmeklerini pişir ve her gün başucuna koy! Uyuduğu günleri de duvara çiz!” O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün onun başı ucuna koydu. Uyuduğu günleri de ona imledi. Birinci ekmeği kupkuruydu. İkincisi büzülmüştü. Üçüncüsü yaştı. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştı. Beşinci ekmek küflenmişti. Altıncı ekmek pişmişti. Yedinci -- bu anda adamı elledi ve o, uykusundan irkilip uyandı. Gılgamış ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi: “Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin ve sen beni uyandırdın.” Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi: “Haydi Gılgamış, günlük ekmeklerini say! Ve işte şu duvar, sana uyuduğun günlerin sayısını göstersin! Birinci ekmeğin kupkurudur. İkincisi büzülmüştür. Üçüncüsü yaştır. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştır. Beşinci ekmek küflenmiştir. Altıncısı pişmiştir. Yedinci -- bu anda sen uykudan irkilip uyandın!” Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi: “Bana yardımcı kal! Nereye gideyim? Bütün organlarımı kötü ruhlar kapladı! Yatak odasında ölüm bekliyor; neye baksam, o, ölümdür (122).” Utnapiştim ona, gemici Urşanabi'ye dedi: “Urşanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın. İki kıyı arasında gidip gelen gemi senden nefret etsin! Her zaman, erişmek istediğin denizin kıyısından her seferinde yoksun kal (123)! Buraya getirdiğin adamın gövdesi kirden kabuk bağlamıştır. Giydiği post, bedeninin güzelliğini bitirmiştir. Urşanabi, onu alıp yıkanacak yere götür. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıka! O, sırtındaki postu atsın ve deniz onu götürsün. Onun güzel bedeni parlasın! Yepyeni olsun başındaki külah. Bir kaftan giymiş olsun. Görkemli bir giysi! O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek, kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kalsın (124)”. Urşanabi onu alıp yıkanma yerine götürdü. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıkadı. O, sırtındaki postu attı ve deniz onu götürdü. Onun güzel bedeni parladı. Yepyeni oldu başındaki külah, bir kaftan giymiş oldu. Görkemli bir giysi. O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kaldı. Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaya kaptırarak sürüp gittiler. Karısı ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi: “Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti. Ona ne verdin ki o yurda dönüyor?” Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini kaldırdı ve gemiyi kıyıya yanaştırdı (125). Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi: “Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin. Sana ne verdim ki yurduna dönüyorsun? Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!” Gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı. Ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına bağladığı taşlar onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı. Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı. Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi: “Urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. Bu ota, “yaşlı genç olur” denir. Bunu Uruk'a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime yediririm. Ve onu parça parça doğrayayım. Sonra da kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim.” İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. Suda yıkanmak için aşağı indi. Bir yılan otun kokusunu aldı. Ve taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü (126). Gılgamış geri döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı! Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. O, gemici Urşanabi'ye dedi: “Urşanabi kollarım kimin için yoruldu? Kimin için yüreğimden kanlar boşandı? Kendime iyi bir şey kazandım. Yer aslanı (127) için iyilik yapmış oldum. Şimdi denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri götürse bile, gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü. Burada işime yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim? Olmaz! Yurduma geri dönmeliyim.” Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı. İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar. Onlar Uruk pazarına geldiklerinde, Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi: “Urşanabi, Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü! Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı gözden geçir! Acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? 3600 dönüm kent. 3600 dönüm hurma bahçesi, 3600 dönüm kerpiç kuyu. Üstelik İştar tapınağının çukuru. Bunların topu üç kez 3600 dönüm. Ve işte bunların hepsi Uruk'tur.”

ON İKİNCİ TABLET

Gılgamış destanı 11'inci tablette sona ermiştir. 12'nci tablet ancak bir ektir. Ve destanla hiçbir ilgisi yoktur. 1'inci tabletten 11'nci tablete dek olan bölümü serbest bir koşuktur ki, eski kaynaklardan yararlanılmış olmasına karşın, bunlardan bağımsız olarak değiştirilip yeni bir kalıba sokulmuştur. 12'nci tablet ise, İsa'dan önce yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan Sümerce bir metnin aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde en küçük bir değişiklik yapmamıştır. Bu Sümerce metnin birinci kısmının yarısı, bundan birkaç yıl önce elimize geçmiştir. Bunun nasıl bittiğini bilmiyoruz. Olasılıkla birkaç yüz satırdan oluşan bu Sümerce metnin içinde, Akatlı çevirmen ancak 154 satırı çevirmiştir. Bundan dolayı bu tablette anlatılan olaylar, bütünlüklerini yitirmiş demektir. Görünüşe göre bu çeviri, yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının anlatımından oluşmaktadır. Yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesini ve bu dünyanın yaşamını şu nedenle veriyor: Gılgamış, gök tanrıçası İştar'la barışmak için, ona olağanüstü iyi ve değerli ağaçtan yapılmış bir taht sunmak istiyor. Bu amaçla çok yaşlı ve kalın bedenli bir Huluppu (128) ağacını devirmeye gidiyor. Bu ağacın tepesindeki yaprakların arasında, ünlü fırtına kuşunun yuvası bulunuyor. Kimi Sümer söylencelerinde yavrusuyla birlikte geçen bu kuş, kartal ve aslanın bileşimi olan bir yaratık olarak betimlenir. Ağacın kökleri arasında, hiçbir büyünün etkileyemediği yılan yuvası bulunuyor. Ağacın gövdesindeyse Bakireler Tanrıçası Lilit'in evi vardır. Gök Tanrıçası, sonraki Babil dininde en korkunç bir gulyabani olan bu Lilit'e, söylencemizde ilgi gösterip iyi davranıyor ve Lilit, Gılgamış'ın bu ağacı devirmesiyle hemen o anda özgürlüğüne kavuşuyor: Gılgamış, serüvenini başarıyla bitirdikten sonra, bir ganimet olarak bu ulu ağacın hem gövdesini, hem de dallarını Uruk'a getiriyor. Fakat yeraltı dünyasının tanrıçası Ereşkigal, İştar'a sunulacak bu armağanı kıskanıyor. Ve yeraltından yeryüzüne dek bir çukur açıyor; gerek ağacın gövdesi, gerekse dalları bu çukurdan cehenneme düşüyor. İşte bu noktadan sonra 12'nci tabletimizin arkası geliyor. Sümer yazmasına göre Engidu, Gılgamış'ın arkadaşı değil, kölesidir. Efendisinin çukurdan aşağı, cehenneme düşen değerli ağaçlarını geri çıkarması için, bu işe hazır bekliyor. Engidu, efendisine, göreceği hizmetle ilgili olarak, şu sözleri söylüyor (129):

I

“Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar'ın evine bırakılmış olacaktır. Ağacın dalları Nacar'ın keseri için hazır olacaktır. Efendim, niçin ağlıyorsun? Hemen bugün, senin ağacın bedenini yerin altından çıkaracağım. Dalları cehennemden yukarı getireceğim.”
“Eğer bugün yeraltı dünyasına gidersen, kutsal şeyler önünde başını eğmemelisin. Temiz bir gömlek giymemelisin. Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin. Yoksa onlar güzel kokuyu alınca hemen çevrene toplanırlar. Gürzünü (130) yeraltı dünyasına düşürmemelisin. Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar hemen çevrene toplanırlar. Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar senden titrerler. Ayağına ayakkabı giymemelisin. Yerde gürültü etmemelisin. Sevdiğin karını öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin karını dövmemelisin. Sevdiğin çocuğunu öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin çocuğunu dövmemelisin. Yoksa cehennem senin için sokurtu, homurtu yapar.”
Bu Sümerce şiirin deyiş özelliği; olayların birbirini düzenli olarak izlememesidir. Örneğin, şimdi Engidu'nun yeraltına gittiği anlatılıyor; ancak, birdenbire de çıplak bir tanrıçanın betimlemesi yapılıyor. Burada betimlenen Tanrıça Nin-Asu'dur. Bu bitkiler tanrısallığını çok iyi tanıyoruz. Bu tanrısallık, her yerde bir tanrı olarak görüldüğü halde, bizim destanımızda birdenbire tanrıça olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi burada biz doğrudan doğruya birbirine bağlı olmayan sahneleri birbirine şöylece bağlamayı deneyeceğiz: Engidu yeraltına iner inmez, adı geçen Tanrıça Nin-Asu'nun kutsallığına ayak basıyor. Engidu, çıplak tanrıçanın güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayı kendinden öyle geçiyor ki, Gılgamış'ın kendisine verdiği bütün öğütleri unutuyor. Böylece o, yeraltı dünyasında yakalanıyor ve Gılgamış, değerli ağacından başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu'yu da yitiriyor.

II

O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya yaklaşıyor. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü.

III

Engidu, yeraltı dünyasına gidip tanrıçayı görünce, bu tanrısallık önünde başını eğdi.
Temiz bir gömlek giydi. Hemen onun bir yabancı olduğunu anladılar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu süründü. Onlar güzel kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar. Gürzünü yeraltı dünyasına düşürdü. Gürzle öldürülmüş olanlar çevresine toplandılar. Eline sopa aldı. Ruhlar ondan titrediler. Ayağına ayakkabı giydi. Yerde gürültü etti. Sevdiği karısını öptü; kendisine kin beslediği karısını dövdü. Sevdiği çocuğunu öptü; kendisine kin beslediği çocuğunu dövdü. Cehennem onun için sokurtu ve homurtu yaptı.

IV

O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya yaklaştı. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü (131).

V

O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu cehennem kralının amansız bir şeytanı yakaladı. Onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü.

VI

O zaman Ninsun'un oğlu, kölesi Engidu için ağladı. Ve tek başına kalkıp Enlil'in Ekur evine (132) gitti. “Enlil baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü.” Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.
Gılgamış, Sin Baba'ya başvurdu:
“Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öİdürdü:”
Bunun üzerine Sin Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.

VII

Gılgamış tek başına kalkıp Ea'nın E-Apsu evine (133) gitti: “Ea Baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne bela getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü.” Ama, Ea Baba ona şu yanıtı verdi: “Cehennem kralı yiğit Nergal'a başvur! Ereşkigal'ın (134) ağabeyi Kral Nergal'a başvur! Eğer cehennemin kralı yiğit Nergal yeraltının hava deliğini açacak olsaydı, o zaman Engidu'nun ruhu hafif bir yel gibi yerin altından çıkardı.”

VIII

(Bu yazınsal deyişe göre, şimdi Engidu'nun ruhunun gerçekten yeraltından yeryüzüne çıktığı kendiliğinden anlaşılmış oluyor.)
Bunlar birbirleriyle kucaklaştılar. Bir türlü birbirlerinden ayrılmak istemediler. Birbirlerine anlatmaktan usanmadılar. “Arkadaşım (135), söyle bana! Söyle bana, yeraltında gördüklerini anlat bana!” “Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem! Sana yeraltı dünyasında gördüklerimi anlatacak olursam, sen oturup ağlamalısın. Ve ben de oturup ağlayayım. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel bedenimi, şimdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi toprak doludur.”

IX

Engidu, şöyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi. “Arkadaşım, yeraltı dünyasında şunları gördüm: (Tablette, Engidu'nun yeraltı dünyasıyla ilgili sözlerinin bulunduğu yer kırıktır. Söylenen bu sözler yaklaşık 30 satırdır.)

X

(Bu sahne, Gılgamış'ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla ilgili olarak sorduğu soruları ve Engidu'nun buna verdiği yanıtları içermektedir ki bu bölümün, yaklaşık ilk 15 satırı kırıktır.)
“Sehpaya asılmış olanı gördün mü?” “Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı, çivinin kopmasıyla kurtulurdu.” “Eceliyle öleni gördün mü?” “Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su içiyor.” “Savaş alanında öleni gördün mü?” “Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor.” “Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı gördün mü?” “Evet, gördüm. Onun ruhu yeraltı dünyasında uyumuyor.” “Ruhuyla kimsenin iİgilenmediğini (136) gördün mü?” “Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir.” (Destan burada sona erdi. Destanın son tableti nasıl tutarsız başladıysa yine tutarsız olarak böyle biter.)

GILGAMEŞ DESTANI ÜZERİNE AÇIKLAMALAR

(2) Nuh adı, Sami dillerinde kullanılır. Metinde, Nuh adı yerine Utnapiştim denmektedir. Gerek Nuh'un, gerekse Utnapiştim'in sözlük anlamları belli değildir. Sümerler Nuh Peygambere, ZİUD-SUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zİ', 'yaşam, can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun ömürlü' demektir.
(3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak kullanılırdı.
(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.
(6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baştanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger).
(7) Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukan 20 cm.
(8) Bizim hep “ağılı bol Uruk” diye çevirdiğimiz tümce, daha doğru olarak, “Koyun ağıllarının kenti olan Uruk” diye çevrilmeliydi. “Bol ağıl” Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası olan İştar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
(9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
(10) Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor.
(11) Büyük ana tanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu'nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir büyü yapıp, ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır.
(16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşı olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada “addeğişimi” (metonomasie) vardır (Prof. Landsberger).
(22) “Allah'ın emri olmak” deyimi, cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi görülmektedir.
(23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45'inci satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamı salık verdi..
(24) Ceylanların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire sıçramalarına “mertlemek” denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a kösnül bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında bulunuyor. Schott'un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir (Prof. Landsberger).
(28) Gılgamış'ın anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı (Prof. Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu “ius primae noctis” (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum genellikle kabul olunmuş değildir.
(32) Çocuk doğduktan sonra, göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın İşhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır (Prof. Landsberger).
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan bağlanma, kapılanma anlamında da kullanılır.(ÇN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur.
(42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elam devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran'da.
(44) Düşte bildirsin.
(45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).
(46) Su taşımağa yarar tulum (ÇN).
(47) Yaşlılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında.(ÇN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.
(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek.(ÇN)
(52) İrnina, İştar'la (Babillilerin Venüs'ü) ilgili bir yakarıda İştar'la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor: “Sen en güçlüsün, İgigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen aslan, kızgın vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı duracak kimse yoktur.” Buna göre, İrnina, gezegenlerin tanrıçası Venüs'tür (Schott).
(53) Gılgamış'ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.
(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için serpilir. Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman başağı nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu anlatıyor (ÇN).
(57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar (ÇN).
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yeşb de denen sert ve değerli bir taş (ÇN).
(62) İştar'ın sevgilisi olan Tammuz, yazın ölen bitkilerle birlikte cehenneme gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İştar iki ay sonra, onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir.
(63) Yani “Kanadım” diyor (Prof. Landsberger).
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir. Belki İştar'ın çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde anıştırılmış olabilir.
(65) Çobanın damak tadı olmadığından, İştar'ın sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor (ÇN).
(66) Hurma bahçelerinde yaşayan ve hurmalara zarar veren adı bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) İçi boş, özsüz buğdaya “kavuz” denir. “Kavuz yılları” sözüyle de kıtlık yılları anlatılıyor (ÇN).
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları.
(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (ÇN).
(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy'de ele geçen metne göre “senin” diyeceği yerde “benim” diye bir değişiklik yapmıştır. Bunun için de şu iki nedeni ileri sürmektedir:
1. Gılgamış'ın, Humbaba'nın üzerine yaptığı sefere Şamaş neden olmuştur, diyor. Halbuki Şamaş'ın bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Şamaş, seferde Gılgamış'ı korumuştur.
2. Schott, Enlil'in Humbaba'yı ormana bekçi olarak koyduğunu ve onun ölümüne neden olduğunu ileri sürüyor. Buna verilecek yanıt şu olabilir: Kutsal katran devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış, katranların kerestesinden Şamaş için değil, Enlil için bir kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın Enlil'e karşı duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır (Prof. Landsberger).
(71) Açık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir. Ve Enlil'e yapılacak bir sunudur. Sefer de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Hâlbuki Enlil için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa karşı Enlil değerbilmezlik gösteriyor. İşte bu yüzden Engidu hırsından patlıyor, ama doğrudan doğruya tanrıya dil uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor (Prof. Landsberger).
(72) Engidu'nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak bu sözler bir düşe özgü değildir. Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde, taşınması güç olan bir tür keresteyi, Tanrı Enlil'e bir sunuda bulunmak üzere yurda dek sürüklüyor. Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı göstermesi en doğal davranıştır (Prof. Landsberger).
(73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12 metreden artıktır (Prof. Landsberger).
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına bela olmasını diliyor (ÇN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) İnsanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları için, burası, yani mezar, “tozun evi” diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir.
(79) Sürü ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).
(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cinbaş olduğundan avlanması güçtür ve tek başına dolaşmaktadır (ÇN).
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan Engidu, becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu için, katıra benzetilmiştir (ÇN).
(83) Bir tür ağaç (ÇN).
(84) Bu aslan olayı, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve belirsiz yer, son zamanlarda ele geçen Etice yazılmış bir metin parçasıyla doğrulanmış görünüyor.
(85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) İkizler dağı.
(87) Maşu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor (Prof. Landsberger).
(88) Dağlarda bulunan iki yanı dar ve yüksek yarmalar (ÇN).
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karşılaşmamak için adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Üzüm salkımı gibi akikler.
(91) Bir tanrıça olan bu Sakiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar (Prof. Landsberger).
(92) Öldü (Prof. Landsberger).
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen'den duymuştum (ÇN).
(94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü ölüm suyunun damlası bir insana sıçrayınca, o insanı öldürüyor. Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçmek için belki taştan kürekçiler kullanılmıştır (Prof. Landsberger).
(95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde bu aynaların türlü biçimlerde yapıldıklarını, ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN).
(96) Gılgamış, Utnapiştim'i tanımıyor; karşılaştığını başka biri sanıyor (Prof. Landsberger).
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla karşılaştırılmak istenmiyor.
(99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim'e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse kazanamadı.
(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltı tanrılarıdır. (Prof. Landsberger).
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah işlerse, içtiği andı bozmuş olur. İnsanlar günahlı olduklarına göre, yazgıları değişir demektir (Prof. Landsberger).
(102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve ölüm suyunun arkasında bulunduğu için, kendisi böyle niteleniyor. (ÇN).
(103) Şurippak, Uruk'un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında, bugün Fara denen bir örendir (ÇN).
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden sallanan kamışlar, sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat süren Tutan'dan önceki son söylencesel kraldır (Prof. Landsberger).
(106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen kararı, gevezelik edip Nuh'un kulağına iletiyor (ÇN).
(107) Apsu: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin üstündeki yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun beyidir (Prof. Landsberger).
(108) 3528 metre kare.
(109) Kamış: bir ölçüdür; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; “su kazıkları” diye sözcük sözcüğe çevirdik.
(111) Bu ölçünün ne olduğu belirtilmiyor (Prof. Landsberger).
(112) Susam yağıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh peygamber de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor (ÇN).
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Şullat ve Haniş: Fırtına Tanrısı'nın yanında olan iki küçük tanrı.
(115) İra: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır (Prof. Landsberger).
(116) Korkularından (Çeviren).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Gölü'nün güneyinde bulunan yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma, İsrailoğulları yazmasından ayrılıyor. İsrailoğulları yazmasına göre, Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki kuru yerlere dendiği gibi, su altı olmayan dik tarlalara da “keli tarla” denir (ÇN).
(119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu seslenişiyle adalet yolunu salık veriyor. Herkesi suçuna göre cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor.
(120) Akatçası “Atrahasis” olan sözcüğü böyle çevirdik. Bu sözcük, Nuh Peygamber'in sanlarından biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku sis gibi soluğunu ona karşı üflüyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor (Prof. Landsberger).
(122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapiştim, taşıdığı kan dolayısıyla yarı-tanrı olan Gılgamış'ı, tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu sınav, Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak için oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen uykuya dalıyor. Utnapiştim'in karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı başaramadığını görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri göndermeyi salık veriyor. Ancak Utnapiştim, onun da her insan gibi kötü huylu olduğundan, uyuduğunu yadsıyarak sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın ne kadar uyuduğunu kendisine göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak istiyor. İşte bundan ötürü, konuğun günlük ekmek payı, uyumasına karşın pişirilip başucuna konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabı da duvara çiziliyor. Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini uykusuz geçireceği yerde, baştan sona uykuyla geçirdikten sonra, Utnapiştim onu uyandırıyor. Utnapiştim'in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış gerçekten uyuduğunu yadsıyor; ama başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine, yaşamı aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp talihinden yakınıyor (Prof. Landsberger).
(123) Gılgamış'ın acıklı durumu, Nuh Peygamber'i üzdüğünden, gemicisi Urşanabi'ye yukarıdaki gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu başına bela ediyor.
(124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten sonra ülkesine yollamak istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk veriyor (ÇN).
(125) Nuh Peygamber'in karısı, bin bir güçlükle sonsuz yaşamı aramak için kocasının yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine ülkesine geri yollanan Gılgamış'a acıyor ve kocasına böyle sorduktan sonra Gılgamış'ı geri çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida'nın simgesidir. Yılanın çok yaşayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına yorulur.
(127) Yer aslanı: Yılanın başka bir adıdır (Prof. Landsberger).
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç olduğu pek belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış olduğunu göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akat şiirine yabancıdır. Buna karşılık, Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar, denebilir ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların bölümlemesiyle ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez göz ardı edilmiş olur.
(130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin kullandığı “bumerang”a benzeyen, ağaçtan yapılmış bir “atma” silahıdır (Prof. Landsberger).
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamı ve sanatçının bundan amacı, şöyle açıklanabilir: Engidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, yeraltı dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir şey olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor. İşte böylece, insanın ölümlülüğü tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor (Prof. Landsberger).
(132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada birdenbire Gılgamış'ın arkadaşı oluyor. Bu bölümün Sümerce özgün metni elimizde olmadığından, değişikliğin nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı? İşte, söylediğimiz gibi, bunu Anlayamıyoruz.

Prof. Landsberger Çeviren: Muzaffer Ramazanoğlu


TARİHTE İLK KRAL KAHRAMAN GILGAMEŞ

Enkidu'nun Bulunuşu
Gilgameş ile Karşılaşma
Ejder Humbaba (Huvava)
Gök Boğası
Enkidu'nun Hastalanması
Sonsuzluğu Arama
Tufan
GİLGAMEŞ DESTANININ BULUNUŞU
GİLGAMEŞ KIMDI?
DESTANIN YAZILDIGI TABLETLERIN ÖZETI
Sümerce Olarak Yazılmış Gilgameş Destanları

ÖNSÖZ

Bu küçük kitap, Semerlilerin bundan binlerce yıl önce yaşamış olan kahraman kralı Gilgameş'in serüvenlerini kapsayan bir öyküdür. Aslında bu öyküde olan konular, Gilgameş'in yaşadığı çağdan itibaren yüzyıllar boyunca ağızdan ağıza geçtikten sonra çivi yazısıyla destan halinde tabletlere yazılmıştır. Kazılardan çıkarılan bu tabletlerin kırıkları ve bozuklukları nedeniyle metnin birçok yerinde boşluklar bulunuyor. Bu yüzden dış ülkelerde bu destanin çevirileri genellikle akademik ortamda okunmaktadır.
Ülkemizde ilk kez 1942 yılında, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sümeroloji Profesörü B. Landsberger tarafından destanin çivi yazılı metninden Almancaya yapılan çevirisini, profesörün tercümanı olan Muzaffer Ramazanoğlu Türkçeye aktarmiştır. Bu çevirinin, 1989 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Dünya Edebiyatından Seçmeler” olarak yeniden baskısı yapıldı. Kitapta birçok yer eksiktir. Bunların bir kısmı daha sonra çeşitli yerlerde yapılan kazılardan çıkan parçalarla tamamlandı. Fakat yine de metnin yüzde 60'i eksiktir. Ben, yeni tamamlamalarla bir çevirisini yapmayı düşündüm ve başladım da. Fakat gördüm ki, yine metindeki eksiklikler, özellikle pek çok tekrar yüzünden herkes tarafından şiir halinde okunması sıkıcı, anlaşılması güç olacak. Bunu göz önüne alarak destani bir öykü şeklinde yazmayı denedim. Fena olmadığını görünce devam ettim. Babilliler, Sümerce yazılmış tek tek konulan, Akad dilinde bir bütün destan haline getirmişlerdi. Semerce yazılıp destana alınmamış öyküleri, XII. tablette yazılanları ve destanda bulunmayan, fakat Akad’ca şiir halinde yazılmış Gilgameş'in doğumunu anlatan öyküyü de ekledim. Destanda Tanrılar çok rol oynuyor, fakat asil konu insan. Bu bakımdan Tanrıları daha az meydana çıkarmaya çalıştım. Tanrılar içinde Gilgameş'e en yakın olan Güneş Tanrısı. Yaban adamı olan Enkidu, Sümer hikâyelerinde Gilgameş'in yardımcısı, hizmetçisi durumunda. Ona karsın Akadca’sında Gilgameş'in can arkadaşı. Ben de öykümde onu arkadaş yaptım. Bu yolla Gilgameş destaninin tümünü ve Gilgameş'e ait yazılan bütün konuları bir araya toplamış oldum.
Tutkuları, sevinçleri, acıları, umutlan ve hayal kırıklıklarıyla bugüne bağlanan tarihin ilk kahraman kralını tanıtmak amacıyla kaleme aldığım bu öykü, amacına ulaşırsa ne mutlu bana!

Muazzez İlmiye Çig


TARİHTE İLK KRAL KAHRAMAN GILGAMEŞ

Gilgameş, sarayın Fırat Nehri'ne bakan bölümünde oturmuş, nehrin sakin sakin akan sularını, suların üzerinde salına salına gidip gelen tekneleri, yelkenlileri izliyor, bir taraftan düşünüyordu. Omuzlarına kadar inmiş siyah saçları, kir düşmeye başlamış sakalı ve bıyığının süslediği yüzü, deri elbisesinden açık kalan kol ve bacaklarının adaleleri, uzun boyu, iri gövdesi ile bir taraftan çok yakışıklı, bir taraftan çok güçlü görünüyordu. Halkı onu kendilerinden çok üstün ve farklı bulduklarından, onda bir Tanrısallık var diye düşünmüş ve vücudunun üçte ikisinin Tanrı, üçte birinin insan olduğuna inanmışlardı. Bu yüzden annesinin Tanrıça Ninsun, babasının da, kendisinden bir önceki Kral Lu-galbanda olduğunu söylüyorlardı.
Gilgameş, Uruk şehrinin kralıydı. Onun kral oluşu hakkında da garip bir öykü vardı. Sözde babası kendinden iki önceki Uruk Kralı olan Emmerkar imiş. Bir gün Kral'a bir falcı, kızının bir oğlu olacağını, büyüdüğünde kralı, yani dedesini öldürerek krallığı elinden alacağını söylemiş. Bunun üzerine Kral, kimseyle beraber olmaması için, kızını bir kuleye kapatmış. Dışarı çıkmasını önlemek için de, yanına bir bekçi koymuş. Bu kadar önlemeye rağmen, kız yine hamile kalmış. Dokuz ay sonra kızın bir oğlu olmuş. Bekçi çocuğu görünce, Kral kendisini öldürecek korkusuyla çocuğu kuleden aşağı atmış. O sırada kulenin altından bir kartal uçuyormuş. Çocuğun düştüğünü gören kartal, hemen onu sırtına almış ve bir hurma bahçesinin kenarına büyük bir dikkatle bırakmış; onu bırakırken bahçıvan görmüş. Ne olduğunu anlamak için yanına yaklaşınca güzel bir bebekle karşılaşmış. Hemen onu alıp evine götürmüş. Karısı ile birlikte “her şeyi gören ve bilen” olsun diye ona aynı anlama gelen “Gilgameş” adını vermişler. Çocuk büyüyüp delikanlılık çağına gelince, bahçıvanın yanından ayrılmış. Dere tepe düz demeden, şehir şehir dolaşmaya başlamış. O arada yazı yazmayı, okumayı öğrenmiş. Adına uygun olarak birçok bilgi edinmiş. Akıl soranlara akıl vermiş, yol soranlara yol göstermiş. Böyle dolaşırken, bir gün yolu onu Uruk'a getirmiş. Uruk, büyük bir şehir. Sokaklarda hayran hayran dolaşırken, onu görenler bir yabancı olduğunu anlayarak, “nereye gidecek?” diye arkasına takılmış. Nihayet şehrin büyük Pazar Meydanı’na gelmişler. Derken, etrafına halk toplanmaya başlamış. Gilgameş, bir heykel gibi durarak gelenlere, gelenler de ona bakıyormuş. Şehrin yaşlıları aralarında, “Kralımız öldü. Bir oğlu yok. Bu delikanlı hem iri vücudu, hem yakışıklılığı ile tam bize kral olacak gibi. Gelin bunu kralımız yapalım” diye konuşmaya başlamışlar. Herkes birbirine bu lafı aktarmış. Her duyan bunu onaylamış. Bunun üzerine, yaşlılar gidip ona kendisini kral yapmak istediklerini söylemişler. Gilgameş, hiç düşünemediği böyle bir isteği geri çevirir mi? Hemen kabul etmiş. Bunun üzerine onu saraya götürüp, giydirip, kuşatmışlar ve krallık tahtına oturtmuşlar.
İşte o böylece Uruk Kralı oluvermiş. Uruk, Sümer ülkesinin Tufan'dan sonra ilk var olan şehirlerinden biriydi. O zamandan Gilgameş'e kadar dört kral yönetmiş Uruk'u.
Uruk'un bir de baş tanrısı ve koruyucu Tanrısı vardı: Gök Tanrısı An. Sümer'de her şehrin bir baş tanrısı bulunuyordu. Fakat Uruk'un bir ayrıcalığı vardı. O da, Sümer ülkesine bereket ve bolluğu, sevmeyi sevişmeyi, barışı ve savaşı getiren, güzeller güzeli Tanrıça İnanna ve kocası Çoban Tanrısı Dumuzi'nin burada oturuyor olmasıydı. Çoban Tanrısı'nın orada bulunması nedeniyle Sümer'in en büyük hayvan yetiştirme ve toplama merkeziydi Uruk. O yüzden Uruk'a “ağıllar şehri” de denirdi.
Buranın halkı da çok çalışkandı. Zaten atalarının en büyük özelliği de çalışkanlıkları değil miydi?
Onlar bu topraklara gelir gelmez, gürül gürül akan Fırat ve Dicle nehirlerinin taşan sularını kanallara alarak, kuru toprağı sulamışlar, bataklıkları kurutmuşlar, bağlar, bahçeler yaparak her türlü ürünü yetiştirmeyi bilmişlerdi. Bugünkü Ufuklular da onların torunları değil miydi? Atalarından öğrendiklerine yeni buluşlar katarak uygarlıklarını geliştirmekteydiler. Depolarında ürünleri, ağıllarında hayvanları hep dolu bulunuyordu. Dokuma tezgâhlarında, hayvanların yünlerinden, bitkilerden elde ettikleriyle en güzel kumaşlar dokunuyordu. Bu kumaşlardan ve deri atölyelerinde terbiye edilmiş derilerden yapılan elbiselerin ünü bütün komşu milletlere yayılmıştı.
Bu ülkeler, üretilen bu mallardan alabilmek için adeta yarışıyorlardı. Uruklu tüccarlar, arabalar, tekneler, eşek kervanlarıyla ürettikleri malları oralara götürüyor; bunlara karşılık kendi ülkelerinde bulunmayan taş, ağaç, altın, gümüş, değerli mallar ve taşları alıyorlardı.
Zengindi Uruk, çok zengin, Gilgameş de çok mutluydu. Bu şehrin bilginleriydi ilk yazıyı başlatan; okullar açtırıp okuma yazma öğrettiren, bilgileri kil üzerine yazdırıp ölümsüzleştiren, ilk araba tekerleği burada meydana getirilmiş, ilk saban burada yapılmış, sabana ilk öküz burada koşulmuştu.
Fakat dost uyur, düşman uyumaz derler ya! Bu zenginliği, bu görkemliliği kıskanıyordu etraflarında bulunan ilkel halklar.
Bunlar öyle ilkeldiler ki, ev yapmasını, ölülerini gömmesini bile bilmiyorlar, etleri çığ çığ yiyorlardı. Böyle bilgisiz, böyle görgüsüz olan bu insanlar, zaman zaman sürüler halinde Uruk'a saldırıp, yakıp yıkıyor, kan döküyor, ellerine geçeni çalıp, kaçıyorlardı.
Gilgameş, kral olur olmaz, bu düşmanlarından şehri koruma altına almayı düşünmüş ve şehrin etrafına kalın duvarlar yaptırmayı planlamıştı.
İşte şimdi yaptırdığı duvar bütün görkemiyle karşısındaydı. Şehrin çepeçevre etrafını kuşatmıştı. Şehre girip çıkmak için duvarın çeşitli yerlerine bakırla kaplı ağaçtan yapılmış kalın kapılar konmuştu. Artık kolay kolay hiçbir düşman giremeyecekti bu şehre. Hatta yabancı olarak şehre girmek isleyenler, kimlikleri belirleninceye kadar günlerce, bazen aylarca bekletiliyordu kapılarda.
Bu duvarın yapılması hiç de kolay olmamıştı. Bütün şehrin erkekleri gece gündüz demeden çalışmışlar, evlerine gidememişler, çocuklar babalarını, kadınlar kocalarını görememekten dolayı üzülmüş, ağlayıp sızlamışlardı; ama ne olursa olsun duvar bir an önce bitmeliydi. Gilgameş, kimsenin gözünün yaşına bakmamış, yorgunluk dinlememiş, insanları oturmadan çalıştırmıştı.
Fena mı etmişti? Sonunda üzerinde arabayla bile gidilecek kadar geniş olan bu duvar, kuleleri kapıları ile ortaya çıkmıştı. Artık herkes düşman saldıracak korkusunu yaşamadan yatağında rahatça uyuyabilecekti. Duvarın saraydan görünümü de oldukça görkemliydi! Gilgameş, büyük bir gururla kendi kendine “Duvarın dişi bakırla kaplanmış gibi pırıl pırıl parlıyor. Duvarın üzerine çıkıp gezenler, onun pişmiş tuğladan yapıldığını anlayıp şaşacaklar” diyordu. Kolay mıydı o kadar pişmiş tuğlayı yapmak! Kerpici pişirmek için yığınlarla kamış, başka ülkelerden satın alınan yığınlarla odun kullanılmıştı.
“Duvarı görenler, onun bugün yapıldığına inanmayacaklar. Temelinin yedi bilge* tarafından konulduğunu düşüneceklerdir.
* Sümerlilerin inanışına göre. Tufandan önce yedi bilge kişi denizden çıkıp, şehirlere dağılmış ve oralarda uygarlığı öğretmişler insanlara. Tutan kahramanı, onları gemisine alarak kurtarmış ve tekrar şehirlere uygarlık öğretmişler.
Hâlbuki onu ben yaptım. Ben Kral Gilgameş. İyi ki, onun temeline, bu duvarı benim yaptığımı bildiren bir yazıyı değerli mavi tas üzerine yazdırıp bronz bir kilitle kilitli bakır kutu içine koydurdum. Herkes bilsin bunu benim yaptırdığımı. Hiçbir kral böyle bir duvar yaptıramaz! Yaptırdığım yalnız o mu? Sevgili Tanrıçamız İnanna'nin Eanna Tapınağını da ben yaptırmadım mı? O da buradan ne kadar görkemli görünüyor” diyordu.
Şehir duvarının dışındaki yeşil tarlalar, bahçeler göz alabildiğine uzanıyor, şehrin içini de tapınakların bahçeleri ve parklar süslüyordu.
Bu kadar güzellikler arasında Gilgameş bir türlü yaptıklarıyla yetinmek istemiyordu. O halkı için daha yararlı işler yapabilsin diye, kafasını durmadan yoruyordu.
“Nasıl olsa herkes gibi ben de öleceğim. Sonum gelmeden halkımın bu yapılardaki çalışmalarına karşı, onları mutlu edecek, sevindirecek, ayni zamanda benim adımı da unutturmayacak bir iş yapmalıyım” diye düşünüp duruyordu.
O gün Gilgameş'in birdenbire aklına ne yapacağı geliverdi. Evet, daha önce bunu neden akıl edememişti. Sevgili arkadaşı Enkidu'yu çağırmak üzere yerinden fırlar fırlamaz onunla burun buruna geliverdi. Enkidu, Gilgameş'in yanına girmek için salonun kapısına geldiğinde, Gilgameş'in kendinden geçmişçesine düşüncelere dalmış olduğunu görmüş, onu bu düşüncelerden ayırmamak için kapıda onu gözlüyordu. Gilgameş'in yerinden kalkmasıyla o da içeriye dalmıştı.
Gilgameş, “Sevgili arkadaşım, ne yapacağımı buldum, ne zamandır beni düşündüren sorunun yanıtım şimdi, evet şimdi buldum” deyince, Enkidu büyük bir şaşkınlık içinde, “Ne imiş o, çabuk açıkla bana!” diye merakla sordu:
Gilgameş, “Biliyorsun, insanlar durmadan ölüyor. Bizim ne zaman öleceğimizi Tanrılarımız tuğlamıza yazmışlar. Bu zaman gelmeden önce, ülkeme ve insanlarımıza yararlı bir ii yapmak istiyorum. Hem de böylece öldükten sonra adımın unutulmamasını sağlamış olurum” dedi.
Enkidu, “Ne diyorsun sen?! Şehrimizi koruyacak koca duvarı, Tanrılarımızın yıkılmış tapınaklarını yaptırmadın mı? Onlarla da yetinmedin, gözbebeğimiz, güzel Nippur şehrimizdeki ulu Tanrımız Enlil ve onun karisi Tanrıça Ninlil'in yıkılmaya yüz tutmuş Tummal'ini de yaptırdın ya!” dedi.
Gilgameş, “Ama onları ben değil, halkımız yaptı. Onlar bunun için ne kadar üzüldü ve sıkıldı, sen bilemezsin!”
Enkidu, “Ya dize getirdiğin KIS şehrinin kralı Agga'ya ne diyelim?!”
Gilgameş, Agga'nin adını duyunca gülümsedi ve onunla olan serüveni gözlerinin önüne geldi. Kral ona, “Uruk, benim yönetimim altına girecek!” diye haber göndermişti. Bak hele! Kolay mıydı Gilgameş gibi bir kralın ve şehrinin başka bir yönetime alınması. Yine de Gilgameş ona karşı hemen askerlerini toplayıp savaşa çıkmamış, önce halkının buna ne diyeceğini öğrenip, ona göre davranmayı doğru bulmuştu. Bunun için şehrin yaşlılar meclisini toplamış, onlara “Kis Kralı Agga şehrimizi yönetimine almak istiyor. Ne dersiniz, savaşıp özgürlüğümüzü vermeyelim mi, yoksa boyun eğip onun yönetimine girelim mi?” diye sordu. Gilgameş, onların verdiği cevaba şaşıp kalmıştı: “Aman” demişlerdi, “savaş edip öleceğimize, onun yönetimine giriverelim!” Gilgameş, hiç beklemediği bu yanıta, “Ne garip” diyordu, “yaşlılar ölümleri yaklaşınca daha çok ölümden korkar oluyorlarmış”. Gilgameş, aynı soruyu gençler meclisine yöneltmişti. Onlar hiç düşünmeden, “Ölsek bile savaşalım. Özgürlüğümüzü kimseye kaptırmayalım” demişlerdi. Neyse ki, bir savaşa meydan kalmadan, Kral Agga, Gilgameş'in büyük tepkisi üzerine korkarak, sözünden dönmüş, Uruk'un yönetimine göz dikmekten vazgeçmişti. Gilgameş dalmış bunları düşünürken, Enkidu'nun, “Sen hâlâ ne yapmak istediğini anlatmadın?” sözleriyle kendine geldi ve hemen yanıtladı: “Sedir ormanlarını bekleyen canavar (Huvava) Humbaba'yi öldürmek!” Enkidu şaşkın şaşkın Gilgameş'e bakarak. “Hani şu ölümsüzlük ülkesi denilen yerdeki ejder mi?” dedi. Gilgameş, “İyi bildin, öldürülmesi gereken canavar o! Biliyorsun, ülkemizde orman yok. Halkımız gerekli ağacı, keresteyi oradan getirmeye çalışıyor, ama ejder yüzünden ormana rahatlıkla giremiyor insanlarımız. Eğer gidip o canavarı öldürürsek, ülkemize rahatlıkla kereste getirilir. Binalarımız, eşyalarımız, teknelerimiz, bol bol yapılabilir. Ayrıca böyle bir olay adıma ad, sanıma san katar. Bu kahramanlığım kolay kolay unutulmaz” dedi.
Şaşkınlığı hâlâ üzerinden atamamış olan Enkidu, “İyi, ama biliyor musun, o canavar o kadar korkunçmuş ki, kükrediği zaman yer gök inler, ağzından nefes yerine ateş çıkarmış. Dişleri ejderha dişi, yüzü aslan yüzü gibiymiş. Saldırısı bir tufan fırtınasına benziyormuş. Onunla sen nasıl başa çıkabileceksin?” dedi.
Gilgameş, “Ama biz beraber olur, el ele verirsek, karşımıza ne çıksa onu alt edebiliriz.” Enkidu, “Sen onunla boğuşurken ölürsen, annen kim bilir ne kadar gözyaşları döker, ne çığlıklar atar, düşünmüyor musun onu?”
Gilgameş, “Sen üzülme arkadaşım! Ben ölmeyeceğim, annem de benim için üzülmeyecek! Yeter ki, sen benimle gel ve bana yardım et!”
Enkidu, “Öleceğimi bilsem, seni asla yalnız bırakmam, arkadaşlığımız nerede kaldı!” dedi. Gilgameş, Enkidu'nun bu cevabından çok duygulandı. Arkadaşlık bu değil miydi? Ama o, Enkidu'yu buluncaya kadar kendisine böyle arkadaşlık edecek kimsesi yoktu. Etrafı insan doluydu, fakat onların içinden gücüne, kafasına uygun bir arkadaş bulamamıştı. Koca bir ülkesi, görkemli bir şehri, çalışkan halkı vardı, ama o yapayalnızdı ve bu yalnızlık onu çok mutsuz ediyordu. Bu mutsuzluk içinde, bir gün, Tanrıça İnanna'nin kendisine hediye ettiği davulla tokmağı aklına geldi. Onları hak etmişti doğrusu. Güzel Tanrıça çok üzüntülü olarak, bir gün ona gelmiş, bahçesindeki huluppu ağacını kesmesini rica etmişti.
Gilgameş hemen koşmuştu onun bahçesine. Gördüğüne inanamamıştı. Ağacın köküne ejder gibi koca bir yılan girip yerleşmiş, gövdesine Lilit adlı cin kurulmuş, en tepesine de Anzu kuşu yuvasını yapmış. Hepsi Tanrıçanın ağacı kesmesine engel olmuş. Hâlbuki Tanrıça o ağacı Fırat Nehri'nde sürüklenirken görmüş ve oradan yakalayıp getirerek bahçesine dikmişti. Amacı da ağaç büyüdükten sonra onu keserek ondan kendisine bir taht, bir kürsü ve bir yatak yaptırmakmış.
Gilgameş, korkusuzca ağaca yaklaşarak öyle bir vuruş vurmuş ki, yuva yapmış olanlar nereye kaçacaklarını bilememiş, dağılıp gitmişler. Gilgameş de onu keserek Tanrıçaya vermişti. Tanrıça da ondan istediklerini yaptırdığı gibi artanından da Gilgameş'e hediye etmek üzere bir davul ve tokmak yaptırmıştı.
Ne zamandır onlar bir kenarda duruyordu. Gilgameş hemen ikisini de eline alıp sokağa koşarak var gücüyle vurmaya başlamıştı davulu. Halk, “Ne oluyor?” diye sokağa fırlamıştı. Onun pek hoşuna gitmişti halkın bu şaşkınlığı: “Kral değil miyim, istediğimi yaparım. Kimse de bana karışamaz” diye, gece gündüz davulu çalmayı sürdürünce, halk o kadar rahatsız olmuş ki, kendi aralarında, “Kralımıza kendi gücü ve gönlüne göre bir arkadaş bulunmalı ki, onunla gezip tozsun, gülüp söylesin ve bizi rahat bıraksın” diye bir taraftan konuşuyor, bir taraftan da Tanrılara bunun için yakarıyorlardı. En sonunda Gök Tanrısı An, onların yakarışlarına kulak vermiş ve yüce Tanrıça Aruru'ya, “Haydi bakalım Gilgameş'i nasıl yarattıysan, şimdi de gerek vücut, gerek kalp bakımından ona denk birini yarat!” dedi. Tanrıça ellerini yıkamış, nehir kenarından bir toprak kil almış, ona bir adam şekli vererek, onu kırlara bırakıvermişti.
Enkidu'nun Bulunuşu
Bir gün ormanda avlanan bir avcı gördüğüne inanamadı. “Yanlış mı görüyorum” diye gözlerini ovuşturuyordu. Hayır, yanlış değildi. Etrafında çeşitli hayvanlarla iki ayak üzerinde yürüyen, vücudu kıllarla kaplı bir yaratıktı gördüğü. Ne olabilirdi o? Maymunlar da iki ayak üzerinde yürüyebiliyorlardı, ama onların kuyrukları vardı. Bu bir maymun olamazdı.
Yaratığın yanındaki aslanlar bile onunla tam bir arkadaş gibiydiler. Avcı, şırıl şırıl akan pınarın yakınına hayvanlar yakalamak için tuzaklar kurmuştu. “Nasıl olsa su içmek için hayvanlar gelir buraya, onları böylece yakalarım” demişti.
Fakat ne oluyor! Yaratık kurduğu tuzakları söküp söküp atmıyor mu? Avcının ağzı açık kaldı. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Hoş, ne yapabilirdi ki, o kadar hayvan ve bu güçlü yaratığa! Kendini göstermemeye çalışarak izliyordu durumu. Tuzaklar söküldükten sonra hep birden pınara yaklaşıp su içmeye başladılar. Yaratık da ayni onlar gibi su içiyor ve onlar gibi ot yiyordu. Avcı korkudan tir tir titriyor, yerinden kımıldayamıyor, onları gözlemekten de kendini alamıyordu. Sonunda karar verdi, bu yaratık bir insandı. Evet, o bir insandı. Fakat ne kadar güçlü görünüyordu. Onunla karşılaşacak diye büyük bir korkuya kapıldı avcı. Sessizce olduğu yerde onların ayrılmasını bekledi. Hepsi suya kandıktan sonra, geriye dönüp geldikleri yöne doğru gitmeye başladılar. O da kendini onlara göstermemeye çalışıp, koşmaya başladı. Oturdukları yere geldiğinde nefes nefeseydi. Onu karşılayan babası, oğlunun avdan eli boş, fakat büyük bir korku ve şaşkınlık içinde döndüğünü görünce, oğlunun umulmadık bir tehlikeyle karşılaştığını tahmin etti. Hemen, “Ne oldu sana? Seni bu kadar korkutan, şaşkına döndüren neydi?” diye sorulan birbiri ardınca sıraladı.
Avcı. “Baba dur hele kendime geleyim, sana hepsini anlatacağım” dedi. Biraz dinlendikten sonra, büyük bir merakla ona bakan babasını daha çok bekletmemek için gördüklerini anlatmaya başladı: “Avlanmak için tuzaklarını kurmuş, onlara yakalanacak hayvanları gözlüyordum. Birdenbire av tuzaklarını kurduğum yere doğru, sürü halinde birçok hayvanın geldiğini gördüm. Ortalarında iki ayak üzerinde yürüyen, saçı sakalı birbirine karışmış, vücudu kıllarla kaplı bir yaratık da vardı. İlk işi, kurduğum tuzakları bozmak oldu. Sonra pınardan su içmeye başladılar. O yaratık da suyu hayvanlar gibi içiyor, otları onlar gibi yiyordu. Yanındaki hayvanlar ona arkadaş gibiydi. Onları bir ağacın arkasına saklanarak izledim. Kanımca o yaratık bir insandı, fakat tam bir yaban insan. Çok korktum ondan. Baba, sen de görsen bana hak verirsin” dedi. Avcının babasını da büyük bir merak sardı. Hemen gidip onu görmek istiyordu. Fakat ertesi günü beklemek zorundaydılar. Ertesi gün baba oğul büyük bir heyecanla yola çıktılar. Pınarın yakınına geldiklerinde, avcı yine tuzaklarını kurdu ve kendilerini göstermeyecek şekilde ağaçların arkasına saklanarak beklemeye başladılar.
Avcı birden, “Baba geliyorlar!” dedi. Hakikaten uzaktan bir sürü hayvan pınara doğru yürüyordu. İkisi birden çıt çıkarmamaya gayret ederek, onları izlemeye başladılar. Yaban adam, önce yerlere bakarak avcının kurduğu tuzakları buldu ve onları var gücüyle bozdu. Sonra hep birden pınara gelip suyu içtiler ve büyük bir neşe içinde geldikleri yere doğru gittiler.
Avcının babası, “Oğlum haklıymışsın şaşırmakta ve korkmakta. Bu yaratık şimdiye kadar eşine rastlamadığım bir insan” dedi. Birden adam, “Oğlum bak benim aklıma ne geldi. Biliyorsun bizim kralımız Gilgameş'in kendisi gibi güçlü bir arkadaşı yok. Can sıkıntısından ne yapacağını bilmiyor. Davul ile gece gündüz kendisine göre eğleniyor, fakat halk bundan çok rahatsız. Bu adam ona bir arkadaş olabilir” dedi.
Avcı. “Baba, nasıl olur, bu yaban adamı hayvanlarla arkadaş olmuş. İnsanla hiç arkadaş olabilir mi?”
“Oğlum, hayvanlarla arkadaş olabilen, neden insanla olmasın. Yalnız onu eğitmek, insan gibi yedirip içirip insanlaştırmak gerek.”
“Babacığım, bunu kim yapabilecek, biz insanlaştırabilir miyiz onu?”
“Hayır, oğlum, onu ancak bir kadın eğilebilir. Biliyorsun, çocukları doğdukları andan itibaren anneleri eğitir. Konuşmayı, yemeyi, içmeyi, sevmeyi, gülmeyi hep annelerimiz bize öğretti. Onun için bu adamı da ancak bir kadın eğitebilir.” “Baba nereden bulacağız böyle bir kadın?” “Oğlum, hiçbir şey bilmiyormuş gibi konuşuyorsun. Hiç Tanrıçamız İnanna'nın tapınağına gitmedin mi sanki! Orada bunu yapabilecek birçok rahibe var. Özellikle erkekleri cinsel yönden eğiten rahibeler bunu mükemmel yapar. Onun için Uruk'a git. Eanna Tapınağı’nın baş rahibesini bul, durumu ona anlat. O sana eğitici bir rahibe verecektir. Şimdi hemen yola çık ve gecikmeden böyle birini bulup getir” dedi.
Avcı hemen yola koyuldu. Babasının dediği gibi tapınağa gidip baş rahibeyi bularak, niçin geldiğini, ne istediğini bir bir anlattı. Başrahibe biraz düşündükten sonra, “Buldum, bu işi en iyi yapabilecek Samhat'i vereceğim sana. O hem güzel, hem akıllı, hem de çok güzel lir çalar ve şarkı söyler” dedi.
Samhat'a haber verildi. Ona durum anlatıldı. O hiç “yapamam” demeden işi kabul etti. Avcı onun hazırlanıp gelmesini beklerken, duvarlardaki resimleri, sütunlardaki mozaikleri seyrediyordu. Ne güzel yapılmıştı onlar. Duvarların alt kısımları geniş şerit halinde beyaza boyanmış; onun üst kısmına kırmızı, sarı renklerle hayvan, insan resimleri yapılmıştı. Sütunlarda çeşitli mozaiklerin nasıl yapıldığını daha önce görmüş, bunun nasıl akıl edildiğine şaşmıştı. Kil, büyük çivi gibi yapılıyor, baş kısmı duvardaki resimlerin boyalan gibi sarı kırmızı renklerle boyanıyor ve henüz kurumayan sütunun sıvası içine çeşitli geometrik şekiller verilerek sokuluyordu. Bunun için binlerce çivi gerekti kuşkusuz. Tapınağın duvarları, sütunları hep kerpiçten yapılmıştı. Taş yoktu ki bu ülkede. Kerpiçlerin kirli görünüşünü kapamak için ne yöntemler bulmuştu Sümer sanatçıları. Tapınağın içi gidip gelen rahip, rahibeler ve Tanrılara kurban getiren, dua eden insanlarla cıvıl cıvıldı.
Rahip ve rahibelerin kendilerine özgü giysileri vardı. Günah çıkaran rahiplerin kırmızı giysileriyle erkeklere cinsel yaşamı öğreten rahibelerin başörtüleri çok göze çarpıyordu. Tanrılara sunulacak bira, şarap, süt, yağ gibi sıvılar küpler içinde sıralanmıştı bir kenara.

Boydan boya uzanan bir masanın üstüne de et, peynir, ekmek gibi yiyecekler konmuştu. Onlar biraz sonra toplanıyor, Tanrı heykellerinin önündeki kerpiçten yapılmış sunağın üzerine konuyor, daha sonra da tapınağın mutfağına götürülüyordu. Yakılan tütsülerin kokuları, uzaktan uzağa gelen müzik sesleri avcıya zamanı unutturmuştu. Bas-rahibenin bir genç rahibeyle ona doğru geldiğini görünce, hemen ayağa kalktı. Başrahibe, “Samhat, istenileni en iyi yapacak yetenektedir” dedi. Avcı Samhat'i görünce, neredeyse dilini yutacaktı. Daha evvel gördüğü rahibe sanki o değildi. Ne kadar değişmişti! Önce elindeki koca lire gözü takıldı.
Lirin tellerinin takıldığı yerlerin ucunda birer boğa başı vardı. Arkasından rahibeye bir anda başından ayağına kadar baktı. Üzerinde insanın gözünü alan yeşil, kırmızı renklerin karışımıyla oluşmuş, omzunun biri açık bir giysi vardı. Tül gibi bir kumaştan yapılmış bu elbise içinde rahibenin dolgun vücudu olduğu gibi belli oluyordu. Dizlerine kadar çıplak olan ayaklarına sandalet giymişti. Uzun siyah saçlarını omuzlarına salıvermiş, onları alnından bir bağla bağlamıştı. Kalın siyah kasları altında pırıl pırıl parlayan gözleri sanki akıl saçıyordu. Avcı bir an içinde bunları izlerken, rahibe ona sevecen bir şekilde, “Haydi gidelim” deyince, kendine geldi. Hemen yola koyuldular. Yolda avcı olanları ve kendisini bekleyen görevi yeniden anlattı. Aynı zamanda bin bir tehlike de olabilirdi. Fakat Samhat kendinden son derece emin olarak, “Merak etme, her şey yolunda gidecek” dedi. Rahibe, ne kadar güzeldi, ne kadar çekiciydi. Tatlı bir gülüşü vardı. Güldüğü zaman boyanmış gibi olan dudakları arasından inci gibi beyaz dişleri görünüyordu. Avcı hayran olmuştu ona. Konuşa konuşa yaptıkları uzun bir yolculuktan sonra, avcının babasının yanına geldiler. Oradan hep beraber pınarın yanına gittiler.
Samhat'i bir ağacın altına, pınara gelenler onu görmeyecek şekilde oturttular. Ona en güzel şarkıları çalıp söylemesini önerdiler. Hava çok güzeldi. Güneş, ağaçların arasından ormana ışıklarını saçıyor, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Samhat da lirini aldı ve Tanrıça İnanna için yazılmış, onun aşk ve sevgilerini dile getiren bir ilahisini çalıp söylemeye başladı. Samhat'in sesi o kadar güzeldi ki, kuşlar bile onu dinleyip arkasından ona cıvıltılarıyla eşlik ediyorlardı. Orman bu seslerle inliyordu sanki. İnanılmayacak bir şenlik başlamıştı.
Avci birden babasına “Geliyorlar!” dedi. Onlar da başka bir ağacın arkasına gizlenmişlerdi. Ortada yaban adam, etrafında küçüklü büyüklü hayvanlar gittikçe pınara yaklaşıyorlardı. Tavşandan aslana hepsi dost gibiydiler. Yine yaban adam tuzakları bulmak için yerleri gözlüyor, bulduğunu koparıp atıyordu. Ne o! Birdenbire yaban adam olduğu yerde kaldı. Nereden geliyordu bu ses? Dinliyordu. Bütün hayvanlar da onunla birlikte yerlerinde kadının güzel sesine karışan lirin melodilerini durup dinlemeye başladılar. İnanılacak gibi değildi durum. Samhat kalın bir ağacın arkasında oturduğundan görünmüyordu. Yaban adam meraklı gözlerle etrafını incelemeye ve sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Avcı ile babası büyük bir heyecan içinde “ne olacak?” diye bekliyorlardı. Acaba bu yaban adam, kadının elinden çalgıyı alıp parçalayacak ve kadını yere çarpacak mıydı?
Derken adanı ağacın arkasındaki kadını gördü ve şaşkın şaşkın ona bakmaya başladı. İlk kez görüyordu böyle bir yaratığı! Sonra yavaş yavaş kadının yanına yaklaştı ve karşısına oturdu. Hayvanlar da onların etrafını sardı. Hepsi bu güzel müziği zevkle dinliyordu. Olacak şey değildi bu! Onlar ne beklemiş, ne olmuştu. Samhat hiç onları görmemiş gibi durmadan çalıyor, şarkılar söylüyordu. Yavaş yavaş etraftaki hayvanlar dağılmaya başladı. Fakat yaban adamının hiçbir yere ayrılmaya niyeti yoktu. O, o zamana kadar görmediğini görüyor, duymadığını duyuyordu. Kadın da bıkmadan, usanmadan, yorulmadan çalgısını çalıyor, şarkısını söylüyordu. O arada yaban adam, yavaş yavaş kadının yanına sokulmaya başladı. Samhat onu hiç görmemiş gibi davranıyordu. Bir ara, adam iyice kadının yanına sokuldu. Sonra yavaşça kadının eline elini değdirdi. Samhat, büyük bir şefkat ve sevgiyle baktı onun yüzüne. Göz göze gelince kadın güldü. Adam da gülüverdi. Samhat lirini bırakıp onun elini avucunun içine aldı. Fakat adamın koca elleri, onun küçücük elleri içine sığmıyordu; ama onun yumuşaklığı, sıcaklığı, o zamana kadar duymadığı bir heyecan verdi adama. İyice kadının dizinin dibine yanaştı ve çalgısını tekrar çalmasını işaret etti. Müzik ve kadın, hiç umulmayacak şekilde etkilemişti yaban adamını. Kadın çalıp söyledikçe, o daha çok sokuluyordu ona. Bir ara başını kadının omzuna koydu. O kadar mutlu görünüyordu ki! Bunu gören avcı ve babası çok şaşırdılar. Onların birbirlerine bu kadar çabuk yaklaşacaklarını asla düşünmemişlerdi. Adam ne kadar yaban olursa olsun, onun bir insan tarafı vardı. Artık endişe edecek bir neden kalmamıştı. Onun tamamıyla insanlaştırılması, artık Samhat'ın elindeydi. Ona da kuşkuları yoktu. Onları baş başa bırakarak oradan ayrıldılar.
Samhat lirini yanına koydu ve bu yaban adamına sevgiyle sarıldı. Adam da ona sarıldı. Bir süre böyle kaldılar. Artık birbirlerine çok ısınmışlardı. Yaban adamı hayvanlarını unutmuş, Samhat'ın dizinin dibinden ayrılmıyor, o ne derse onu yapıyordu.
Samhat ona “kırların adamı” anlamına gelen Enkidu adını verdi ve ona önce adını söylemeyi öğretti. Bundan sonra onun gereğinden fazla uzamış saçını, sakal ve bıyıklarım kesti, kıllarını temizledi ve pınarda onu bir güzel yıkadı. Getirdiği giysileri giydirdi. O yakışıklı, güçlü bir şehir erkeği gibi olmuştu. Samhat ona, o Samhat'a bakmaya doyamıyordu. Samhat, Enkidu'ya önce insan gibi yemek yemeyi, su içmeyi, sevmeyi, sevişmeyi öğretmekle eğitime başladı. Bu arada konuşmayı da öğretiyordu. Enkidu, Samhat ne derse, hiç karşı çıkmadan yapıyordu. Yavaş yavaş konuşmayı öğrenmeye başladı. Günler geçiyor, Enkidu büyük bir dikkatle öğretileni öğreniyordu. Çok akıllıydı. Bir duyduğunu, bir daha hiç unutmuyordu. Samhat, onun bu durumuna çok şaşıyordu. Bir insanın bu kadar çabuk öğrenip, öğrendiklerini hiç unutmaması pek olağan görünmüyordu ona. Fakat mademki öyle, o da ona her bilgiyi öğretmek için elinden geleni yapıyordu. Enkidu kısa sürede konuşmayı, sevmeyi, sevişmeyi öğrendi. Yaşamın kaynağı ekmek, neşenin kaynağı içki diyerek bira, şarap bile içirdi ona Samhat.
Artık, Enkidu tam bir şehirli gibiydi. Fakat sevgili arkadaşları hayvanlar onun bu durumundan sıkılmış, yanına yaklaşmaz olmuşlardı. Bütün günleri Samhat ile geçiyordu. Çok mutluydu.
Bir gün Samhat ona, “Enkidu artık bir şehirli gibi oldun. Güzel konuşabiliyorsun. Bak, hayvan arkadaşların senden uzaklaştı. Benden başka arkadaşın yok. Gel seni güzel Uruk şehrimize götüreyim. Uruk güzellikler ve mutluluklar şehridir. Oranın meydanlarında çeşitli çalgılar eşliğinde durmadan şarkılar söylenir, danslar edilir. İnsanların neşeyle attıkları kahkahalar sokaklarda yankılar yapar. Durmadan festivaller göreceksin orada. Gözleri alan giyimleri ve çekicilikleriyle genç kadınlar etrafını alacak, gece yataklarına çağıracaklar seni. Orada kendin gibi insanları görecek, onlarla arkadaşlık edeceksin. Özellikle seni kralımız Gilgameş ile tanıştırmak istiyorum. O çok güçlü ve yakışıklı bir adam. Onun gücüne şimdiye kadar kimse karşı çıkamadı” dedi.
Enkidu bunu duyar duymaz, “Ben ona karşı çıkarım. Kuskusuz ben ondan çok daha güçlüyüm. Hemen gidip onunla karşılaşmak istiyorum” diye atıldı. Samhat da bunu bekliyordu. İkisi birden yola koyuldular.
Bu arada Uruk'ta bulunan Gilgameş bir rüya gördü. Hemen annesine yorumlaması için koştu ve “Anneciğim bu gece garip bir rüya gördüm, bakalım sen nasıl yorumlayacaksın” dedi: Gilgameş, rüyasını annesine anlatmaya başladı: “Rüyamda gökte yıldızlar parlıyordu. Birdenbire yıldız gibi bir taş düştü önüme. Onu kaldırmak istedim, o kadar ağırdı ki, yerinden kımıldatamadım. Halk onun etrafına toplanı verdi. Herkes onu öpüyordu. Ben de onun üstüne bindim. Üstünden inip onu yine kaldırmaya çalışırken, etrafıma toplananlar hemen bana yardım ettiler. Hep beraber kaldırıp onu sana getirdik, fakat sen onu benimle bir tuttun.” Annesi, “Oğlum gökten bir yıldız gibi önüne düşüp yerinden kımıldatamadığın, herkesin öptüğü, senin de üzerine bindiğin ve halkla birlikte bana getirdiğin ve ben onu seninle bir tuttuğum taş, sana senin kadar güçlü ve ayarında bir arkadaş geleceğini; onu seninle bir tutmam da onu senin kadar seveceğimi gösterir” dedi.
Arkasından Gilgameş bir rüya daha gördü. Yine annesine gidip, “Anneciğim, bu gece rüyamda Uruk'un pazar yeri meydanında son derece büyük bir balta duruyor, etrafına toplanmış insanlar da ona bakıyordu. O benim çok hoşuma gitti. Üzerine bindim. Sen de onu benden ayırmadın. Ne anlama geliyor acaba bu rüya?” dedi.
Annesi, “Oğlum, bu rüyana göre de sana yakında iyi bir arkadaş gelecek. Onunla tanışacak, onu çok seveceksin. O da seni sevecek, kardeş gibi olacaksınız” dedi.
Gilgameş, annesinin yorumuna şaştı. Kim gelebilir, kim onunla arkadaş olabilirdi!
Gilgameş ile Karsilasma
O gün Uruk'ta büyük bir şenlik vardı. Bütün halk sokaklara dökülmüş neşeyle gülüp şakalaşıyor, şarkılar söylüyordu. Şehrin meydanlarında gösteriler yapılıyor, çalgılar çalınıyor, genç yaşlı herkes dans ediyor, çeşitli oyunlar oynanıyordu. Çünkü bugün yeni bir yıl başlamıştı, zavallı Çoban Tanrısı Dumuzi yeraltından kurtulup, sevgili, fakat acımasız karısı Tanrıça İnanna ile yine birleşecekti. Bu birleşmeyle ülkeye bolluk ve bereket gelecek, ürünler kat kat artacaktı; nasıl sevinmesin, nasıl mutlu olmasındı insanlar!
Samhat önde. Enkidu arkada o kalabalık ve gürültünün içine daldılar, onları görenler birden sessizleşerek şaşkın şaşkın baktılar ve sonra da arkalarına takıldılar. Şehrin pazar meydanına geldiklerinde büyük bir kalabalık etraflarını sardı. Halk bir taraftan Enkidu'yu izliyor, bir taraftan konuşuyordu:
“Bu adam kralımız güçlü Gilgameş'e ne kadar benziyor!” “Ama boyu ondan biraz kısa gibi görünüyor.” “Kralımız ondan çok daha güçlüdür.” “Ama kralımız kadar yakışıklı.”
“O ormanda hayvanlarla birlikte yaşamış, onlar gibi yiyip içmiş.”
“Söylendiğine göre hiçbir hayvan ona fenalık yapmazmış.” “Demek hayvanlarla arkadaş olunabiliyormuş.” “Adını Enkidu koymuş Samhat, nasıl da çabuk eğitmiş onu.”
“Anlattıklarına göre hayvanlar gibi yiyip içiyor, konuşmayı bilmiyormuş.”
“Bunları çabuk öğrendiğine göre yakışıklılığı kadar akıllı da olmalı!”
“Kralımız onu görünce ne yapacak acaba?”
“Hangisi hangisini alt edecek göreceğiz.”
“Bana kalırsa kralımız ondan daha güçlü.”
“Bence Enkidu daha güçlü ve yakışıklı, onda sanki Tanrısal bir güzellik var.”
Halk bunları konuşurken birden Gilgameş göründü yoldan. Belden yukarısı çıplak olan iri vücudu, güçlü pazılarıyla ne kadar da heybetli görünüyordu! Halk ona yol verirken seslen kesilmiş, meraklı gözlerle ne olacak diye bir Gilgameş'e, bir Enkidu'ya bakıyordu. Fakat Gilgameş öyle dalgındı ki, yürürken sanki etrafındaki kalabalığı görmüyor, sesleri duymuyordu.
O biraz önce Tanrıça İnanna'nin tapınağındaki aşk odasında başrahibe Nindada ile geçirdiği unutulmaz saatlerin etkisinden henüz kurtulamamıştı. Ne kadar güzel ve cilveliydi rahibe! Bu kadar güzeli ve tatlısıyla karşılaşacağını hiç tahmin etmemişti. Bembeyaz çarşaflarla hazırlanmış yatak, etrafa konmuş tütsülerin iç gıcıklayan kokuları arasında o kadınlığının bütün hünerlerini göstermeye çalışmış, Gilgameş de erkeklikte ondan aşağı kalmamıştı. Odalarının kapısı önünde çalınan harp, lir ve teflerin eşliğinde rahip ve rahibelerin birbirlerine karşılıklı söyledikleri coşku, tutku dolu aşk şarkıları sevişmelerini daha da çok körüklemiş, doyulmaz zevkler katmıştı.
İnanna nasıl göndermişti sevgili kocasını yeraltı dünyasına, diye düşünüyordu Gilgameş. Tanrıçanın kızması da ne korkunçtu! O zaman gözü bir şey görmüyordu. Neymiş kocasının suçu! Karısının yeraltında uzun kalmasına, hemen dönüp gelmemesine aldırış etmemiş, üzülmemiş, tahtına kurulup oturmuş kaygısızca! Tanrıça bilmeliydi yeraltına giderken oradan kolay kolay kurtulamayacağını; fakat o aklına geleni yapar, önünü sonunu düşünmezdi. Yeraltındakiler yerine birini vermeden kendisini bırakmamışlar, o da kocasını verivermişti onlara. Eğer Dumuzi'nin kız kardeşi rüya yorumlayıcı Tanrıça Gestİnanna olmasaydı, yeraltından hiç çıkamayacaktı. Dumuzi, o sevgili kardeşinin orada kalmasına nasıl dayanabilirdi! Dumuzi'yi yakalamaya çalışan cinlerin dediği gibi, hangi kız kardeşin gönlü razı olurdu buna? Gestİnanna hemen koşmuş Tanrılar Meclisi'ne ve başlamış Tanrılara kardeşini yeraltından kurtarsınlar diye yalvarıp yakarmaya; fakat aldırmamış Tanrılar onun yalvarmalarına. En sonunda Tanrıların onu temelli çıkarmayacaklarını anlayınca. Tanrıça, bu kez hiç olmazsa onun yerine yarım yıl ben kalayım demiş yeraltında. Tanrıça İnanna da yaptığına biraz pişman olarak Gestinan-na'yi desteklemiş, böylece Dumuzi yarım yıl yeraltında kaldıktan sonra, çıkıp yine karısıyla birleşmeye başlamıştı. Her çıkısında o yıl kim kral ise o Tanrı Dumuzi yerine, bir başrahibe de Tanrıça İnanna yerine geçerek çalgılar, şarkılar eşliğinde birleşiyorlardı. Bu yıl güveylik sırası kral Gilgameş'teydi.
Gilgameş bir taraftan bunları düşünüyor, bir taraftan yürüyordu.
Samhat daha Enkidu'ya gelenin Gilgameş olduğunu söylemeden o anlamıştı onun kim olduğunu. Enkidu yavaş yavaş Gilgameş'e doğru gitmeye başladı. Büyük bir heyecan kaplamıştı ortalığı, kimsede cıt yoktu. Çocuklar bile oldukları yerde sanki çivilenmiş gibiydiler. Halk kımıldamaya korkuyordu.
Gilgameş ve Enkidu birdenbire göğüs göğüsse geliverdiler. Gilgameş onu önemsemeyerek yürümeye devam etmek isteyince Enkidu onun yolunu ayağıyla kapadı. Buna birdenbire kızan Gilgameş onu itmeye çalıştı, başaramayınca sarılıp yere çalmak istedi, yine olmadı. Her ikisi birden birbirlerine sarılıp boğuşmaya başladılar. Onlar boğuşurken yerler titriyordu sanki. Herkesi nefessiz bırakan boğuşma gittikçe kızışıyor, fakat ikisi de ne yeniyor ne yeniliyordu. Birden Gilgameş'in ayağı tökezlendi, izleyenler, Enkidu tam bundan yararlanıp onu yere çalacak diye beklerken o Gilgameş'in eline yapışarak onu düşmekten kurtarmaz mı? Arkasından da birbirlerine sarılıp öpüşmeye başlamazlar mı? İşte buna şaşmamak elde değildi, herkesin ağzı açık kaldı.
İkisi de anlamıştı birbirlerini yenemeyeceğini. Böylece başlamıştı onların arkadaşlığı ve dostluğu. Birbirleri için şimdi canlarını verebilirlerdi. O günden sonra Gilgameş Enkidu'nun arkadaşlığıyla can sıkıntısından kurtulmuş, halk da onun huzuruyla huzur bulmuştu.
Ejder Humbaba (Huvava)
Gilgameş, Enkidu ile mutluydu, fakat nedense yine yerinde duramıyor, yapacak işler düşünüyordu. Bulmuştu ne yapacağını şimdi. Bu arada Enkidu da yaban yaşamından geldiği için -Gilgameş ile canciğer arkadaşlığına rağmen- canı sıkılmaya, başıboş dolaştığı kırları, candan sevdiği hayvanlarını aramaya başlamıştı. Gilgameş'in sedir ormanlarındaki canavar Huvava'yi (Humbaba) gidip öldürme teklifini düşündükçe, hiç de olumsuz bulmamaya başladı. Gilgameş'e, “Sevgili arkadaşım, canavarı öldürme isteğinde haklısın. O ölürse halkımız ondan kurtulacak, sen de şanına şan katarak, adını ölümsüz yapacaksın. Bu serüvende ben de seni yalnız bırakmayacağım. Fakat yine de seni tekrar uyarmak istiyorum. Canavar Huvava'nin yaşadığı ormana girenler bir daha çıkamıyormuş. Canavarın kükremesinin bir tufan fırtınası gibi olduğunu, ateş saçan ağzından her şeyi yok eden bir nefes çıktığını söyledim sana. Bunları bilerek, yine gitmek istiyor musun oraya?” dedi.
Gilgameş, “Bunları tekrar hatırlattığın için teşekkür ederim, ama yalnız Tanrılar ölümsüzdür, insanların yaşam günleri ise sayılı. Yaptıkları günlük işler ise rüzgâr gibi geçip gider. Hâlbuki biz canavar öldürürsek, hiç olmazsa adımız yaşayacak. Nasıl olsa bir gün öleceğiz. O yüzden ölümden korkmayalım. Ondan korkarsak kahramanlık gücümüz nerde kalır? Ben senin önünden gideceğim, sen bana yalnız, 'korkma, yaklaş!' de yeter. Ölürsem bile, 'Gilgameş korkunç Huvava ile çarpışırken öldü' derler ve adim yine unutulmaz” dedi.
Bunun üzerine ikisi bu savaşa gitmek için silahlar yaptırmak üzere ustalara başvurdular. Her birine çeşitli ağırlıkta balta, kılıç, gürz yapmalarını söylediler. Onlar hazırlanınca, bunları yüklenerek Uruk şehrinin meydanına geldiler. Halk onların gideceğini duymuş, meydana toplanmıştı. Şehrin yaşlıları Gilgameş'e. öldürmek istediği canavarın. Enkidu'nun söylediği gibi ne kadar korkunç olduğunu anlattılarsa da, Gilgameş kulak asmadı. Üstelik güldü onlara. Yaşlılar onun gülmesine aldırmayarak, “Ey kralımız! Sen gençsin. Ayrıca senin gibi bir kralımızı kaybetmek istemiyoruz. Ne olur gitme!” diyorlardı. Baktılar ki, Gilgameş kararından vazgeçecek gibi değil, o zaman, “Enkidu'yu bırak, senin önünden gitsin. O yaban olarak büyümüş, dövüşmeyi bilir ve seni korur” dediler.
Gilgameş, “Nasıl olur, kendimi kurtarmak için arkadaşımı öne sürer miyim, ne düşüncesiz insanlar!” diyordu.
Bu kez gençler ortaya atıldı. “Biz de seninle geleceğiz” dediler. Gilgameş, baktı ki ellerinden kurtulamayacak, onlara, “Aranızda, öldüğünüz zaman ölümünüze üzülüp ağlayacak annesi, babası, eşi, çocuğu, daha doğrusu ağlayacak kimsesi olmayan varsa, onlar gelebilir bizimle” deyince, birkaç genç ortaya atıldı. Gilgameş, onların hakikaten kendileri için üzülecek kimseleri olmadığını anladıktan sonra, “Siz de gelebilirsiniz bizimle” dedi ve ellerindeki silahlardan onlara da dağıttı.
Gilgameş, “Gel Enkidu, şimdi yola çıkmadan önce bilge olan anneme gidelim. O bize çıkacağımız bu yolculuk için en iyi önerilerde bulunacaktır” dedi. Annesi Tanrıça Ninsun Egal, tapınağında onları bekliyordu. Gilgameş, annesini görünce, hemen koşup ellerine sarıldı ve “Anneciğim, uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Ne kadar güçlü olursam olayım, bilmediğim bir yola gideceğim ve orada bilmediğim Huvava ile savaşacağım. Oraya gidip dönünceye kadar yüce Güneş Tanrımız Şamaş'i kızdıran bir şey olursa, ne olur siz benim yerime onu teskin ediniz. Eğer Huvava'yi öldürüp, sedir ağaçlarını kesip getirirsem, bütün ülke şenlik yapsın! Sizin tam gözünüzün önüne bu zaferi belirten bir abide dikeceğim. Benden dualarınızı esirgemeyiniz!” dedi.
Gilgameş'in bu sözleri üzerine çok duygulanan annesi, ellerini başlarına koyarak, onları kutsadı ve Enkidu'ya dönerek, “Senin annen baban yok. Seni doğurmadım, ama yine de oğlum sayılırsın. Sen kırlarda büyüdün. Gilgameş'ten daha güçlüsündür, onu sana emanet ediyorum” deyince, Enkidu çok hislendi, gözlerinden yaşlar akarken, “Beni oğul kabul ettiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem azdır. Gilgameş benim kardeşim oldu. Onun için elimden geleni yapacağıma, onu gereğince koruyacağıma, bütün kalbimle söz veriyorum. Yalnız, şunu söylemeden edemeyeceğim. Gilgameş, o kadar güçlü ki, benim yardımıma gereksinim duyacağını pek zannetmiyorum” dedi. Ninsun çok sevindi bu sözlere ve elinde tuttuğu iki kolyeyi boyunlarına taktı. Kolyelerin üzerine koruma cinlerinin resmi kazılmış, bakırdan askıları vardı. Onları takarken, “Bunlar yolculuğunuzda size şans getirsin, sizi korusun!” dedi. Ninsun, onları yolcu ettikten sonra, en güzel elbiselerini giydi. Boynuna değerli taşlardan oluşan kolyelerini takti. Başına da tacını koydu. Böyle süslenip püslendikten sonra, tapınağın tepesine çıktı. Oradan Güneş Tanrısına tütsüler yaktı ve ellerini ona doğru kaldırarak, “Ey yüce Şamaş! Neden benim oğlum Gilgames'i böyle yerinde duramaz yaptın? Senin izninle o, Huvava'yi öldürmek üzere uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Sana rica ediyorum. Ona yardım et, onu koru!” diye yakardı, dualar etti.
Gilgameş, Enkidu önde, diğerleri arkalarında yola çıktılar. Hepsinin sırtında ağır silahlar, ellerinde deri tulumlara doldurulmuş bira ve yiyecekler vardı. Bu kadar yük altında yürümek hiç de kolay değildi. Fakat onların bir amacı vardı. Bu amaca ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Bu da onlara büyük bir güç veriyordu.
Önlerinde aşılması gereken yedi dağ bulunuyordu. Onlar, dağın birinden inip diğerine çıkıyor, yürüyorlardı. Acıktıkları zaman oturup yemek yiyorlar, uykuları geldiğinde uzanıp yatıyorlardı. Geceleri gidecekleri yolları yıldızlara bakarak sürüyorlardı. Hava biraz bulutlu olunca hangi yöne gideceklerinde şaşırmamak için oturup dinleniyorlar, yıldızlar görünmeye başlayınca yollarına devam ediyorlardı.
Gilgameş'in içinde, bütün cesaretine rağmen, “acaba başaracak mıyız?” diye bir endişe vardı. O yüzden dağın birine çıktıklarında, dağa kurban olarak biraz un serpti ve “Ey dağ! Bu işi başarıp başaramayacağımızı ne olur bana rüyamda göster” diye dua etti.
Enkidu, rahat uyuyup olumlu rüya görsün diye, Gilgameş'e yatması için iyi bir yer hazırladı. Gilgameş oraya uzanıp yattığında, Enkidu, onun başını dizlerine koydu. Gilgameş, yorgunluğun etkisiyle hemen uykuya daldı. Enkidu da otururken uyumamak için büyük gayret gösteriyordu. Bir ara tam uykuya dalmışken, Gilgameş'in sıçrayıp kalkmasıyla hemen uyandı.

Gilgameş, “Sevgili arkadaşım, istediğim gibi rüya gördüm. Yorumu sen yapacaksın” diye rüyasını anlatmaya başladı: “Rüyamda kırlarda dolaşırken bir boğa ile karşılaştım. Kuyruğu ile yerlere sürtüyordu. Gökte bir toz bulutu yükseldi. Ben hemen onun önünde diz çöktüm. O kolunu bana sardı. Dilim şaşkınlıktan dışarı çıkmıştı. O bana tulumdan içmek için su verdi.” Enkidu, “Sevgili arkadaşım! Karşılaştığın o boğa koruyucumuz Güneş Tanrısı Şamaş'tir. Zor durumumuzda elini bize uzatacak, yardım edecektir. Tulumdan su verilmesi, senin onurlandırılacağındır” dedi ve “Hiç kuşkun olmasın, biz bir olduktan sonra, Huvava'yi nasıl olsa ortadan kaldıracağız. Ülkemizde kimsenin başaramadığını biz başaracağız” diye Gilgameş'i yüreklendirdi.
Yine yürümeyi sürdürdüler. Yol o kadar uzundu ki, bir ara dinlenmek için uzandıklarında Gilgameş fırlayarak, “Enkidu yine bir rüya gördüm. Bakalım bunu nasıl yorumlayacaksın?” diye söze başladı: “Derin bir dağ dibinde duruyorduk. Hemen dağ dirildi. Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında dağ sinekleri gibi kaldık. Aydınlık kuvvetle parlıyordu. Bana bir adam göründü. Memlekette en güzel o idi. O beni dağın altına çekti, bana su içirdi. Kalbim ferahladı, ayaklarımı yere değdirdi.”
Enkidu. “Sevgili dostum, çok güzel bir rüya. Gördüğün dağ Humbaba'dir. Onu yakalayacağız ve öldüreceğiz. Ölüsünü tarlaya atacağız. Yarın her şey sona erecek” diyerek rüyayı yorumladı.
Tekrar dinlendiklerinde, Gilgameş. “üçüncü bir rüya daha gördüm” diye Enkidu'ya rüyasını anlatmaya başladı: “Gök gürlüyor, yer uğulduyordu. Sonra birdenbire her taraf ölüm sessizliğine gömüldü. Kapkaranlık oldu. Arkasından büyük bir aydınlık göründü. Bir ateş alevlendi. Sonra bu az çok beyaz alev donuklaştı ve ateş söndü. Etrafta olan her şey küle döndü.” Enkidu, “Dostum, bütün bunlar Humbaba'yi öldüreceğimize bir işarettir” diyerek yorumladı rüyayı.
Fakat rüyayı böyle yorumlamasına rağmen, Enkidu'nun içine anlayamadığı bir korku geldi. Gilgameş'e çekine çekine, “Sevgili arkadaşım, nedenini bilemediğim bir korkuya kapıldım. Adeta ayaklarım geri geri gidiyor. Kollarım sanki tutulmuş gibi. Hâlbuki seni asla yalnız bırakmak istemiyorum” deyince, Gilgameş hayretle onun yüzüne bakarak, “Birdenbire ne oldu sana böyle? Yoksa rüyamı başka şekilde yorumlayıp, bana doğrusunu söylemedin mi? Kendine gel kardeşim. Bu kadar yol yürüdük. Senin kalbin savaşla çarparken, neden bu korku? Gel el ele verelim. Biliyorsun atasözümüzü, 'iki katli ip kopmazmış'. Biz birlikte olunca, karşımıza ne çıkarsa alt edeceğiz. Korkma ben önden gideceğim. Humbaba'yi öldürüp, Uruk'a döndüğümüzde, nasıl karşılanacağımızı bir düşün” diye onu korkusundan kurtarmaya çalıştı.
Enkidu da böyle bir korkuya kapılmanın artık zamanı olmadığını biliyordu. Kendini toplamaya çalışarak, “Merak etme Gilgameş, nasıl olsa bu korkuyu yeneceğim. Onun için rahatlıkla yolumuza devam edelim” dedi.
Yollarda yiyecekleri bitti, hayvanları avlayıp yediler. Biraları bitti, pınarlardan su içtiler. Yollar bitmek bilmiyor, bitmedikçe de onlar sanki daha çok güçleniyorlardı.
Bir gün bir de baktılar ki, canavarın yaşadığı ve koruduğu sedir ormanlarının yanına gelmişler! Ormana yaklaştıkça, sık sedir ağaçlarının göz alıcı güzelliğine bakakaldılar. Bütün haşmetiyle parlayan güneş ışınlarını sokmamışlardı ormana. Ormanın dış kısmı sanki kimse girmesin diye sık çalılıklarla kaplanmıştı. Onların geldiğini canavar anlıyor ve Gilgameş'e doğru öyle bir üflüyordu ki, Gilgameş orada uyuyakaldı. Arkadaşları canavarın üflemesi yüzünden onun uyuduğunun farkında değildiler ve “Çok yoruldu, bırakalım uyusun” dediler. Öyle derin bir uykuya dalmıştı ki, günler geçiyor, onun uyanacağı yok. Nihayet, karar verdiler onu uyandırmaya.
“Gilgameş, daha ne kadar uyuyacaksın, uyan ve kalk artık, bizler seni bekliyoruz” diye uyandırmaya çalışırken, o yattığı yerden fırlayarak büyük bir şaşkınlık içinde, “Ne oldu bana? Neden uyuyakaldım, neden şimdiye kadar beni uyandırmadınız? Hemen yola koyulalım. O canavar ne kadar korkunç olursa olsun, yakalayıp öldüreceğim” dedi.
Ormana geldiklerinde ağaçlar o kadar sıktı ki, onları kesip yol açmadan yürümeye imkân yoktu. Birlikte gelen gençler baltalarla ağaçları kesip, ülkelerine götürmek üzere demetler yapıyorlardı. Yol açıp ilerlemeye başladıklarında Huvava onların yaklaştığını anlayınca kükremeye başladı. Onun kükremesiyle ağaçlar sallanıyor, sanki yer yerinden oynuyordu. Enkidu, “Duyuyorsun değil mi arkadaşım canavarın kükremesini? Hâlâ korkmuyor musun?” dedi. Gilgameş, “Bizi hiçbir şey korkutamaz, yeter ki, beraber olalım. El ele verince onu yeneceğimizden hiç kuşkum yok” dedi. Birbirlerine destek olarak yürümeye devam ettiler.
Tam o sırada her şeyi altüst eden bir fırtına patladı. Öyle bir fırtına ki, ağaçlardaki dalları, yaprakları koparıp yerlere çarpıyor, yerdekileri de havalara fırlatıyordu. Toz duman, göz gözü görmeyecek hale gelmişti ortalık. Bu kargaşalık içinde Gilgameş Enkidu'yu yakalayarak, “Sakin bu fırtına seni korkutmasın! Bunu Güneş Tanrımız Şamaş'in ejderi daha kolay yakalamamızı sağlamak için gönderdiğinden kuşkun olmasın!” dedi. Bunda Gilgameş haklıydı. Çünkü ejder bu fırtınadan şaşkına dönmüş, ne yapacağını bilmez halde iken, korkunç yüzü, bütün dişlerini gösteren ağzı ile karşılarına çıkıvermişti. Onun şaşkınlığından yararlanan Gilgames'in, fırtınanın uğultusunu bile bastıran bir haykırışla ejderin üzerine atılmasıyla suratına yumruğunu atması bir oldu. Fırtınadan sersemleyen ejder beklemediği bu yumrukla yere yıkılıverdi. Bunu gören Enkidu, hemen onun üzerine atladı ve elinde tuttuğu iple onu sımsıkı bağladı. Bunun üzerine Huvava Gilgameş'e “Ne olur Gilgameş beni bırak! Sana hiç dokunmayacağım. İnsanlara zarar vermeyeceğim, onlar istedikleri kadar ormandan ağaç kesebilirler. Yeter ki beni bırak! Senin kulun kölen olacağım, yeter ki beni öldürme” diye yalvarmaya başladı.
Bu güçlü, acımasız görünen Gilgameş'in ne de yufka yüreği varmış! Hemen Enkidu'ya yavaşça, “Bak zavallı ne kadar yalvarıyor. Bize ve insanlarımıza bir şey yapmayacağına söz veriyor. Gel onu öldürmeyelim” dedi.
Enkidu buna çok kızdı: “Sen deli misin, inanıyor musun onun sözlerine? Adı üstünde, canavar! Söylediklerinde durur mu? Eğer onu bırakırsak, biz dönemeyiz ülkemize. Hazır tutmuşken elimizden kaçırmak olur mu? Hemen öldüreyim onu” dedi ve kılıcıyla bir vuruşta öldürdü. Canavarın başını kesip bir tarafa koydular. Tam torbayı alıp yola çıkacakları zaman Enkidu Gilgameş'e, “Arkadaşım şimdi aklıma bir şey geldi. Hazır buraya gelmişken ormanın en uzun ve güzel ağacını keselim” deyince Gilgameş lafının sonunu beklemeden hemen, “Ne yapacaksın onu?” diye soruverdi. Enkidu, “Ondan yüce Tanrımız Enlil'in Nippur'daki tapınağına çok görkemli kapı yaptırmak istiyorum.”
Bu öneri Gilgameş'in hoşuna gitti. Çünkü Humbaba'yi öldürdükleri için Orman’ın sorumlusu olan Tanrı Enlil'in onlara kızacağından korkuyorlardı. Ormanın en uzun ve kalın ağacını buldular. Onu kestiler, yanlarında gelen gençlerin ormana yol açmak için kesip demet yaptıkları odunlarla birlikte Fırat Nehri'ne salıverdiler. Nehir onları Uruk'a götürecekti.
Bu iş de tamamlandıktan sonra büyük bir zaferle Uruk'a döndüler.
Onları merakla bekliyordu Uruk halkı. Geldikleri daha uzaktan görülür görülmez, “Geliyorlar!” sözü bir anda dalga dalga şehre yayılıverdi. Onlar daha şehir meydanına ulaşmadan halk oraya toplanmıştı bile. Herkesin meraklı gözleri önünde torba açıldı. İnsanları yıllarca korkudan titreten, onları ormana sokmayan canavarın korkunç başı ortaya çıktı. Halkta büyük bir sevinç başladı. Herkes birbirine sarılıyor, ardından Gilgameş'e koşuyor, ona sarılarak, “Sen ülkemizin en büyük kahramanısın” diyorlardı. Enkidu'ya da ayni gösteri yapılıyordu.
Gilgameş böylece şehir duvarını ve diğer yapıları yaptırdığı için ünlü olduğu gibi, canavarı korkusuzca öldürerek ülkeyi bu canavardan kurtardığı için de kahraman olmuştu.
Gök Boğası
Gilgameş artık yalnız halkın değil, Sümer Tanrı ve Tanrıçalarının gözünde de bir kahraman sayıldı. Şimdi onun krallık unvanı yanına bir de kahramanlığı eklenmişti. Çok mutluydu Gilgameş; istediğini yapmış, kendi gücünü ve korkusuzluğunu kanıtlamış, adını komşu ülkelere kadar duyurmuştu. Yaptıklarını tabletlere yazdığından, belki yüzlerce yıl sonraya kadar adı sürecek, ne kadar ölmüş olsa bile insanlar onu bilecekti. Çok mutluydu o!
Artık rahat rahat krallığını yapacak, sevgili arkadaşı Enkidu ile istediği gibi yasayacaktı. Enkidu onun hem dert hem sevinç ortağıydı, ona o kadar alışmış, onu o kadar sevmişti ki, bir gün bile onsuz kalabileceğini düşünemiyordu. Birlikte geziyor, birlikte avlanıyor, birlikte eğleniyorlardı. Hep, “Ne mutlu ki, böyle bir arkadaşım oldu” diyordu. Onların arkadaşlığı dillere destan olmuş, uzak ülkelere kadar yayılmıştı. Aileler çocuklarına, öğretmenler öğrencilere, yaşlılar gençlere, “Gilgameş ve Enkidu gibi arkadaş olun!” diye öğüt veriyorlardı. Uruk halkı da çok rahattı. Artık herkes bayramlarını büyük bir neşeyle kutluyor, tapmaklardaki törenleri kaçırmıyorlardı. O kadar çok törenleri vardı ki, yeni ay gökyüzünde göründüğü, 15 günlük olduğu ve görünmediği son günde yapılan törenler çok özeldi. O günler halk Tanrılara dua eder, adaklar adar veya daha önce adadıkları adakları getirirlerdi. Tapınaklardaki rahip ve rahibeler çeşitli çalgılar eşliğinde şarkılar söyleyerek, danslar ederek Tanrıları, dolayısıyla halkı eğlendirirlerdi.
Gilgameş ve Enkidu zaman zaman saraydan çıkıp, çarşıları, nehir kenarındaki iskeleleri geziyor; satıcılar, tüccarlar ve sanatçılarla konuşup, onların dertlerini, isteklerini dinliyorlardı. Her ikisi de yaşamlarından çok memnundu.
Mutluluk nedense bazen uzun sürmüyor, çok geçmeden yaşamı karabulutlar sarabiliyordu. Gilgameş ve Enkidu'nun mutluluğuna da karabulutlar yaklaşmaya başlamıştı. Güzeller güzeli, çekici, alımlı Tanrıça İnanna, Gilgameş'e daha Huluppu ağacını kestirdiği zaman göz koymuştu. Fakat o sıralarda Tanrıçanın bir sevgilisi vardı. Bir gün her nedense ona kızmış ve ondan ayrılmıştı. Gilgameş'i, canavarı öldürüp elini yıkadıktan ve kendisine eski düzeni verdikten sonra ilk gören Tanrıça İnanna oldu. Çok yakışıklıydı. Üstelik şimdi hem kral, hem de büyük bir kahraman.
Tanrıça bir gün en göze çarpan giysilerini giydi. Saçlarının buklelerini yanaklarına doğru indirdi. Gözlerine sürmeler çekti, boynuna çeşitli değerli taşlardan kolyeler taktı ve doğru Gilgameş'e gitti.
Gilgameş, bu güzel Tanrıçayı karşısında görünce, birden şaşırdı. “Bu ulu Tanrıça neden benim ayağıma kadar gelsin! Ne yaptırmak istiyor bana!” dedi kendi kendine. Bu Tanrıça ki, bütün Tanrılar ve erkekler ona sahip olabilmek, onunla evlenebilmek için arkasından koşuyor, ona yalvarıp yakarıyorlardı. Herkes onun güzelliğine hayran, çekiciliğine kurban oluyordu. Gilgameş, hemen ayağa kalkarak, ona yer gösterdi ve “Sayın Tanrıçam! Sizin için ne yapabilirim?” diye sordu. Tanrıça öyle güzel, bir genç kız gibi öyle saf görünüyordu ki, Gilgameş gözlerini alamıyordu ondan. Tanrıça, “Gilgameş seni çok beğeniyorum. Düşündüm, taşındım ve seninle evlenmeye karar verdim” deyince, Gilgameş beyninden vurulmuşa döndü. Tanrıça ondan her şeyi isteyebilirdi, ama evlenmek isteyeceği asla aklına gelmemişti. Nasıl olur da, yere göğe hâkim olduğuyla övünen bir Tanrıça benim gibi bir insanoğluyla evlenmek isteyebilir?!” diye hemen aklından geçirdi. Ayrıca ona güvenemezdi ki! O kaç erkeği bastan çıkarmış; sonra da onları boş çuval gibi alıvermişti. Gilgameş, o erkekler gibi olmayı asla istemiyordu. Fakat bunu, bu gururla Tanrıçaya nasıl söyleyebilecekti? Onun her dediği, her istediği olmalıydı.
Gilgameş, Tanrıçanın gururunu kırmamaya dikkat ederek, en içten, en sevimli sesiyle, “Tanrıçam! Bu teklifinizle bana büyük bir şeref verdiniz, beni onurlandırdınız. Ben küçük bir şehrin oraliyim. Siz ise yerin, göğün kraliçesisiniz, size nasıl koca olabilirim?” diye söze başladı. Fakat Tanrıça onun konuşmasını sürdürmesine meydan vermeden sözü kendi aldı ve “Gilgameş, seninle evlenir evlenmez, hatta daha önce altın ve lacivert taştan bir araba yaptırtacağım ki, bayılacaksın ona! Tekerlekleri pırıl pırıl parlayan altından olacak.
Güçlü katırların çektiği bu araba ile istediğimiz yere gideceğiz. Sen evimize girerken, evin esikleri ayaklarını öpecekler. Krallar, prensesler ve yöneticiler önünde sevgiyle eğilecekler. Sana dağlardan, ovalardan hediyeler yağacak. Ayrıca ülkemize de bolluk gelecek. Keçiler üçüz, koyunlar ikiz doğuracaklar. Yük taşıyan eşekler öyle güçlenecekler ki, sırtlarındaki ağırlıklarıyla bile koşarken, katırları geçecekler. Boyunduruğa takılan öküzlerin eşi olmayacak. Arabaya koşulan atlarının ünü her tarafa dağılacak. Görüyorsun ya! Benimle evlenmen hem kendin hem de ülkemiz için çok iyi olacak!”
Tanrıça konuşurken Gilgameş'in aklından neler neler geçiyordu! “Sen!” diyordu “Sen soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen fırtınaya engel olmayan bir kapı, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisi, içindeki kahramanların üstüne çöken bir saraysın!”
Bunları neredeyse sesli söyleyecekti. Bir taraftan korkuyordu, ya Tanrıça aklından geçenleri okuyuverirse diye. Ama ona kabul edemeyeceği böyle bir evlenme teklifi yaptığı için kızıyor, kızgınlığını onu küçülten sözlerle yenmeye çalışıyordu. Bunun için yine hiç durmadan “Sen taşıyanın sırtında eriyen bir ziftsin! Taş duvarı çatlatan kireç, düşmanı çeken yeşim taşı, ayağı sıkan bir ayakkabısın sen!” diye içinden geçirmekten kendini alamıyordu. Böyle kötü laflar söylenir miydi bu güzel Tanrıçaya! Ama o, güzelliği kadar acımasız da olabiliyordu. Evlenmeyi istemeyince kim bilir ondan nasıl intikam alacaktı!
Gilgameş, bunları düşünürken, bir taraftan da Tanrıçaya vereceği cevabı hazırlamaya çalışıyordu. Tanrıça İnanna sözünü bitirince, “Tanrıçam, vereceklerin son derece değerli benim için. Fakat, bunlara karşı ben sana ne verebilirim ki?! Sana uygun olanları benim verebilmem ise imkânsız!” dedi.
“Gilgameş, ben senden yalnız benimle evlenmeni istiyorum, verdiklerimin karşılığını asla!..” Gilgameş, Tanrıçayı kırmamak ve kızdırmamak için ne söyleyeceğini bir türlü kestiremiyordu. Çünkü biliyordu ki, Tanrıça ile evlenirse, bir süre sonra diğer sevgilileri gibi onu da başından atacaktı. Yalnız başından atsa iyi! Ona başka kötülükler de yapabilirdi. Bunu yüzüne vursa çok kızabilirdi o. Tanrıçaya ne söyleyeceğini düşünürken, Tanrıça ona vereceklerini tekrar tekrar sayıp döküyor, “Seninle evlenirim” demesini sağlamak için onu öyle sıkıştırıyordu ki, Gilgameş nihayet baklayı ağzından çıkarıverdi: “Sevgili Tanrıçam, biliyorsun, sen sevgililerinden bir süre sonra bıkıyorsun. Onlardan kimisini hayvana döndürdün, kimisine ağır işler yükledin. Hele zavallı kocan genç Dumuzi'yi yeraltında inlettin. Ben bunlardan hiçbirisi gibi olmak istemiyor, sana arkadaş olarak kalmak istiyorum” deyiverdi.
Gilgameş, bunları söylerken, Tanrıçanın yüzü şekilden şekle giriyor, gittikçe kızdığı anlaşılıyordu. Gilgameş, tam sözünü bitirdiği an, Tanrıça büyük bir hışımla yerinden fırladı ve “Benim gibi bir Tanrıçanın evlenme teklifini kabul etmemek ha! Olacak şey değil! Sen kim oluyorsun da beni geri çevirebiliyorsun! Bunu senin yanına kâr bırakmayacağım! Bu yaptığını en ağır şekilde ödeteceğim sana!” diye büyük bir hışımla ayrıldı oradan.
Gilgameş, onun kızacağını tahmin ediyordu, ama bu derece olacağını hiç düşünmemişti. Olmuştu olan. Sonunu beklemekten başka seçenek yoktu. Kızgın Tanrıça onun yanından çıktı ve doğruca Gök Tanrısı Amu'ya gitti.
“Göklerin beyi sevgili babam. Başıma gelenleri sorma. Kahraman Gilgameş benim evlenme teklifimi kabul etmedi. Bu olacak şey mi? Ki, göklerin, yerlerin kraliçesi olan bana bir ölümlü nasıl hayır diyebilir? Onu muhakkak cezalandırmalıyım! Gilgameş'i ve Uruk şehrini yok edeceğim. Onun için lütfen bana gök boğasını gönder!” dedi.
Gök Tanrısı, olanaksız olan bu isteğe ne cevap verecekti?! “Kızım” dedi, “eğer gök boğasını sana verirsem, ülkede yedi yıl kitlik olur. İnsanlarımız kitlik yüzünden ölür.”
İnanna, “Söz veriyorum, yedi yıl insanlarımıza bolluk getireceğim. Ben Bereket Tanrıçası değil miyim?”
Gök Tanrısı yine ona vermek istemedi. Bu kez Tanrıça Gök Tanrısına büyük bir şirretlikle, “Eğer gök boğasını vermezsen, bütün ölüleri yeraltından çıkarıp, yaşayanların başına dert edeceğim” diye tehdit etti. Bunun üzerine Gök Tanrısı Anu daha fazla dayanamadı, gök boğasını yere indirip salıverdi.
Boğa bir taraftan insanları öldürmeye, diğer taraftan ortalığı kırıp dökmeye başladı. Gök boğası böyle başıboş kalırsa, Uruk'ta her şey yok olacaktı. Bunu gören Gilgameş Enkidu'ya, “Haydi arkadaşım, bu azgın boğaya gücümüzü gösterelim. Ona bizden başka karşı çıkacak kimse yok” dedi. Enkidu, “Haydi arkadaşım hücum!..” diyerek ikisi birden boğanın üzerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan boğayı kıskıvrak yakalayarak, kılıçlarını saplayıverdiler boğaya. Boğa cansız düştü yere.
Bunu gören Tanrıça, Uruk duvarına çıkarak, “Göğün boğasını öldürmeye cesaret eden Gilgameş'in vay haline! Ona çok ağır bir ceza vereceğim” diye bağırmaya başladı. Bunu gören Enkidu, fena halde kızdı ve hemen boğanın sağ kalçasını keserek İnanna'ya fırlattı ve üstelik “İmkânım olsaydı, seni de böyle yapardım!” dedi. Söylenir miydi bir Tanrıçaya bunlar! İnanna, ona adanmış kızları, tapınak genel kadınlarını kalçanın etrafına toplayarak hep birden “Alacağın olsun Gilgameş, alacağın olsun Enkidu. Bu yaptığınızı burnunuzdan fitil fitil çıkaracağım. Kaybınız çok büyük olacak!” diye bağırıyorlardı.
Gilgameş, bunlara hiç aldırmayarak silah yapan ustaları çağırtarak boğanın boynuzunu ölçtürdü. Her biri mavi taştandı ve 15'er kilo geliyordu. Kalınlığı da 50 cm, içleri 6 gür (1 gür =120 litre) yağ alıyordu. O boynuzları kendi Tanrısı olan Lugalbanda'ya sunmak üzere sarayın kraliyet salonuna astılar. Sonra her ikisi de Fırat Nehri'ne gidip, ellerini yıkadılar.
El ele verip Uruk'un meydanına gelince, halk büyük bir sevinç içinde onların etrafına toplandı. Bununla iki kahraman ünlerine ün katmıştı. Artık onları öven şiirler yazılıyor, şarkılar söyleniyordu. Şehir sevinçten coşmuştu. Sarayda da büyük törenler yapıldı. Gilgameş ve Enkidu yatak odalarına kendilerini attıklarında, yorgunluktan bitkindiler. Diğer taraftan yine çok büyük bir iş başardıklarından dolayı son derece sevinçliydiler. Sevinçle yataklarında uyuyakaldılar.
Enkidu'nun Hastalanması
Ertesi sabah uyandıklarında Enkidu Gilgameş'e gece gördüğü rüyayı anlattı: “Sevgili arkadaşım bu gece tuhaf bir rüya gördüm. Rüyamda Gök Tanrısı Anu, Bilgelik Tanrısı Ea, Hava Tanrısı Enlil ve göğün parlak ışığı Güneş Tanrısı Şamaş toplanmışlardı. Tanrı Anu, Enlil'e, “Bunlar gök boğasını ve Huvava'yi öldürdüler. Bu yüzden ikisinden biri ölmeli, Gilgameş ölmeli!” dedi. Ona karşı Tanrı Enlil, “Hayır, Enkidu ölecek!” diye karşılık verdi. Onun üzerine Güneş Tanrısı Şamaş ortaya atılarak, “Sedir ormanlarının canavarını, gök boğasını benim emrimle öldürmediler mi, neden suçsuz Enkidu ölecek?!” dedi. Bunun üzerine Enlil Şamaş'a, “Sen her gün aşağı inip onlardan biri gibi oluyorsun, o yüzden onları koruyorsun. Evet, Enkidu ölecek!” dedi.
Bunları anlatırken, Enkidu'nun gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Gilgameş de onunla ağlıyor, bir taraftan da “Sevgili kardeşim, ben sensiz olabilir miyim? Hayır, böyle bir şey olmayacak, sen ölmeyeceksin. Sen ölürsen, ben ne yaparım? Rüyalarda görülen her şey çıkmaz, merak etme” diyor, fakat için için de “ya ölürse!?” diye üzülüyordu.
Tanrıça İştar Gilgameş'in kendisiyle evlenmek istememesine ve arkadaşıyla boğayı öldürdüklerine o kadar kızmıştı ki, onun intikamını en kısa zamanda almalı ve Gilgameş'i can evinden vurmalıydı. Onun Enkidu'ya ne kadar bağlı olduğunu biliyordu. Enkidu'yu ondan ayırmak büyük bir ceza olurdu Gilgameş'e. Hemen karar verdi. Enkidu ölecekti, ama kendisi gibi bir Tanrıçanın boğasını öldürmeye, hele kalçasını da suratına atmaya cesaret eden cezasız kalamazdı. Gilgameş, sevgili arkadaşından ayrılarak, Enkidu ise ölerek cezalarını bulmalıydı. Enkidu'yu birden öldürmek yerine, yavaş yavaş, acı çekerek ölmesini istiyordu.
Enkidu hastalandı. Acılar içinde kıvranıyordu. Gilgameş, onun başından ayrılmıyor, onun acılarını nasıl yok edeceğini bilemiyordu. Hekimler getirtti. İlaçlar yaptırttı. Büyücülere başvurdu, ama hiçbirinin etkisi görülmüyor, gün geçtikçe ağırlaşıyordu.
Bir sabah Enkidu Gilgameş'e, “Sevgili kardeşim, ben bu gece yine bir rüya gördüm. Bu rüyaya göre, sen boş yere beni yaşatmak için uğraşıyorsun. Ben öleceğimi rüyada gördüm” dedi ve rüyasını anlatmaya başladı: “Gök gürlüyor, yer inliyordu. Ben yapayalnızdım. Yüzü su kuşuna, ayakları kartala benzeyen bir hayvan üzerime atıldı. Kollarım kuşkanatları gibi tüylenmişti. O yüzüme baktı ve beni Yeraltı Tanrıçası İrkalla'nın karanlık evine götürdü. Oraya giden yoldan asla geri dönülmüyordu. O evde olanlar toz ve çamur yiyorlar, karanlıkta oturuyorlardı. Onların kuşlar gibi kanattan giysileri vardı. Orada eski krallar, yüksek rahipler, rahip yardımcıları, sihir ve büyü yapan rahipler ve göğe çıkan rahipler bulunuyordu. Yeraltı Tanrıçası Ereşkigal'e, onun dizleri dibinde kâtibesi Belit-Seri, elinde bir tableti okuyordu. Bana göre hiç de iç açıcı bir rüya değil. Ben herhalde dönülmeyen o yere gideceğim” dedi. Gilgameş, onu teselli etmeye çalıştı, fakat söylediklerine kendi de inanmıyordu. Arkadaşı onu yalnız bırakacaktı. Gün geçtikçe Enkidu'nun hastalığı ağırlaşıyordu.
Bir gün Enkidu, “Sevgili arkadaşım, biliyorum ben öleceğim. Yatakta ölmek duygusu çok korkunç! Savaşta ölmeyi daha çok isterdim. Savaşta ölenler, kutsal ve kahraman sayılır. Tanrıça beni çok fena cezalandırıyor” dedi.
Enkidu hastalığı arasında zaman zaman kendisini yabanlıktan kurtarıp şehirli yapan avcıya, Samhat'a kızıyor, kendisini hayvanlarla beraber başıboş ve üzüntüsüz yaşamaktan Uruk'a getirdiği için lanetler, beddualar yağdırıyordu.
En ilginç olanı da, sedir ormanlarından kesip getirdiği ağaçtan, Nippur'daki Tanrı Enlil'in tapınağına yaptırdığı kapıya, sanki karşısında ve canlıymış gibi söyledikleriydi: “Seni aptal, anlayışsız kapı! Ağacını en iyi ağaçtan kesip ta sedir ormanından getirdim. En iyi marangozlara yaptırdım seni! Seni ta Nippur'a götürüp yerine takdirdim. Üzerinde döneceğin söve taşlarına diyecek yoktu. Onlara benim yaptığımı bildirmek için adımı da kazdırdım.
Bunları yaparken senin Tanrı Enlil yanında bana yardım edeceğini, beni savunacağını sanmıştım. Ama ne gezer! Bak yüce Tanrımız Enlil beni ne hale soktu. Ölümümü bekler oldum. Bunun için şimdi imkânı olsa elime bir balta alıp seni paramparça etmek istiyorum. Dilerim benden sonra gelen krallar sana hiç değer vermesin! Hatta benim adım bile silinsin senden!” diyor, bir taraftan ağlıyordu.
Bu kez gözyaşları içinde ellerini Güneş Tanrısı Şamaş'a kaldırarak “Ey yüce Tanrım, sana sevgim ve saygım sonsuzdur. Sıkıntılı günlerimizde imdadımıza yetiştin. Gönderdiğin fırtınalar, Humbaba'yi yakalamamıza yardımcı oldu. Şimdi senden başka bir yardım rica ediyorum. Beni kırlardan, hayvanlarımdan ayıran avcı, artık hayvanları avlayamasın, kollarında güç kalmasın, yiyecek bulamasın! Rahibe Samhat'in da kendine özgü bir evi, seveceği bir çocuğu olmasın. Yattığı yer sokak, içtiği pis su olsun. İnsanlar onu aşağı görsün, sarhoşlar hırpalasın!”
Bunları duyan Güneş Tanrısı Şamaş, Enkidu'ya, “Niçin onlara kızıyor, onlar için fena şeyler istiyorsun benden. Avcı seni Sarahat ile tanıştırdı. Rahibe Samhat sana krallığa yakışır şekilde ekmek yemeyi, gönüllere neşe veren şarap ve birayı içmeyi öğretti. Sana şahane giysiler giydirdi. En önemlisi seni Gilgameş gibi birine arkadaş yaptı. O simdi seni krallık yatağında yatırıyor. Seni onurlu olarak rahatlatmaya çalışıyor. Kendisi de yanından ayrılmıyor. Senin arkandan bütün Uruk halkı ağlayacak ve yas tutacak. Gilgameş'in de seni gönderdikten sonra vücudunu kıllar saracak ve aslan postuna bürünerek, çöllerde dolaşacak” dedi.
Bunları duyan Enkidu sakinleşti ve düşünmeye başladı. Güneş Tanrısı'nın dediği doğruydu. Kırlarda hayvanlarla yaşamaya devam etseydi, bunların hiçbiri olmayacak, bir hayvan gibi ölüp kalacak, cesedini hayvanlar parçalayacaktı.
Bunları düşününce yaptığı kötü dualardan utandı, pişman oldu. Bu kez yine Şamaş'a “Ne olur ulu Tanrım! Beni affet, onları istemekle büyük bir hata yaptığımı anladım. İstediklerimi hiç duymamış ol. Yalnız Samhat için iyi dualar etmek istiyorum. Onu çok sevmiştim. Bana tam bir öğretmenlik yapmıştı. Aslında onun hakkini ödeyemem. Ne olur! Onu krallar sevsin! Delikanlılar onun sevdasına tutulsunlar. Başına lacivert taşından taçlar konsun, hazinelerin kapıları açılsın ona. Uğruna yedi çocuklu kadın bile feda edilsin!” Hastalığı gün geçtikçe artan Enkidu bir gün gözlerini bir daha açmamak üzere kapayıverdi. Gilgameş, onu uyandırmak için neler yaptıysa, o uyanmadı. Gilgameş büyük bir acıyla arkadaşının üstüne kapandı. Yedi gün yedi gece kimse onu kaldıramadı. Artık Enkidu'nün vücudu çürümeye, burnundan kurtlar çıkmaya başlamıştı ki, ne yapıp edip Gilgameş'i kaldırdılar üstünden.
Enkidu'nun ölümü Tanrıçanın istediği gibi Gilgameş'i can evinden vurmuştu. O kadar sevdiği, her anını birlikte geçirdiği biricik kardeşi, arkadaşı ölmüştü. Ne yapacaktı simdi? Gözü bir şey görmüyor, gece gündüz ağlıyordu. Acısından güzel giysilerini yırttı, saçlarını yoldu. Bağırdı, çağırdı, hiçbiri onu geri getiremedi, getiremeyecekti de!
Onu teselli etmeye gelen halka ve yaşlılara, “Sevgili halkım, dostlarım hepinizi seviyorum, biliyorsunuz. Enkidu, bana candan arkadaştı. Bundan dolayı bir kadın gibi ağladığım için ayıplamayın beni. Kadın erkek herkesin acı karşısında ağlamaya, sevinmeye, zamanında gülmeye hakki var. Mademki Tanrılarımız o hissi bize vermiş, niçin onu kullanmayalım! Enkidu'ya o kadar alışmıştım ki, o benim için elimde ok-yay, belimde hançer, önümde kalkan, bayramların giysisi, bitmez tükenmez bir neşe kaynağıydı. O benden çalındı. Benim sevgili arkadaşım kırlarda yabaneşekleri, panterler, aslanlarla dolaşıyordu. Onunla en zor işleri yaptık. Onunla gök boğasının, sedir ormanlarının canavarı Huvava'yi öldürdük. O şimdi öyle bir uykuya daldı ki, beni duymuyor. Gözlerini açmıyor. Kalbine bakıyorum, o çarpmıyor” dedi.
Yine kendini tutamıyor, söylenmesini sürdürüyordu: “Sevgili arkadaşım Enkidu için benim gibi herkes, her varlık yas tutsun! Birlikte gittiğimiz yollar, aştığımız dağlar, ona annesi gibi olan geniş kırlar, panterler, aslanlar, çakallar, bütün yaban hayvanları, kenarında dolaştığımız kutsal Ulaya Nehri, suyunu tulumlarımızla Tanrılara sunduğumuz saf Fırat Nehri, Huvava'dan kurtardığımız Uruk halkı, bira yapanlar, yiyecek hazırlayanlar hepsi ağlasın, yas tutsun! Ağıt yapan rahipler senin için saçlarını yolsun! Duyun ey Uruk halkı! Sevgili arkadaşım Enkidu için yaptığım ağıtı! İçim yanıyor, ne zormuş arkadaş, dost acısı çekmek! Onun acısını unutmak için saçlarımı koyuvererek, bir aslan postu giyip kırlara kendimi atmaktan başka çare göremiyorum” diyordu.
Bu ağıtlar, söylenmeler arasında Gilgameş'in aklına kendisini biraz olsun sakinleştirecek bir fikir geliverdi. Evet, bunu daha önce neden düşünememişti! Hemen yontucuları, heykel yapanları, bakırcıları, kuyumcuları çağırdı.
Onlara “Sevgili arkadaşım, kardeşim Enkidu'yu daha sonraki kuşaklarımıza da tanıtmak istiyorum. Onun için sizden ricam, onun bir heykelini, yontusunu yapmanız. Ama öyle bir heykel ki, derisi tüm altından, göğüs kısmi lacivert taşından olacak. Onu herkesin görebileceği bir yere dilemelisiniz. Uruk'a gelenler önce onu görmeli, ayaklarını öpmeli! Vakit geçirmeden hemen ise başlayın!” diye emir verdi.
Gilgameş ne yaparsa yapsın yine de Enkidu'nun acısından bir türlü kurtulamıyordu. Ne olurdu onu bir daha görebilsem, diyordu. Sanki bir daha görse bütün acılarını unutacakmış gibi geliyordu. Birden aklına, gidip Tanrılarımıza yakarayım, belki onu bir daha görmeme yardım ederler, diye bir fikir geldi. Önce Tanrıların babası Enlil'e başvurdu, o aldırış etmedi. Ay Tanrısı Nanna'ya anlattı derdini, o da kulak asmadı. En sonra “Bunun çaresini bulabilecek tek Tanrı Bilgelik Tanrısı Enki olmalı. O insanlara yardım etmeyi bilir ve sever. Bana da sevgili arkadaşımı bir kerecik olsun tekrar gösterebilir” diye düşündü ve hemen onun Eridu'daki sualtı sarayına gitti ve ona yana yakıla derdini anlattı. Bilgelik Tanrısı Enki, “Benden öyle bir istekte bulunuyorsun ki, benim yapmama olanak yok. Ölen birini ben nasıl canlandırabilirim? Yeraltından çıkma izni yalnız Çoban Tanrımız Dumuzi'ye verildi. Fakat o bir Tanrı. Öyle olduğu halde ancak altı ay yeryüzünde kalabiliyor” dedi.
Gilgameş bunları duyduğu halde, yine Tanrı’nın yakasını bırakmıyor, durmadan yakarıyor, “Onu ne olur bir kez daha görebilsem!” diyordu. Tanrı Enki uzun uzun düşündükten sonra, “Eğer Güneş Tanrısı Şamaş yeraltına bir delik açarsa oradan Enkidu'nun gölgesi çıkabilir, ama yalnız kısa bir süre için” dedi.
Gilgameş bunu duyunca, sanki hemen olmuş gibi heyecanlandı ve gözlerinden yaşlar akarak, “Yalnız gölgesi, yalnız kısa bir zaman için de olsa razıyım, yeter ki, onu bir daha göreyim” diye boynunu bükerek yalvardı. O kadar içten söylüyordu ki bunları, Tanrı Enki dayanamadı ve onu sağlamaya çalışacağına söz verdi ve sözünde durarak Güneş Tanrısı Şamaş'in yeraltı dünyasının gansir kapısını açmasını ve Enkidu'nun gölgesinin yeraltından çıkmasını sağladı. İki arkadaşın büyük bir sevgi ve hasretle birbirlerini kucaklamaları görülecek gibiydi. İkisi de gözyaşlarıyla birbirlerini durmadan öpüyorlardı. Bu buluşma ne yazık ki çok uzun sürmeyecekti. Gilgameş bu arada yeraltında neler olduğunu öğrenmek istiyordu. Onun için “Sevgili arkadaşım ne olur bana yeraltı dünyasından söz et! Neler var orada? Nasıl bir yaşam sürüyorsun orada?” diye sordu. Enkidu'nun neşe dolu yüzü soldu. Gözlerinden yaşlar yeniden boşandı. Onları silmeye çalışırken “Sevgili kardeşim, hatırlatma bana onları, söyletme beni! Gördüklerimi anlatırsam dayanamaz ağlarsın, şu kısacık buluşmamızda seni onlarla üzmek istemiyorum” dedi. Bu sözler Gilgameş'ı daha çok meraklandırmıştı. Ne olursa olsun dinlemek, onunla her üzüntüyü paylaşmak istiyordu. Bu nedenle Enkidu'yu anlatması için yeniden sıkıştırmaya başladı. Enkidu daha fazla susamayacağını anladı ve “Sevgili kardeşim, elimi sürmeye kıyamadığım o güzel vücudumu şimdi yeraltındaki böcekler, kurtlar eski bir giysi gibi kemirip yiyorlar. Beğendiğin, sevgi ile okşadığın başım bir çamur teknesine döndü. Oradakilerin gıdası toz, toprak.” Gilgameş bunları dinlerken büyük bir ürperti geçirdi.
Arkadaşı için üzülürken birden kendi ölümü geldi, aklına ve hemen “Ben de mi öyle olacağım ölünce, hayır ben ölmemeliyim, ne yapıp yapıp ölümsüzlüğü bulmalıyım” diye geçirdi aklından. Enkidu onun düştüğü dalgınlığın kendisi için olan üzüntüsünden olduğunu düşünerek konuyu değiştirdi. “Biliyor musun Gilgameş, orada ilk gördüğüm, Bitkiler Tanrıçası Ninazu idi. O, yerde çırılçıplak yatıyordu. O kadar güzeldi ki, göğüsleri mermerden yapılmış birer vazo gibi hiç kırışıksız, dümdüz görünüyordu. Ona ne kadar dokunmak istedim, ama doğrusu korktum. Birisi çiviye asılmış duruyordu. Eğer yaptığı günahlardan pişmanlık duysa imiş, çividen kopup düşecekmiş, ama inadından aldırmıyormuş. Eceliyle ölenler yataklarında yatıp soğuk su içiyordu. Savaşta ölenlerin de anası, babası, karısı onun için çalışıyordu.”
Gilgameş, “Desene orada da bir başka türlü yaşam var!” “Öyle sevgili arkadaşım. Çok oğlu olup da ölenlerin işleri iş. Beş oğlu olan, iyi bir kâtip gibi kolları açık saraya adalet götürüyor; altı oğlu olan saban süren gibi kalbi neşeli; yedi oğlu olan ise Tanrı’ya yakın biri gibi duruyor. En zavallılar da kırda ölüp de gömülmemiş olanlar. Onların gölgeleri hiç rahat edemiyor.” Enkidu sözlerini bitirir bitirmez birleşme sürelerinin tamamlandığı bildirildi. Her ikisi yeniden kucaklaştılar, gözyaşları içinde birbirlerinden, bir daha buluşamamak üzere ayrıldılar. Gilgameş'in derdi yeniden tazelenmiş, üstüne bir de ölüm korkusu gelmişti. “Ben de ölmemeliyim, ne yapıp yapıp ölümsüzlüğü bulmalıyım” diyordu.
Sonsuzluğu Arama
Gilgameş, kendisini kırlara attı. Artık ağladığını kimse görmeyecek, yüreğinin acısıyla attığı çıglıkları kimse duymayacaktı. Bu acılar içinde bir taraftan da, “Ben de Enkidu gibi ölecek miyim? Ölümden korkuyorum. Evet, korkuyorum. Bir zamanlar ölümü istemeyerek özgürlüklerini feda etmeye kalkan yaşlılara ne kadar şaşmış ve ayıplamıştım. Simdi ben de onlara benzedim” diye düşünüyor, kırlarda başıboş dolaşıyordu.
Artık arkadaşının ölümünü bir yana bırakmış, kendi ölümünü düşünür olmuştu.
Ölümsüzlüğün bir çaresi olmalıydı.
Çok çok eski çağlarda, Tanrıların insanları yok etmek için yaptıkları tufandan sonra Utanapiştim (Sümercesi Zivsudra) adlı birinin ölümsüzlüğü elde ettiğini duymuştu. Gidip onu bulmalı, o nasıl ölümsüz olduysa onu öğrenmeliydi. Hâlbuki söylendiğine göre, o çok uzaklarda, gidilmesi olanaksız olan Tanrılar bahçesinde yaşıyordu.
Şimdi onun aklı fikri ona nasıl ulaşacağındaydı. Bir gün karar verdi. Ne olursa olsun, onu gidip bulacaktı. O, olmayacakları başarmıştı. Bunu da başaracaktı. Çünkü başarmayı muhakkak istiyordu.
Üzerine aslan postu, ayaklarına sandaletlerini giydi; eline bir dernek, beline bir hançer aldı. Sırtına bira tulumunu yüklendi.
Kimseye görünmeden gizlice yola çıktı. Yola çıkmadan önce o değerli kaplar içinde Güneş Tanrı ve Şamaş'a bal ve tereyağı sundu. Ona, kendisine yardım etmesi için dualar etti. Artık ne krallık, ne saray, ne güzelim Uruk şehri, ne de onu şiirleriyle, şarkılarıyla göklere çıkaran halkı gözüne görünüyordu. İnsanlar da Tanrılar gibi ölümsüz olmalı, sevdiklerinden ayrılmamalıydı. Bunun için Utanapiştim’e ulaşması gerekiyordu Gilgameş'in, “Ona ulaşır, ölümsüzlüğün gizemini öğrenirsem, hem insanlarımı ölümsüzlüğe kavuştururum hem de kahramanlığım üstüne kahramanlık katar, Tanrılar gibi sonsuza dek yaşarım” diyordu.
Uruk kapısından çıkarken, bekçilerin kendisini tanımamaları ve görmemeleri için büyük gayret gösterdi. Sümer ülkesinin yolları dümdüz ve yapılıydı. Ova yeşillikler, bahçeler, tarlalarla kaplıydı. Bu yeşillikler arasında yürümek, ona büyük zevk veriyordu. Ne güzeldi onun ülkesi!
Fakat zaman geçtikçe yol-iz bulunmayan tepelere tırmanmaya başladı. Gündüzleri alabildiğine sıcak, geceleri de soğuktu. O, gece gündüz, soğuk sıcak demeden yürümek istiyordu. Fakat bazen gücünün sonu geliyordu. O zaman bir ağaç kovuğuna, bir kaya dibine veya bulduğu bir mağaraya girip uyuyup dinleniyor, kendine gelir gelmez yine yürümeye başlıyordu. Yanındaki yiyecekler içecekler bitmişti. Bazen yaban ağaçlarından kopardığı meyveleri, bazen avladığı hayvanları yiyordu. Fakat yerine bir an önce varmak için yiyeceklerle vakit geçirmek istemiyor, genellikle aç geziyordu. Hayvanları da avlamak istemiyordu. “Kendim ölmek istemezken, neden bunları öldürüyorum?!” diye kızıyordu kendine. Bir taraftan Tanrı ve Tanrıçalara çatıyordu. “Mademki, onlar bizi yarattılar, neden öldürüyorlar? Neden insanlara acı çektiriyorlar? Bir insanı başkasını öldürünce cezalandırıyorlar; Tanrılar ise istediklerini öldürüyor, istedikleri zaman şehirleri yakıp yıktırıyorlar. Rüzgârlar, fırtınalar, yağmurlar ve taşkınlıklar veriyor, tufan ile yarattıklarını yok ediyorlar. Bu yaptıklarından dolayı onları cezalandıran da yok?!” diye düşünüyordu. O kadar çaresizdi ki, kimi suçlayacağını, kime çatacağını bilmiyordu. Dağlara tırmanırken, kayalarda elleri yaralanıyor, bu arada onları da iyi etmeye çalışıyordu.
Dağlardan aşağı derin vadilere inmek de çok zordu. Her an ayağı kayıp yuvarlanabilirdi.
Üstü başı perişan bir haldeydi. Saçı sakalına karışmaya başlamıştı. Yolda rastladığı hayvanlar bile ondan korkarak kaçıyordu.
Bir gün güneşin zor girdiği bir ormana daldı. Ağaçlar o kadar sıktı ki, yol açarak güçlükle yürüyordu. Birden karşısına koca yelesiyle bir aslan çıkmaz mı? İşte bunu hiç düşünmemişti. Bir an ne yapacağını bilemeden olduğu yerde kaldı. Acaba aslan üzerine atılacak mıydı veya diğer hayvanlar gibi ondan kaçacak ya da aldırış etmeden yoluna devam edecek miydi? Hemen, “Enkidu olsaydı, belki de ona arkadaşlık ederdi?” diye düşündü. Aslan da ne yapacağına karar vermek ister gibi bir an durarak Gilgameş'e baktı ve birden saldırdı ona. Gilgameş aslanın duruşundan bir saldırıya hazırlandığını hemen anlamış, kendisini toparlamış, karşılık vermek üzere o da hazırlanmıştı. Aslanın saldırmasıyla, Gilgameş'in canavarı öldüren o güçlü yumruğu aslanın alnına gelince, aslan sarsıldı ve yere düştü. Gilgameş onun bu durumundan yararlanarak ikinci, üçüncü yumruklarını indirince, aslan güçsüz olarak yere yiğidi; kalkamadı ve kendinden geçti. Gilgameş, onun artık kalkamayacak hale geldiğini görünce öldürmeye kıyamayarak yoluna devam etti.
Bir gün bir de baktı ki, sipsivri iki dağ karşısında. Ne kadar da birbirlerine benziyorlardı. Bu yüzden onlara ikiz dağ anlamına gelen Masu adını vermişlerdi. Gilgameş, durduğu yerden dağları incelemeye başladı ve “Bu dağların tepesine kadar mı çıkmam gerekecek veya daha aşağılarda geçit yolları bulacak mıyım” diye düşünüyordu. Yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Aşağısı da o kadar derin görünüyordu ki, bir hayli yol alıp, yukarıya çıktığı zaman karşısına büyük bir kapı çıktı. Kapının önünde akrebe benzeyen, başları göğe uzanmış, ayakları yerin dibine batmış gibi görünen iki adam duruyordu. Onlar, doğusundan batısına kadar güneşi izliyorlardı.
Gilgameş onları görünce birden ne yapacağını şaşırdı. Öyle korkmuştu ki, olduğu yerde çekilmiş gibi kaldı. Bir tarafa kımıldayamıyordu. Bir ara kendini topladı ve gayet saygılı olarak onların önünde eğildi. O sırada akrep adam karısına seslendi: “Hanım, bak bize biri geldi. Onun vücudunda Tanrı eti var” deyince, karısı içeriden “Biliyorum, onun üçte ikisi Tanrı, üçte biri insandır” dedi. Bunu duyan Gilgameş şaşırdı. Nasıl biliyorlardı bunları? O düşünürken, akrep adam ona, “Tanrılardan olan sen! Bu uzun yolculuğa çıktın! Niçin buralara kadar büyük güçlüklere katlanarak geldiğini öğrenmek istiyorum” dedi. Gilgameş, “Tanrıların arasında yaşayan Utanapiştim'i göreceğim ve ona ölümsüzlüğü nasıl bulacağımı soracağım” dedi. Akrep adam güldü: “Şimdiye kadar onu kimse bulamadı. Oraya ulaşman imkânsız.
Oraya giderken ne güneşin doğduğunu ne de battığını görebilirsin. Her taraf kapkaranlıktır” dedi.
Gilgameş, büyük bir üzüntü ve acı içinde olmasına rağmen, “Ne olursa olsun, oraya gitmek istiyorum. Lütfen bana kapıyı aç, geçeyim ve yolumu sürdüreyim” dedi.
Akrep adam, “Gilgameş sana Masu Dağı’nın kapısını açacağım ve bu daği geçmen için izin vereceğim” dedi ve kapıyı açtı. Gilgameş kapıdan geçince, büyük bir tehlikeden kurtulmuş gibi ferahladı. Fakat akrep adamın söylediği gibi, yol-iz olmayan bu yerde güneş de görünmüyordu. Her taraf kapkaranlıktı. Ne önünü, ne de arkasını görebiliyordu. Yorulunca olduğu yerde kıvrılıp yatıyor, kalkıp yine yürüyordu. Ne gece olduğu, ne gündüz olduğu belliydi. Geceler gündüzler birbirine karışmıştı. Nihayet bir gün uzaktan bir ışık göründü, ışığı görünce Gilgameş öyle sevindi ki, sanki bütün yorgunluğu gidivermişti.
Fakat acayip bir ışıktı. Ne olduğunu anlayamadı. Onu bir an önce görmek için adımlarını hızlandırdı. Işık pırıl pırıldı, yanıp sönüyordu adeta. Yanına yaklaşınca, şaşırıp kaldı. İnanılacak gibi değildi gördüğü. Sanki rengârenk değerli taşlardan oluşan bir bahçeydi karşısındaki. Taşlar, üzüm salkımları, meyveler asılmış gibiydi dallara. Onlardan gözlerini alamıyor, baktıkça büyük bir coşku doluyordu içine. Meğer burası Güneş Tanrısının bahçesiymiş. Onun karşısında bir süre durduktan sonra, “Haydi Gilgameş, mademki aydınlık başladı, yoluna devam et” diyerek yürümeye başladı.
Nihayet deniz göründü. İşte bu onun için büyük bir sürprizdi. Gözlerine inanamadı. Denize doğru adımlarını yöneltti. Deniz kenarında küçük bir yapı vardı. Ne olabilirdi o? Kapıya yanaştı. Kapı yarı açıktı. Kapıyı iterek çekingen adımlarla içeriye girdi. Bir tezgâh önünde Siduri adında bir kadın duruyordu. Burası bir içki eviydi. Kadın da onu işletiyordu. Kadın Gilgameş'i görünce birden taş kesildi. Çünkü onun saçı sakalı birbirine karışmış, elbiseleri paramparça, yüzü gözü pislik içinde, korkunç bir görünümü vardı. Kadın kendi kendine, “Bu bir katil kuşkusuz, beni öldürecek. Elinden nasıl kurtulup kaçabilirim?” diye düşünerek, kapıya doğru yöneldi. Gilgameş, durumu hemen anladı ve “Niçin kaçmaya çalışıyorsun, kapıları kırıp çarpacağımı, seni öldüreceğimi mi düşünüyorsun yoksa?” dedi ve sözünü sürdürdü: “Ben Gilgameş'im. Sedir ormanlarının canavarını, gök boğasını öldüren. Dağları aşan, ormanlar geçen, aslanları dize getiren Gilgameş! Duymadın mi adımı?”
Bu sözler üzerine biraz sakinleşmiş olarak, “Bütün bunları yapan sensen, neden yanakların göçmüş, yüzün asık, kalbin üzüntülü, neden uzun bir yolculuktan geliyormuş gibisin? Neden böyle kirli, paslı, başıboş dolaşıyorsun?” diye soruları sıraladı Siduri.
Gilgameş, “Bayan, benim en candan arkadaşım, küçük kardeşim, kırlarda yaban hayvanlarına arkadaş olan, benimle sedir ormanlarının ejderi Humbaba'yi öldüren ve benimle en zor serüvenlere atılan Enkidu'yu insanlığın kaderi elimden aldı. Yedi gün yedi gece onun üzerine kapandım. Burnundan kurtlar çıkmaya başlayınca beni üstünden zorla kaldırdılar. İşte o günden sonra ölümden korkmaya başladım. Kendimi kırlara attım. Günlerce haykırdım, ağladım, üzüldüm. O kadar sevdiğim bu küçük kardeşim şimdi toprak oldu. İşte bu yüzden kalbim üzüntülü, yüzüm asık. Uzun yollar aşıp geldiğimden üstüm başım perişan” diyerek başından geçenleri kısaca Siduri'ye anlattı.
“Anladım ki kardeşinin ölümü seni çok üzmüş. İyi, ama buralara kadar niçin, ne yapmak için geldin?”
Gilgameş, “Ben de onun gibi ölmek istemiyorum. Onun için ölümsüzlüğü bulmak üzere yola çıktım. Duyduğuma göre, ölümsüzlüğü kazanan Utanapiştim adlı biri varmış. Ondan ölümsüzlüğü nasıl elde ettiğini öğreneceğim” dedi.
Siduri bunun üzerine, “Ah Gilgameş! Ele geçirmene imkân olmayan ölümsüzlüğü bulmak için bu kadar sıkıntıya girmek ha! Yazık olmuş sana! Tanrılar daha insanları yarattığı zaman ölümü de onlara vermiş. Yalnız insanlara mı? Her varlığın bir oluşumu bir de yok oluşu var. Sen bilgin bir adamsın, bunları bilmen gerek. Ey Gilgameş! Bulamayacağın ölümsüzlüğü aramak için kaybettiğin zamana yazık olmuş. Sana verilen bu yaşamın tadını çıkarmaya bak! Gece gündüz keyiflen. Her gününü üzüntüyle değil, sevinçli geçirmeye çalış. Ye, iç, çal, söyle, dans et, yıkan, temizlen, güzel giysiler giy. Küçüklerin ellerinden tutarak, karını göğsüne bastırarak yaşamına yaşam kat. Bu işte insanlığın kaderi” dedi.
Gilgameş, “Sayın Siduri. Belki doğru söylüyorsun, ama ben bir kez yola çıktım. İstediğimi almaya çalışacağım. Alamazsam o zaman senin sözlerini hatırlayacağım. Şimdi senden Utanapiştim’i nasıl bulacağımı, ona nasıl ulaşacağımı söylemeni istiyorum. Bana onun yolunu göster! Bunun için ne olur bana yardım et! Geçmem gerekirse denizi bile geçeceğim” dedi.
Siduri, “Biliyor musun, şimdiye kadar oraya giden olmadı. Çok çok eski günlerde oraya gitmek için yola çıkanlar bile denizi geçememiş; hele ölüm suyunu geçmek çok zor, suları çok derin. Oradan yalnız ölüler götürülür. Bütün bunlara rağmen, yine de ölüm suyuna gitmek istiyor musun?” dedi.
Gilgameş, “Evet her ne olursa olsun, gideceğim. Ölsem de bu yolda ölmüş olurum. Duyduğuma göre, Utanapiştim’e giden Urşanabi adlı bir kayıkçı varmış. Onunla suları geçeceğim. Olmazsa geri döneceğim. Sen yalnız onun yerini bana göster!” dedi.
Kadın, kayıkçının bulunduğu yeri gösterdi Gilgameş'e. O da gidip, onu buldu. Adam, Gilgameş'i görünce meyhaneci Siduri gibi ona sorular sormaya başladı: “Neden yüzün solgun, yanakların çökmüş? Neden kalbin kederli? Ne kadar uzak yoldan geldin buraya?”
Gilgameş de ona, “Nasıl yüzüm solgun, yanaklarım çökük, kalbim üzüntülü olmasın?!” diye sevgili arkadaşının ölümünü, bu yüzden perişan olduğunu anlattıktan sonra, “Şimdi sana rica ediyorum Urşanabi. Beni ölümsüzlüğe kavuşan Utanapiştim'in bulunduğu yere götür, ne olur!” dedi.
Urşanabi ona, “Seni oraya götürürüm. Yalnız tekneyi yürütmek için kürekler gerek. Her biri 60 metre uzunluğunda, kürek yerine geçecek ağaçları kes! Onların saplarını asfalt ile kapla ve buraya getir!” dedi.
Gilgameş, hemen yakında bulunan ormana gidip istenilenleri yapıp getirdi. Bunun üzerine Urşanabi ile tekneye bindiler. Yelkenler açıldı. Rüzgârın etkisiyle tekne pupa yelken gidiyordu, 1 ay 15 gün sonra, Urşanabi, “İşte ölüm suyuna geldik” dedi. Burada durarak bir suyoluna girdiler. Her iki tarafında dimdik kayalardan oluşan bir dağ yükseliyordu. Urşanabi, “Şimdi ormandan kesip getirdiğin sırıkları kullanma zamanı geldi. Onları çok dikkatli kullanman gerek. Sakin elini suya değdirme!
Çok dikkatli ol!” dedi. Gilgameş, büyük bir dikkatle söylenenleri yapıyordu. Bir sırığı kullanıyor, o ıslanınca diğerini alıyordu. Tekne ilerledikçe, gökyüzü görünmez oldu. Ortalık gece gibi kararmıştı. Gilgameş, elindeki sırıklarla tekneyi zorla yürütüyordu. Öyle zordu ki bu iş. Gilgameş zorlandıkça, kayıkçı “Geri dönelim mi?” diye soruyordu. Fakat Gilgameş'in asla dönmeye niyeti yoktu. Sıra, hazırladığı son sırığa geldiğinde uzaktan biri göründü. Kayıkçı, “Gördüğün kişi, Utanapiştim işte” dedi. Utanapiştim de gelen tekneye bakıyor, “İçindekinden biri benim adamım da, öbürü kim olabilir?” diye düşünüyordu.
Karaya yanaşıp yere indiklerinde hemen Utanapiştim Gilgameş'e, “Sen kimsin? Neden yüzün solgun? Üzgün görünüyorsun! Neden yüzün gözün yara, üstün başın yittik pırtık, nedir bu halin? Niçin geldin buraya? Çoktan beri yollarda mıydın” diye soruları sıraladı.
Gilgameş de daha öncekilere söylediği gibi önce kendini tanıttı. Sonra arkadaşı Enkidu'nun ölümünü, bundan dolayı çektiği üzüntüleri ve oraya gelinceye kadar doğru dürüst uyku uyumadığını, avlanarak karnını doyurduğunu, meyhaneci kadın Siduri'ye rastlayışını bir bir anlatti. Fakat henüz niçin geldiğini söylememişti.
Utanapiştim, “Bütün bu sıkıntıları ve yorgunlukları çekip buraya neden geldiğini henüz söylemedin. Onu bildir bakalım!” dedi.
Gilgameş, “Arkadaşımın ölümü beni çok yıktı. Ben de onun gibi ölmek istemiyorum. Onun için sana geldim. Çünkü sen ölümsüzlüğü almışsın. Onu nasıl aldığını öğrenmek, ben de öyle yapmak için geldim!” dedi.
Utanapiştim, Gilgameş'in yüzüne, “Yazık sana!” der gibi acıyarak, diğer taraftan olmayacak bu isteği için alaylı olarak baktı ve arkasından bunun olamayacağını kanıtlayan birçok soruyu sıraladı: “Gilgameş, şimdiye kadar yapılıp da hiç yıkılmamış veya yıkılmayacak bir ev gördün mü? Mühürlenen bir belge sonsuza dek kalır mı? Kardeşlerin bölüştükleri miras sonsuza dek onların olur mu? Ülkede düşmanlık sonsuz mudur? Bir nehir sürekli taşar mı? Güneşin yüzünü her zaman görüyor musun? Eski günlerden devamlı ne kalmış ki? Uyku ile ölüm birbirlerine benzemiyor mu. Her ikisi de ölüm gibi görünmüyor mu? Bütün varlıkları yaratanlar, yaşamı ve ölümü birlikte vermişler. Her nesnenin bir varoluşu, bir yok oluşu var. İnsanın da öyle. Elden ne gelir?”
Gilgameş, “Ama Utanapiştim, sana bakıyorum, benden bir ayrıcalığın yok. Yüzün, gözün, elin, kolun ve ayağınla tıpkı bana benziyorsun. Ben seni savaşlarla uğrasan bir kişi sanmıştım. Görüyorum ki, burada bomboş duruyorsun. Lütfen söyle, bu Tanrılar topluluğu arasına nasıl girip, ölümsüzlüğü alabildin?” dedi.
Tufan
Utanapiştim, “Gilgameş, bu büyük bir sır. Fakat sen mademki bu kadar sıkıntılar çekerek buraya geldin, o sırrı sana açıklayacağım, beni iyi dinle!”
Gilgameş bu söz üzerine, bu sırrı öğrenip ölümsüzlüğe kavuşacağım diye büyük bir umuda kapıldı.
“Fırat kenarındaki Şuruppak adlı şehri biliyorsun kuşkusuz” diye söze başlayan Utanapiştim açıklamasını sürdürdü:
“Bu şehir çok çok eski bir şehirdi. Vaktiyle Tanrılar onun içinde toplanırlardı. Bir gün Tanrıların babası olan Gök Tanrısı Anu, savaştan hoşlanan danışmanları Enlil, onların temsilcisi Ninurta, vezirleri Ennugi toplanmışlar. Bilgelik Tanrısı Ea da bir köşede oturuyormuş. Bu dördü “Haydi bakalım, bir Tufan yapalım ve yarattıklarımızı, özellikle insanları yok edelim” demişler ve buna karar vermişler. Bu, köşede duran Bilgelik Tanrısı'nın hiç hoşuna gitmemiş. Fakat çoğunluk diğerlerinde olduğu için, sesini çıkaramamış. Ben o sırada kulübemin içinde Tanrılarımıza dua ederek oturuyordum. Birden bir ses duyar gibi oldum. Kulak verdim, fısıltı halinde “Konuş kulübe, konuş kulübe, duvar duvar dinle beni, Şuruppak'in adamı Ubartutu'nun oğlu duyuyor musun beni?” diyordu. Hemen duvara yanaştım. Büyük bir heyecanla, “Evet duyuyorum” diye yanıt verdim. O sözünü sürdürmeye başladı. “Ben Bilgelik Tanrınız Ea'yim, sana bir haber vereceğim” dedi. Bu bana ne büyük şerefti. Yüce Tanrı Ea benimle konuşuyordu. Olacak şey değildi bu, ama olmuştu. Hemen, “Dinliyorum sizi yüce Tanrım” dedim. “Tanrılar toplantısında arkadaşlar her nedense bütün yarattıklarımızı yok etmeye kalktılar. Ben engel olmak istedim, başaramadım. Bunun üzerine seni dua ederken görünce, bunu sana bildirip senin yolunla hiç olmazsa bir kısım varlığın kurtulmasını istedim. Simdi söyleyeceklerimi iyi dinle ve aklında tut! Hemen şimdi malini mülkünü topla, sat ve onunla bir gemi yap. Geminin eni boyu eşit olsun, içine su girmeyecek şekilde onu kapla” dedi. Çok korkmuştum, “Sayın efendim, yüce Tanrımız. Söylediklerinizi, emirlerinizi anladım. Bundan çok onurlandım. Hemen yerine getirmeye çalışacağım. Fakat benim şimdi bir endişem oldu. Gemiyi yaparken, yaşlılarımıza, şehrimizin halkına ne söyleyeceğim? Onlara, “Tanrılarımız bir tufan yapacak. Ben ondan canımı kurtarmak için bunu yapıyorum” dersem, muhakkak beni öldürürler” dedim. Tanrımız Ea’da Tanrımız Enlil'in bana çok kızdığını, benden nefret ettiğini öğrendim. Bu yüzden bu şehirden uzaklara, yüce Tanrımız Ea'nin yanına, onun oturduğu Apsu'ya gideceğim” dersin dedi. Ben buna çok şaşırdım. O, bana yalan söylemeyi öneriyordu. Fakat ne yapayım, Tanrı emri. Herhalde onun da bir bildiği vardır!” dedim ve ertesi sabah gün ağarır ağarmaz, etrafıma birçok insan topladım. Onlara Tanrı’nın sözünü aktardım. Hemen işe başladım.
Önce geminin planını yaptım. O tam altı katlı olacaktı.” Gilgameş: “Öyle bir gemiyi yapmak kolay olmamıştır herhalde. Onu ne kadar zamanda yapabildiniz?”
Utanapiştim: “Tahmin edemeyeceğin kadar kısa zamanda. O kadar çok yardımcı toplanmıştı ki etrafımda. İşbaşı yaptığımda görmeliydin insanların karıncalar gibi nasıl düzenli çalıştıklarını! Bir taraftan gemi için gerekli malzemeler yığılıyor, bir taraftan odunlar kesilip biçiliyor, hazırlanan keresteler bir araya getiriliyordu. Çocuklar bile vardı çalışanların arasında. Doğrusu onların bu çalışmalarına karşılık, hepsinin Tufanla öleceğini düşünüyor, üzülüyor, hem kendime hem Tanrılara kızıyordum. Neydi yarattıklarını yok etmekteki amaçları. Çalışanlara her gün boğalar, koyunlar kestirttim. Kıpkırmızı şarapları, biraları nehir suyu gibi bol bol içirttim zavallılara. Yeni yıl şölenlerine benzer şenliklerle işler yapılıyordu. Herkes başlarına gelecekleri bilmeden büyük bir gayret ve zevkle çalışıyordu. Geminin omurgası beş günde bitiverdi.” Gilgameş: “Ne kadar çabuk. Herhalde gemi küçüktü.” Utanapiştim: “Ne diyorsun sen! Tam bir iku idi içinin genişliği.” Gilgameş: “Desene bir tarla kadar. Kenarlarının yüksekliği 20'ser kamış?- yanlarının uzunluğu da 20'ser kanişti” dedi. (1- Iku: 3 600 metrekare. 2- Bir kamis: Üç metre kadar.)
Utanapiştim sözünü sürdürdü: “Alt ve üst güverteleri eşit büyüklükteydi. Hepsini yedişer bölmeye ayırdım. Ambar kısmı da dokuz bölme oldu.
Geminin dış kısmını su geçmesin diye yağladım, ziftledim, kazanına bol miktarda zift doldurttum. Kürek yerine geçecek sırıkları bir tarafa yığdırttım. Gemi suya indirilmeye hazır olunca, şerefe içkiler içildi, çalgılar çalındı, şarkılar söylendi, danslar yapıldı, büyük bir şenlik vardı. Ustalar böyle bir eseri meydana getirdik diye gururla gemiye bakıyor, zevkten kahkahalar atıyorlardı. Zavallılar, başlarına geleceklerden haberleri olmadan büyük bir şenlik içindeydiler.
Onların bu halini gördükçe içim sızlıyor, canımı kurtarmaya çalışacağıma, ne olacaksa onlarla beraber olsun bana da diyordum. Fakat bu, yüce Tanrımız Ea'nın emriydi, nasıl dönebilirdim!”
Gilgameş: “Merak ediyorum, bu kadar büyük gemi kaç günde bitti ve nasıl suya indirildi.” Utanapiştim: “İnanır mısın, tam yedi günde!”
Gilgameş bunu duyunca büyük bir şaşkınlığa uğradı. Kısacık zamanda nasıl yapılabilmişti bu koca gemi.
Gilgameş'in bu şaşkınlığı Utanapiştim’e büyük bir keyif vermişti. Sözünü sürdürerek, “Doğrusu gemiyi suya indirmek hiç de kolay olmadı. Bereket onu yan yatmış sırıklar üzerinde yapmıştık. Onların yardımı oldu. Arka arkaya koyduğumuz sırıklar üzerinden kaydırmak için bütün çalışanlar gemiyi önden arkadan ittiler. Geminin üçte ikisi suya girince elime geçenleri, altınları, gümüşleri, kırların hayvanlarından bir kısmını, sanatçıları bindirdim. Bütün hısım akrabalarımı doldurdum içine.
Güneş Tanrımız Şamaş bana “rüzgâr ve yağmur başlayınca gemiye gir, kapısını kapat” dedi. Onun söylediği gibi gece birdenbire hava değişti. Fırtınayla birlikte yağmur başladı. Hemen gemiye girip kapısını kapadım.”
Gilgameş buraya kadar büyük bir dikkatle Utanapiştim'in sözünü kesmeden dinledi. Sözün burasında birden. “Gemiyi kim yönetecekti, onu da siz mi yürüteceksiniz” diye sordu.
“Hayır” dedi Utanapiştim ve sözüne devam etti:
“Bu işi çok iyi bilen, tam bir gemici olan Puzuramiirri de içerideydi. O, hemen geminin dümenine geçti. Artık hepimizin sorumluluğu onun elindeydi. Sabah ortalık ağarmaya başladığında, ufukta simsiyah bulutlar yükseliyor, hızla bize doğru geliyordu. Uzaktan görülen şimşeklerin ışığı birdenbire yakınımıza yetişip, ortalığı gündüz gibi aydınlatırken, kulakları patlatacak gök gürültüleri onları izliyordu. Fırtına Tanrısı Adad, Savaş Tanrısı Ninurta olanca güçlerini göstermeye çalışıyorlardı.
“Yeraltı Yargıçları Tanrı Anunnaki'ler durmadan meşalelerini yakıyorlardı. Bütün Tanrılar yarattıklarından intikam alır gibiydiler. Bu kıyamet arasında bir de göz gözü görmeyecek kadar karanlık başladı. Kimse kimseyi göremiyor, ortalık çığlık sesleriyle yankılanıyordu. İnsanlar sanki savaşta gibiydiler. Ülke bir çanak gibi kırıtıp dökülüyordu.”
Utanapiştim sözünün burasında durdu. Gözlerini kapadı. Yüzündeki ifade o günlerdeki korkuyu sanki yeniden yaşıyormuş gibiydi. Gözlerinden ince ince yaşların döküldüğünü gören Gilgameş, onun konuşmaya başlamasını sessizce bekledi. Kendisi de bu anlatılardan öyle etkilenmişti ki, ölümsüzlüğü istediğini bile unutmuştu.
“Yeryüzü o kadar karanlıktı ki, Tanrılar da onu göremez olmuştu” diye Utanapiştim yeniden söze başladı. “Tanrılar bile yaptıkları bu tufandan korktular. Acıdan köpekler gibi kıvrıldılar, sonra da göğe Gök Tanrısı Anu'nun yanına kaçtılar. Tanrıça İştar'ı görmeliydin! Doğum sancısı çeken kadınlar gibi inleyip duruyordu, insanlar ve eski çağlar birden çamura döndü. Tanrıların güzel sesli hanımı Tanrıça İştar büyük bir pişmanlıkla 'Nasıl bu kötü işin olmasına göz yumdum. İnsanlarımın yok olmasına nasıl razı oldum. Zavallı insanlarım balık yumurtaları gibi suları nasıl doldurdular!' diye ağlıyordu. Anunnaki'ler de onunla birlikte ağlıyordu. Tanrıların dilleri tutulmuş, kilitlenmiş gibiydi.
“Altı gün yedi gece fırtına gürledi, yağmur bardaktan boşanırcasına yağdı. Tufan sulan ülkeyi tümüyle kapladı. Yedinci gün, çılgın bir ordu gibi saldıran tufan yavaşladı; deniz sakinleşti, fırtına azaldı, taşkınlık durdu.
“Geminin penceresini açtım. Yüzüme ışık geldi. Denize baktım, durgundu. Bütün insanlar, hayvanlar çamur olmuştu.
“Yere çöktüm, ağlamaya başladım. Gözlerimden yaşlar sel gibi akıyordu. Biz kurtulmuştuk, ama diğer insanlara yazık değil miydi? Bütün çalışmalar ve zorluklarla meydana getirdikleri şehirler yerle bir olmuştu. Nasıl kıymıştı bütün bunları yok etmeye Tanrılar, aklım bir türlü almıyordu.”
Gilgameş de ona hak veriyor Tanrıların bu kadar acımasız olduklarını aklı almıyor, şaşıyordu. Utanapiştim sözünü sürdürdü:
“Denizin her yönüne 'bir kara parçası bulabilir miyim?' diye baktım. Bir şey görünmüyordu. Belki kara parçasını bulur diye bir güvercin uçurdum. Fakat geri geldi. Çünkü konacak yer bulamamıştı. İkinci kez bir kırlangıç salıverdim, o da konacak yer bulamadan geri geldi.
Üçüncü kez gönderdiğim karga konacak yer ve yiyecek bulduğu için geri dönmedi. Tam o arada uzakta denizden yükselen bir kara parçası gözüme ilişti. Gemiciye gemiyi oraya doğru sürmesini söyledim. Biraz sonra gemi karaya oturuverdi. Nizir Dağı imiş onun adi. Karaya çıktım. Dağın tepesinde dört rüzgâra içki kurbanları yaptım. Yedişer kap içinde çeşitli kokularda tütsüler yaktım. Tanrılar bu güzel kokulan duyunca, inanır mısın sinekler gibi kurbanların üstüne çullandılar.”
Gilgameş bu laflara gülsün mü, ağlasın mı, bilmiyordu.
Utanapiştim, “Tanrıça İştar da onlarla beraberdi ve bugünü, Tanrıların kurbanlara üşüştükleri bugünü bir daha asla unutamayacağım diyordu. Fakat içlerinden yalnız Enlil gelmedi” dedi. Gilgameş sabırsızlıkla “Neden gelmedi acaba?” diye araya giriverdi.
Utanapiştim, “Çünkü o imiş Tufanı ortaya atan ve gerçekleştiren” diye anlatımına devam etti: “Tanrı İştar da onun gelmediğinin nedenini 'yaptığından utandığı için!' diye yorumluyordu. Birdenbire Tanrı Enlil ortada görünüverdi. Gemiyi ve gemiden çıkanları görünce müthiş kızdı.
'Kim bunları kurtardı, kim haber verdi, bütün ölümlüler tufanla yok olacaktı' diye orada olanlardan yanıt bekliyordu. Oğlu Savaş Tanrısı Ninurta, babasına dönerek, 'Kim olacak, böyle bir işi Tanrı Ea'dan başka kim yapabilir!' dedi. O an Tanrı Ea büyük bir hışımla ortaya atılarak, 'Ey silahşor Enlil! Hiç düşünmeden, yüreğin acımadan nasıl böyle bir tufan yaparsın! Günahlı olan günahını çeksin. Başkaldıranların cezası verilsin. Böyle bir tufan yapıp her şeyi yok edeceğin yerde, insanların arasına bir kurt sokup, onları azalttırsaydın! Bir tufan yapacağın yerde, bir kitlik olup ülke harap olmasaydı! Tufan yerine Salgın Hastalık Tanrısı Inra'yi çıkartıp insanları öldürtseydin daha iyi olacaktı. Üstelik Tanrıların sırrını doğrudan doğruya söylemedim. Yalnız akıllı Utanapiştim’e bir rüya gördürdüm. Şimdi git Utanapiştim ile konuş' dedi. Bunun üzerine Enlil gemiye geldi. Karımın ve benim elimden tuttu. İkimizi de dışarı çıkardı. Aramıza girerek alınlarımıza elini koydu ve bizi kutsadı: 'Utanapiştim şimdiye kadar bir insandı. Fakat simdi o ve karısı biz Tanrılar gibi olup, aramızda yaşayacaklar. Çok uzaklarda nehrin ağzında oturacaklar' dedi. Böylece beni ve karımı getirip, bu nehrin ağzına yerleştirdiler.”
Gilgameş bütün öyküyü dinlemiş, bundan kendi istediği doğrultuda bir yorum çıkaramamıştı. Onun düşünceli haline bakan Utanapiştim, “İşte böyle oldu Gilgameş, benim ölümsüzlüğü kazanmam. Ama senin için Tanrılar bir daha toplanır mı? Niçin toplansınlar?! Bana bu yaşamı kendi suçlarını örtmek için verdiler. Sana neye karşı verecekler ölümsüzlüğü? Bunun olamayacağını sen de anladın herhalde! Gel şimdi sana bir sınav yapalım. Tufan süresince biz altı gün yedi gece uykusuz kaldık. Bakalım sen de kalabilecek misin?” dedi.
Gilgameş o kadar yorgundu ki, “uyku” kelimesini duyar duymaz, daha Utanapiştim sözünü bitiremeden dizi üstünde uyumaya başlayıverdi.
Utanapiştim karsına, “Onu uyandırmaya çalış bakalım, uyanacak mı? Uyanırsa geldiği kapıları geçerek yerine döner” dedi. Kadın onu uyandırmaya ne kadar çalıştıysa da ölü gibi uyumuştu Gilgameş. Onun üzerine Utanapiştim karsına, “O uyanınca 'uyamadım' diyebilir. Onun için her gün bir ekmek pişirip yanına koy. Böylece kaç gün uyuduğunu ona kanıtlarız” dedi. Kadın her gün bir ekmek pişirip yanına koyuyordu. Her gün konulan ekmek tazeliğini zamana göre çeşitli şekilde kaybediyordu. Kadın yedinci gün fırından henüz çıkardığı ekmeği Gilgameş'in yanına koyarak ona elini değdiriverdi. Gilgameş uykusunu almış olarak, birden sıçradı yerinden ve “Ben uyumadım değil mi?” diye şaşkın şaşkın etrafına bakarak sordu. Utanapiştim ve karısı onu gülerek izliyorlardı. “Sana uyuduğunu kanıtlamak için her gün bir taze ekmek koyduk yanına. Ekmeklere bak kimi kurudu, kimi küflendi. Son ekmeğe elini koy. Bugün pişti, henüz soğumadı bile. Tam altı gün yedi gece uyudun. Sınavı kaybettin demektir.”
Gilgameş büyük bir üzüntüyle bir ekmeklere, bir de onlara bakıp, “Ben ne yapacağım şimdi. Bomboş geri mi döneceğim? Ne diyeceğim halkıma? Bütün kahramanlıklarım suya mı düşecek? Ölümden kurtulamayacağım. O hep etrafımda dolaşıyor olacak. Her an ölüm korkusuyla mı yasayacağım?” dedi.
Utanapiştim Gilgameş'e, “Dünyada sen yalnız değilsin ki! Herkes senin gibi ölüme mahkûm. Ondan korkup günlerini üzüntüyle mi geçireceksin?” dedi.
Gilgameş'in bunları dinlerken gözlerinden yaşlar akıyordu. Utanapiştim sözüne devamla, “Burada bütün korkularını, üzüntülerini at! Uruk'a gidince günlerini keyfince geçirmeye bak! Halkına yararlı işler yapmaya çalış. Yaptığın her yararlı iş seni mutlu edecektir. Hatırla! Canavarı, gök boğasını öldürdüğünde halkın sevinci seni ne kadar mutlu etmişti” dedi.
O günler birden Gilgameş'in gözlerinin önüne geldi. O ne sevinç, ne coşku idi!
Kucaklayanları, şarkılar, şiirlerle onları göklere çıkaranları hatırladı. Bir an unutuverdi ölümü. Öyle dalmıştı ki o günlerin coşkusuna, Utanapiştim'in, “Şimdi artık kendine gel. Git, yıkan! Saçını sakalını temizle. Yeni elbiseler giy” sözleriyle kendine geldi. O sözünü sürdürüyordu: “Urşanabi sana yıkanacağın yeri göstersin, giyeceklerini versin. Temiz, pak kral olarak seni yerine götürsün” dedi ve Urşanabi'ye bunlar için emir verdi.
Urşanabi onu yıkanma yerine götürdü. Bol sular onu biraz daha kendine getirdi. Sudan bir türlü çıkmak istemiyordu ve devamlı kendini bu duruma alıştırmaya, ölümü düşünmemeye çalışıyordu. Sudan çıktığında saçları temizlikten parlıyordu. Yollarda yırtık pırtık olan giysilerini fırlatıp denize attı. Onlar dalgalara kapılıp giderken, ölümsüzlük umudu da onlarla yok oluyordu aklından. Urşanabi'nin verdiği yeni elbiseleri giydi. Saçlarını arkaya doğru atarak, alnından başına bir bağ bağladı. Tam eski yakışıklı halini almıştı. Birdenbire düşük omuzları diklendi. Üzerine büyük bir canlılık geldi. Onun bu halini gören Utanapiştim, “Artık krala benzedin. Rahatlıkla Uruk'a dönebilirsin. Urşanabi seni kestirme yollardan götürsün” dedi.
Urşanabi tekneye binmiş, onu bekliyordu. Utanapiştim, karısı ve Gilgameş kıyıya geldiler. Gilgameş tekneye binerken bu kadar büyük yorgunluklar, korkular çekerek geldiği bu yoldan ellerinin bomboş döndüğü yine aklına geldi. Büyük bir hüzne kapıldı. Bu hüzün yüzüne de vurmuş, gözleri donuklaşmıştı. Kendinde değilmiş gibi olmuştu. Onun bu halini gören Utanapiştim'in karısı Muni de birden üzüldü ve kocasına, “Bak şu Gilgameş'in haline. Sözde kendine gelir gibi olmuştu da sevinmiştim. Yine eski haline döndü. Onun bu kadar büyük hayal kırıklığıyla gitmesine gönlüm bir türlü razı değil. Ona şu gençlik otunu söyle de onu bularak belki biraz teselli olur” dedi.


Tam bu sırada tekne kıyıdan biraz uzaklaşmıştı. Utanapiştim, onlara sahile yanaşmaları için işaret verdi. Gilgameş, birden “Acaba ölmemek için başka bir yol mu gösterecek?” diye büyük bir umuda kapıldı. Hemen karaya yanaştılar. Gilgameş, tekneden atlayarak bir iki adımda kendini Utanapiştim'in yanında buldu. Utanapiştim büyük bir merakla yüzüne bakan Gilgameş'e, “Gilgameş, çok yoruldun, çok üzüldün, büyük bir hayal kırıklığına uğradın, gönlüm seni boş elle göndermeye razı olmuyor. Sana Tanrıların bir sırrını daha açıklayacağım” deyince, Gilgameş'in kalbi olanca hızıyla atmaya başladı. “İşte şimdi ölümsüzlüğün gizemini bildirecek!” diye büyük bir umuda kapıldı. Utanapiştim sözünü sürdürerek, “Dikenli bir ot varmış. Gülün dikeni gibi koparırken ellere batıyor, kan içinde bırakıyormuş. Yalnız bu bitkiyi yiyen yeniden gençleşiyor, eski gücünü kazanıyormuş. Fakat bu diken gideceğiniz yol üzerinde olan derin bir suyun dibinde bulunuyor. Eğer onu çıkarabilirsen, yeniden gençleşeceksin” dedi.
Gilgameş, ölümsüzlük yerine gençliği duyunca biraz bozulmakla beraber, yine çok sevindi. Yeniden genç olacak, hiç olmazsa ömrü uzayacaktı. Bu da çok iyiydi. Bir an önce onu bulabilmek için hemen tekneye atladı ve Ursanabi'ye, “Vakit kaybetmeden gidelim” dedi. Çok uzun bir yolculuktan sonra, dikenin olduğu yere geldiler. Gilgameş ayağına bir taş bağladı ve suya daldı. Dikenin yerini buldu. Dikeni koparmak hiç kolay değildi. Nereden tutsa dikenler ellerine batıyordu. Canının son derece acımasına rağmen, dikeni kökünden kopardı ve ayağından taşı alarak su yüzüne çıktı. Suyun kenarına geldiğinde sevinçten sanki uçuyordu. Gençliğe kavuşacak, eski gücünü bulacak, artık çabuk ölmeyecekti. Fakat birdenbire yüzündeki sevinç sönüverdi. “Evet” diyordu kendi kendine, “ben gençleşeceğim, ama etrafımda olanlar, arkadaşlarım yaşlı kalacak. O zaman ben gençleşmişim ne önemi var! Bu otu beraberimde olanlarla paylaşırsam, onlar da benimle birlikte gençleşir. Böylece hep beraber yaşarız” diyerek, otu sarıp sarmalayıp koltuğunun altına aldı. Bir süre gittikten sonra, hava çok sıcak olmuştu. Gilgameş, serinlemek istedi. Elindeki diken çıkınını kıyıya bıraktı. Soğuk ve berrak suya kendini attı. Ne kadar iyi etmişti suya girmekle. Büyük bir keyif aldı, serinledi.
Nasıl olduysa birden suyun kenarından bir yılan süzülerek geldi ve gelmesiyle otu ağzına alması bir oldu. Gilgameş, bunu görünce ne yapacağını şaşırdı. Bağırıyor, ağlıyor, çiğlikler atıyordu. Fakat olan olmuş, yılan otu yemiş, kabuğunu değiştirerek, pırıl pırıl parlayan bir genç yılan oluvermişti.
Bunun için mi bunca sıkıntılar çekmiş, yollar yürümüş, ölüm kalım uğraşıları vermişti. Yazık değil miydi ona? Kıyıya oturmuş, bir taraftan ağlıyor, bir taraftan söyleniyordu. Gözlerinden sel gibi yaşlar akarken, “Söyle Urşanabi” diyordu, “ben yılanın gençleşmesi için mi sıkıntıya katlandım? Ellerim onun için mi dikenlerden kana bulandı? Kanımı onun için mi akıttım? Görüyorsun, bu kadar sıkıntıya karşı ben ne kazanabildim? Neşe, sevinç yerine yalnız üzüntü ve gözyaşı değil mi? Ancak şunu öğrenebildim: Tanrıların koyduğu kurallar değişmiyormuş. Niçin böyle kurallar koymuşlar, onu da aklım almıyor.” Gilgameş düşünmüyor, söyleniyor, ağlıyordu.
Ursanabi, “Gilgameş ağlamak, sızlanmak, söylenmekle bir şey elde edilmiyor. Onun için gel seni Uruk'a götüreyim. Bundan sonra elinde olan yaşam günlerinin tadını çıkarmaya çalış” dedi.
Tekrar yola çıktılar. Oldukça uzun bir yolculuktan sonra Gilgameş tekneden indi. İnerken Urşanabi'ye, “Eğer yolun düşüp Uruk'a gelirsen, yaptırdığını şehir duvarının üzerine çık ve iyice ona bak! Duvar pişmiş tuğladan yapılmıştır. Gör onu! Sakin duvarın temelini yedi bilgenin attığını düşünme. Onu ben yaptırdım, ben!” dedi ve “Uruk'u gez, gör. Tapınaklarına gir. Ziggurat'ina çık! Bak ne güzel şehirdir benim şehrim Uruk'um” dedi. Bunları söylerken hepsi gözlerinin önünden geçti. Birden düşmüş omuzları dikleşti, kendine bir güven ve canlılık geldi. Adımlarını sıklaştırdı. Bir an önce sevgili şehri Uruk'una kavuşmak istiyordu artık.

GILGAMEŞ DESTANININ BULUNUŞU

Yıl 1872. Londra Kraliyet Akademisi’nde, Messer Shmit adında bir İngiliz, verdiği konferansta, Mezopotamya’dan gelen çivi-yazılı tabletler arasında, Tufan hikâyesinin yazılı olduğu bir tabletin bulunduğunu söylüyordu. Bu haber, dinleyicileri büyük bir heyecana düşürdü. Çünkü ancak Tevrat’ta Tanrı tarafından yazdırılmış olduğuna inanılan bu olay, nasıl olur da bir tablette bulunabilirdi? Konuşmacı, tablette Tufanla ilgili okunabilen kısımları anlattıktan sonra, bu Tufan hikâyesinin Gilgameş adındaki bir kahramana ait olan destanin son bölümü olduğunu açıkladı. Destan 11 tablet üzerine yazılmıştı. Bir de 12. tablet vardı. O da Gilgameş’e ait, fakat iki dilde yazılmış başka bir öyküyü kapsıyordu.
Bu tabletler, Mezopotamya’nın kuzeyinde, eski adi Ninive, yeni adı Koyuncuk olan yerdeki kazıdan çıkarılmış Asurbanipal’in kitaplığı arasında bulunmuştu. MÖ 700 yıllarında yaşamış olan Asur Kralı Asurbanipal’in kitaplığına ait tabletler doğrudan Londra’ya getirilmiş, uzun çalışmalardan sonra yazılar ve diller çözülmüştü. Destanda iki problem vardı. Bunlardan biri, bulunan tabletler binlerce yıl toprak altında kaldıklarından kırılmış, bazı kısımları yok olmuş, bazı yerleri de okunamaz hale gelmişti. Bunları tamamlayabilmek için yeni kazılar gerekti.
Diğer problem de, destanın Akad’ca yazılmış olmasıydı. Fakat destanda geçen şahıs ve Tanrı adları Akad diline ait değildi. Buna göre destan başka bir dilden alınmış veya uyarlanmıştı.
Tufan efsanesinin verdiği heyecanla yeni kazıların yapılması sağlandı. Mezopotamya’nın çeşitli yerlerinde yapılan bu kazılarda destana ait birçok parça bulundu. Bunlara göre destan 1000 yıl boyunca en az üç ayrı şekilde yazılmıştı.
Asurbanipal kitaplığı arasında bulunan tabletlerdeki destan son olarak MÖ 1250 yıllarında Sin-lekke-unninni adında Uruk şehrinden bir bilge rahip tarafından yazılmış ve standart hale getirilmişti. Bunun 8-12 kopyası yapılarak çeşitli şehirlerin kitaplıklarına gönderilmiş. Asurbanipal kitaplığına ait olanların başında “Her şeyi bilenin tableti, Gilgameş Serisi, Dünya Kralı Asurbanipal’in kitaplığı” seklinde yazılmaktadır.
Kazılarda bulunan tabletlere göre Akad’ca olarak yazılan ilk destan Eski Babil çağı denilen MÖ 1800’lerde, ikinci olarak 1600'lerde yazılmış. Bu son yazılanın, Boğazköy’deki Hitit arşivinde Hititçe ve Hurriceye çevrilmiş parçalan ile Suriye’de Uga-rit’te, Filistin’de Megiddu’da bulunan tabletler, destanin Mezopotamya dışına kadar yayıldığını gösteriyor. Bütün bu bulunan tablet parçalarından destan tamamlanmaya çalışıldı ve hâlâ çalışılmakta. Bütün bu çalışmalara karşın 2900 satir olduğu tahmin edilen destanın ancak yüzde 60'i tamamlanabilmiştir. Tamamlanamayan kısımlarına rağmen destan hakkında genel bir fikir edinilebiliyor. Gilgameş destanının başka bir dilden gelmiş olabileceği problemi de, 1889-1890 yıllarında Güney Mezopotamya’da, eski adi Nippur, yeni adi Niffer olan yerdeki kazılarda çözüldü. Burada Gilgameş'e ait bulunan tabletler, Akadcadan tamamıyla ayrı bir dil olan Sümerce olarak yazılmıştı. Fakat bunlar ayrı ayrı öyküleri kapsıyordu. Daha sonra gelen Babil’liler bu öyküleri birleştirerek bir bütün destan haline getirmişlerdir.
GİLGAMEŞ KİMDİ?
Destana göre Uruk şehrinin kralı olan Gilgameş, son derece akıllı, bilgili, gezmiş tozmuş, görmüş geçirmiş, şan şeref düşkünü, acımasız biri. Babası kendinden önce kral olan, sonra Tanrılaştırılan Lugalbanda, annesi Tanrıça Ninsun’dur. Bu yüzden onun üçte biri insan, üçte ikisi Tanrıymış.
Gilgameş zamanında yazılmış bir belge bulunmadığı için yasayıp yaşamadığı hakkında kuşkular var. Fakat Tufan'dan önce başlayarak, Tufan'dan sonra MÖ 1800 yıllarına kadar saltanat süren kralların yarı tarihsel sayılan listesine göre Gilgameş, Güney Mezopotamya’da bulunan Uruk şehir beyliğinin kralı. Bu şehir Tufan’dan sonra yeniden var olan beş şehirden biri. Buraya Tanrılar ilk olarak Güneş Tanrısı’nın oğlu sayılan birini kral yapıyor. Bu kral ile bir kral sülalesi başlıyor. Gilgameş bu sülalenin beşinci kralı olarak gösteriliyor listede.
Daha geç zamanda yazılan belgelerde, onun Kuzey Mezopotamya’da bulunan KIS şehrinin kralı Agga (kral listesine göre Gilgameş’in çağdaşı) ile güç yarışı yaptığı ve Nippur’daki Tanrıça Ninlil Tapınağı’ndaki Tummal’i yapan ve onaran krallar arasında adının geçtiği görülüyor. Ayrıca tuğlalar ve vazolarda da adı yazılmış. Bunlara göre o bir hayal ürünü kimse olmamalı.
Onun en geç MÖ 2700 yıllarında yaşadığı tahmin ediliyor. O, kral listesine göre 126 yıl yaşamış. Bu kral listesinde Tufan’dan önce yaşayan sekiz kralın ömürleri binlerce yıl gösteriliyor. Bunu Tevrat’la da aynen görüyoruz. Tufan’dan sonra kral olanların yasam süresi yavaş yavaş kısalmaya başlamış. Gilgameş’ten sonra gelen oğlu Urlugal’in ömrü 30 yılmış.
Gilgameş destani kendinden sonra gelen Yunan, Hint ve Kuzey Avrupa destanlarına örnek olmuş. Destan serüvenlerle dolu. Fakat bu serüvenlerde Gilgameş yalnız değil. Ona, bir yaban adamıyken bir tapınak fahişesi tarafından uygarlaştıran Enkidu daima arkadaşlık ediyor. Öyle bir arkadaşlık ki, birbirleri için canlarını verebilecekler. Ayrıca destanda korkunç yaratıklar, Tanrılar, insanlar iç içe; fakat yine de asil konu insan. Bunda, şan ve şerefe düşkünlük, yalnızlık, arkadaşlık, sevgi, nefret, intikam, üzüntü, acı çekme ve ölüm korkusu gibi insanlığın bütün duyguları yansıtılmış. Bu yüzden binlerce yıl Mezopotamya’da ve komşu ülkelerde sevilen bir destan olarak varlığını korumuş, her çağdaki insan onda kendini bulmuştur. Gilgameş öldükten sonra yeraltı dünyasında Tanrı Anunakiler ve Güneş Tanrısı adına yargıçlık yaptığına inanılmış. Ona dualar edilmiş, sihir ve tütsülerle ondan isteklerde bulunulmuştur (ünlü bir ölüden yardım isteme inancı, zamanımızdaki evliyalara kadar gelmiştir).
Gilgameş hakkında çeşitli hikâyeler de uydurulmuştur. Bunlardan biri onun doğumu hakkında olandır. İkincisi de bir krala yazmış olduğu mektup. Bu mektup Güneydoğu Anadolu’da Sultantepe’deki kazıda çıkan bir rahibin evinin kütüphanesinde bulunmuştur. MÖ 7. Yüzyılda yaşamış bu rahip. Bulunan mektupta Gilgameş, adı verilmeyen bir kraldan, arkadaşı Enkidu’ya bir muska yaptırmak için akıl almayacak çoklukta altın, gümüş ve kıymetli taşlar istemiş. Bunun tamamıyla bir şaka veya alay olarak yazıldığı kuşkusuz...
DESTANIN YAZILDIĞI TABLETLERIN ÖZETI

Tablet I

Gilgameş'in çok bilgili olduğu, çok gezdiği, Uruk duvarını yaptırdığı, tapınakları onarttığı, onları bir tasa yazdırttığı, halka verdiği sıkıntı, Enkidu'nun kırlarda yaratılışı, bir tapınak fahişesiyle karşılaştırılması, Gilgameş’in gördüğü rüyalar anlatılıyor.

Tablet II

Fahişinin Enkidu'yu insanlaştırması, uygarlaştırması, Enkidu'nun şehre getirilip Gilgameş ile karşılaşması, arkadaşlık ve sedir ormanlarına gidip oradaki ejderhayı öldürme planı.

Tablet III

Ejderha öldürme planından halk, özellikle yaşlılar endişeli. Gilgameş’in öleceğinden korkuluyor, caydırmak için uğraşılıyor. Enkidu'ya onu koruması öneriliyor. Annesi Tanrıça onu koruması için Güneş Tanrısına dualar ediyor.

Tablet IV

Gilgameş ve Enkidu yola çıkma hazırlıkları yapıyorlar, Güneş Tanrısına kendilerine yardım etmesi için yakarıyorlar. Yola çıkıyorlar. Yolda Gilgameş rüyalar görüyor. Onları Enkidu yorumluyor. Yolda bir ara Gilgameş, bir ara Enkidu korkuyor, fakat birbirlerine cesaret vererek yollarına devam ediyorlar.

Tablet V

Sedir ormanlarına geliyorlar. Ormana yaklaştıklarında canavar geldiklerini fark ediyor. Gilgameş'i uyutuyor. Fakat yine de Güneş Tanrısı'nın da yardımıyla canavarı yakalıyorlar. O, öldürmemeleri için yakarsa da aldırmıyor, öldürüyorlar. Ormandan kestikleri ağaçları Fırat Nehri üzerinde Uruk'a gönderiyorlar.

Tablet VI

Uruk'a döndüklerinde Tanrıça İştar Gilgameş'e evlenme teklif ediyor. O kabul etmeyince gök boğasını Uruk'a saldırtıyor Tanrıça. Onu da Enkidu ile birlikte öldürüyorlar, hatta sağ kalçasını Tanrıçanın yüzüne fırlatıyor Enkidu. Bunun için Tanrıça ikisini de lanetliyor. Fakat onlar aldırmıyor, sarayda şenlikler yapıyorlar.

Tablet VII

Enkidu rüyasında kendisinin cezalandırılacağını görüyor. Hastalanıyor. Onu kırlardan getirenlere lanetler yağdırıyor. Fakat Güneş Tanrısı onun haksız olduğunu anlatarak, onu sakinleştiriyor. Enkidu ölüyor.

Tablet VIII

Bu tablet çok kırık. En az 175 satır okunamıyor. Anlaşılan yerlerine göre Gilgameş arkadaşının ölümünden dolayı üzüntülerini ağıt şeklinde anlatıyor. Birlikte yaptıkları işleri sayıp döküyor. Herkesin, her şeyin kendisi gibi yas tutmasını söylüyor. Arkadaşı için bir heykel yaptırıyor.

Tablet IX

Gilgameş arkadaşının ölümünden sonra kendisinin de öleceğini düşünerek korkuya kapılıyor ve ölümsüzlüğü aramak ve biraz huzur bulmak için yollara düşüyor. Bir dağda akrep görüntüsünde insanlara rastlıyor. Onların dağin kapısını açmalarıyla karanlıklar içinde yoluna devam ederek bir mücevher bahçesine geliyor.

Tablet X

Gilgameş yoluna devam ederek deniz kenarına ulaşıyor. Orada bulunan içki evini işleten kadınla karşılaşıyor. Ona ne aradığını söylüyor. Kadın bundan vazgeçmesini, kimsenin ölümsüzlüğü bulamadığını, elinde olan günlerin tadını çıkarmasını öneriyor. Gilgameş'in ısrarı üzerine onu ilk ve son ölümsüzlüğü bulan adamın yanına götürecek kayıkçıyı gösteriyor. Kayıkçı, kürekler hazırlattırıyor Gilgameş'e. Birlikte denizi geçiyorlar, çok tehlikeli yer olan ölülerin götürüldüğü sudan da geçerek Tanrıların cennetine, ölümsüzlüğü bulan Utanapiştim'in bulunduğu yere ulaşıyorlar. Gilgameş, Utanapiştim'e bütün başından geçenleri anlatıyor ve arkadaşı gibi ölmek istemediğini, kendisi gibi ölümsüz olmak istediğinden ona geldiğini söylüyor. Utanapiştim bunun olmayacağını, çünkü ölümsüzlüğü Tanrıların ona verdiğini, onların bir daha böyle bir şey yapmayacaklarını anlatmaya çalışıyor.

Tablet XI (En iyi Korunmuş Tablet)

Utanapiştim, Gilgameş'e ölümsüzlüğü nasıl bulduğunu anlatıyor: Tanrılar, toplantılarında, bir tufan yapıp bütün yarattıklarını ortadan kaldırmaya karar veriyorlar. Bilgelik Tanrısı ona durumu bildirip bir gemi yaparak ailesini ve mümkün olanları kurtarmasını söylüyor. Utanapiştim söylenenleri yapıyor. Tufan başlıyor, altı gün yedi gece sürüyor. Yedinci gün gemiden çıkarak Tanrılara kurban sunuyor. Tufana karar veren Tanrı yaptığı suça karşılık Utanapiştim'e ölümsüzlüğü veriyor. Gilgameş'e yedi gün uykusuz kalma testi yapılıyor. Onu da başaramıyor. Geri dönerken boş elle gitmemesi için Utanapiştim ona su altında olan gençlik otunu bulursa hiç olmazsa yeniden gençleşebileceğini söylüyor. Gilgameş otu buluyor, fakat onu da yılan yiyor. Tamamıyla hayal kırıklığına uğramış olan Gilgameş büyük bir üzüntüyle şehrine geri dönüyor.

Tablet XII

Daha önce belirttiğimiz gibi, bu tablette yazılanlar Gilgameş destanına ait değil. O “Gilgameş, Enkidu ve Yeraltı Dünyası” olarak adlandırılan ayrı bir Gilgameş öyküsü. Sümerce ve onun Akad’caya çevirisini kapsıyor. Konusu söyle: Gilgameş 'in tukku ve mukkusu yeraltına düşüyor. Onu nasıl çıkaracak diye üzülürken, Enkidu gidip onu alacağını söylüyor. Gilgameş ona yeraltına giderken, orada onu yakalamasınlar diye temiz elbise giymemesini, sevdiği kadını ve çocuğu öpmemesini, sevmediklerini dövmemesini ve bunlara benzer kuralları yapmamasını öneriyor. Fakat Enkidu yeraltına gidince bu kurallara aldırış etmediği için orada yakalanıyor ve dışarı çıkamıyor. Gilgameş buna çok üzülüyor, Tanrılara onu çıkarmaları için başvuruyor. Hiçbiri yardım etmiyor. Yalnız Bilgelik ve Okyanusların Tanrısı Ea yeraltına bir delik açtırarak Enkidu'nun hayalinin çıkmasını sağlıyor. Orada iki arkadaş kucaklaşıyor. Gilgameş ona yeraltında ne gördüğünü soruyor. O da toz ve kurtlar sarmış vücutları gördüğünü söylüyor. Bir oğlu olanı gördün mü, ne yapıyordu sorusuna, duvara sokulmuş çivide ağladığını, yedi oğlu olanın ise Tanrılar meclisinde oturduğunu anlatıyor. Dünyada kimsesi olmayanlar veya onlara kurban vermeyenlerin ölüleri yerlerde sürünüp artıkları yiyorlarmış. Tablet, başlangıcı gibi son buluyor.

Sümerce Olarak Yazılmış Gilgameş Destanları
1. Gilgameş ve Agga
2. Gilgameş ve Huvava (Humbaba)
3. Gilgameş ve Gök Boğası
4. Gilgameş, Enkidu ve Yeraltı Dünyası
5. Gilgameş'in Ölümü (ne yazık ki, bu çok kırıklı olduğundan anlaşılmıyor).

recepdr isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01 Kasım 2014, 07:05   #2
Co Admin
Miskin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 08 Eylül 2014
Bulunduğu yer: Konya
Konular: 51
Mesajlar: 325
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 9
Miskin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart

Yazı biraz uzun oldu tamamını okuyamadım ama bu destan Babil lerin değil Sümer lerin destanı olarak biliyordum.

__________________


Arkasındaki düşmanı hisseden; önündeki düşmanla savaşamaz.

Cengiz Han
Miskin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23 Eylül 2016, 20:21   #3
Yeni Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 23 Eylül 2016
Konular: 0
Mesajlar: 10
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
dvgv46 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart

elinize sağlık

dvgv46 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
destani, gilgamis, oku

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



WEZ Format +2. Şuan Saat: 12:57.


Powered by vBulletin® Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2019, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0

İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Tarih.gen.tr Tarih Forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Tarih.gen.tr sitesindeki konular yada mesajlar hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler için iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde Tarih.gen.tr yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve gerekli işlemler neticesinde size dönüş yapılacaktır.