Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı
Kapat
   

Geri git   Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı > Makaleler > Tarih Makaleleri

Tarih Makaleleri Tarih Bilimi ile ilgili Yazılan Akademik Makaleler.

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 12 Şubat 2013, 19:18   #1
Yeni Üye
Sevda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 Şubat 2013
Bulunduğu yer: Cyprus
Konular: 606
Mesajlar: 692
Aldığı Beğeni: 2
Beğendikleri: 0
Sevda isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Post Sultan & Şah

Sultan & Şah


(Çaldıran Muharebesi - 1525 yılından bir resim)

O kayıp şairin, zamanlar öncesinde "Bir hadise var cân ile cânân arasında" dediğini sık sık hatırlar, hayıflanırım. Çünkü güneş, can ile canan arasındakinden ziyade rakipler arasındaki hadiselere, kardeşler arasındaki hadiselere şahit olmuş durmadan.

İşte Habil ile Kabil arasındaki hadise, işte Timur ile Yıldırım arasındaki hadise, işte Uzun Hasan ile Fatih arasındaki hadise ve diğerleri. Benim yaşımda olanların 12 Eylül öncesinin anarşi ortamında sık karşılaştığı da aynı hadise idi. Hepsi kardeşi kardeşten ayıran veya kardeşi kardeşe kırdıran hadiseler... Bir de Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki hadise. Biz bu hadisenin adını Çaldıran koymuşuz. Sünnilik veya Alevilik koymuşuz. Türk ile Türkmen, Safevi ile Osmanlı, Sultan ile Şah, Oğuz ile Kayı koymuşuz. Biz bu hadisenin adını İstanbul ile Tebriz koymuşuz.

Bu hadisede dolu iki testi birbiriyle tokuşur ve biri kırılır. Peki ya kırılan ile kıran yer değiştirse ne olurdu dersiniz?!.. Şah ile Sultan arasındaki hadisenin beni etkileyen pek çok yönleri var elbette.[1] Ama araştırmalarım bana öyle yürek yakıcı bir tavır öğretti ki izini sürseniz insanlık macerasını devşirirsiniz. Önce Köroğlu'ya kulak verelim: "Benden selam olsun Bolu Bey'ine / Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır / Ok gıcırtısından, kalkan sesinden / Dağlar sada verip seslenmelidir// Düşman geldi tabur tabur dizildi / Alnımıza kara yazı yazıldı / Tüfek icat oldu mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır."

Bu koçaklamanın gür sadasını Bolu dağlarından Çaldıran sahrasına taşırsanız aynı sesi binlerce Türkmen'in ağzından duyar gibi olursunuz. Çaldıran sahrasının yaslandığı dağlardan esip gelen yakıcı rüzgârların yaladığı bedenler o alev gününde yere düşerken sahrada yalnızca ok gıcırtısı ve kalkan sesi yoktu. Orada ilk defa Türkmen süvarileri top ve tüfek sesi işitip öldüler. Bu ölüm bedenlerden ziyade kimliklerin ölümüydü. Törenin, geleneğin, yol yordamın ölümüydü. Çünkü tüfek icad olmuş, mertlik bozulmuş, eğri kılıç kınında paslanmaya durmuştu.

Çaldıran'da ordu millet olan Türk'ün düzenli ordusuyla aşiret süvarisi çarpışmıştı. Birincisi moderniteyi ve teknolojiyi, ikincisi göçebe gururunu temsil ediyordu. Türkmen süvarilerinin göçebe asabiyeti top ve tüfeklerin gümbürtüsüne uymuyordu. O herc ü merc arasında psikolojileri bozulmuş, at sırtında bile olmayan sefil (!) piyadelerle savaşmak gibi bir tenezzülsüzlük veya onursuzluk içinde şevkleri kırılmıştı. Elbette Çaldıran sahrasındaki savaşı sırf bu yüzden kaybetmediler, ama çoğu sırf bu yüzden öldüler. Kaç yüz yıldır ömrü ırmak boylarında ve at sırtında geçen Ötüken çocukları, savaşmak için hantal top ve tüfekleri taşımaya hiç niyetlenmediler ve diğer kardeşlerinin piyadelik ederek sahiplendikleri namlular önünde can verdiler. Bu namluların sahipleri zamanın gereğince davranıyorlardı, ama karşısındakiler onlardan insana fırlatılan kurşunların hayatı alıp götürmesine içten içe güceniyorlardı. Onlara göre ok, düşmanı yaralayıp etkisiz bırakır ve ölüm yerine civanmertçe bir zaferi getirirdi. Bu yüzdendir ki bir süvarinin, kurşun atan ölümcül bir silahı kullanması cengaverlik ruhuna aykırı düşüyordu. O güne kadar ateşli silahlarla hiç karşılaşmamış göçebe süvarinin Çaldıran'daki kahramanlığı işte bu psikoloji ve hayal kırıklığı ile yere serilmişti. Üstelik bu namluların gümbürtülü seslerine atları da tepki göstermiş, kılıç ve kalkan sesi duyarak şahlanmayı beklerken ilk defa duydukları bu korkunç sadalarla Çaldıran sahrasını birbirine katmışlar, süvarilerine itaatten kalmışlardı.

Tüfeğin icadı ile bozulan mertliğe isyan edenler yalnızca Çaldıran'da görülmemiştir. II. Viyana kuşatması uzayıp da asker sıkıntısı çekildiğinde Osmanlı yeni birliklere ihtiyaç duydu ve Boz-Ulus, Yeni-il, Dul Kadırlı gibi Türkmen boylarından asker istedi. 1691 Ağustosu'nda Salankamen harbine katılan bu askerler ordudaki Kürtler ile birlikte top ateşine dayanamayıp meydandan dönmüşlerdi. Yaptıkları bir korkaklık değildi; hayır, farklı bir algılama biçimiydi. Onlara göre insan savaşacaksa şöyle bir at sırtında, elinde yayı ve okuyla, kılıcı ve kalkanıyla şahlanarak düşman üstüne atılmalıydı.

Asyalı feodal toplumların pek çoğu, modern zamanların savaş teknolojisine bir türlü uyum sağlayamamışlar, üstelik uzun asırlar boyunca düşmanının ateşli silahlarına gerekli önemi de vermemişlerdir. Oysa savaşmak için lenduha silahlar taşımanın "Bir süvari için pratik olmadığı" bahanesi, yalnızca bir bahane idi. Onlara göre at kişnemesinden, ok gıcırtısından, kalkan sesinden dağlar sada verip seslenmeliydi. Süvari birlikleriyle ünlü Memluk ordusu bu yüzden yok olmuş, İran'ın Zaferlü Kürt boyu, Rusya'nın destanlar yazan asilzadeleri veya Japonların onur abidesi samurayları bu yüzden hazin bir son ile yüzleşmişti. Onlara göre savaşmak bir cinayet değil bir sanat olmalıydı ve ateşli silahlar cinayetin başlangıcı oluyordu. Onlar bu yüzden öldüler. Öldüler ve tarih oldular. Öldüler, ama şerefli gözyaşlarıyla öldüler, civanmert yiğitler olarak öldüler.

Çaldıran'da Osmanlı'nın cihangirleri için de destanlar yazıldı. Orada Selim ile İsmail, Hüseyin ile Ömer birbirine denk idi. Her ikisi de birer deha olarak birbirleri üstüne atıldılar. Biri mağlup olacaktı. Oldu.

Gelin biz yine şaire kulak verelim ve hadisenin özünü rakipler üzerinden değil canan üzerinden terennüm edelim, rakipleri canan eyleyelim. O vakit "hadise" de bize gülümseyecektir.

"Bir hadise var can ile canan arasında"

[1] Bugünlerde Şah ile Sultan'ı anlatan bir romanın sonuna geldim. 24 Ağustos'ta Çaldıran sahrasına gidip, Tebriz'de son cümlesini yazacağım inşallah. Güzeller güzeli Taçlı'nın hikâyesi etrafında tarihî hakikatlerin bilinmesi ve açılıma bir katkı niyetine...

İskender Pala
(Zaman, 04.05.2010)

EmpiRes ve Afrodit bu mesaja teşekkür etti
__________________
[CENTER]

[SIZE=3][FONT=Tahoma][SIZE=2][COLOR=Indigo][COLOR=Sienna][COLOR=DarkRed][B][SIZE=1]
Benim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ayım,
Can dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım.
Hayatımın, yaşamımın sebebi Cennetim, Kevser şarabım..[/SIZE][/B]

[SIZE=1][B]Kanuni Sultan Süleyman[/B][/SIZE][/COLOR][/COLOR][/COLOR][/SIZE][/FONT][/SIZE]
[/CENTER]
Sevda isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12 Şubat 2013, 23:38   #2
Özel Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 04 Aralık 2011
Konular: 316
Mesajlar: 872
Aldığı Beğeni: 2
Beğendikleri: 0
EmpiRes isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart Şah & Sultan Romanı üzerine

Yazınızdan sonra Şah & Sultan romanını araştırmaya koyuldum ve uzun ama güzel yazılmış bir eleştiriyi buldum. Eleştiride şöyle yazıyor;

Şah & Sultan Romanı üzerine

Ger derse Fuzuli ki güzellerde vefa var

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır

Son yılların popüler edebiyat ve romancısı Prof. Dr. İskender Pala Bey’in tarihi bir romanı daha okurları ile buluştu. Romanın ana kahramanlarının Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ve Taçlı Hatun oluşu ise muhakkak ki esere olan ilgi ve alakayı kat be kat artırdı.

İskender Bey’in televizyonlarda çıkmadığı TV kanalı herhalde kalmadı.

Bunlardan bir tanesini ben de dinlememiş olsaydım belki romanı okumayacak ve belki bu yazıyı da kaleme almayacaktım.

Ancak orada bir değerlendirme yaparken üç cümlede dört büyük hataya düşmesi ilgimi çekti. Bu defa roman hakkında bir değerlendirme yapmama da yol açtı.

Zira İskender Bey bunun sadece bir roman kurgusu olduğunu belirtmiyor, tarihi hadiselerin doğruluğu üzerinde de ısrarla duruyordu. Hatta daha da ileri giderek tarihi hadiselerin mutlaka belgelere dayandırılması gerektiğini sık sık vurguluyordu.

Nitekim bir tenkide uğramamak için eserinin önsözünde:

“Yazdıklarımı okuyup tarihi açıdan eleştirilerini esirgemeyen değerli dostlarım Prof. Dr. Abdülkadir Özcan ve Doç. Dr. Erhan Afyoncu’ya,” diyerek teşekkürlerini beyan etmesi muhakkak ki kendisinde eserin tarihi olaylara tam bağlı olmasını istediğini gösterirken okuyucuda da bu duyguyu daha da pekiştirmektedir.

İskender Bey’in yukarıdaki bilim adamlarının görüş ve düşüncelerine ne ölçüde kıymet verdiği ve onların yönlendirmesi ile tarihi hadiseleri düzelttiği konusunda doğrusu büyük tereddütlerim oluştu. Zira eserin içerisinde, şayet titiz bir çalışmadan geçirdiler ise, tanıdığım ve değer verdiğim kıymetli bilim adamlarımızın altına imza atamayacakları birçok tarihi bilgi ve kurgu var.

Ancak okuyucu, eserin tarih danışmanı olarak bu kıymetli bilim adamlarının isimlerini gördüğünde, romandaki çarpıtılmış hakikatleri doğru diyerek kabullenecek ve belki de en küçük bir tereddüde mahal kalmadan okuyacaktır.

Bu itibarla eser hakkında küçük bir mütalaa yazmayı ve kıymetli okuyucularımla paylaşmayı uygun buldum.

Fuzuli’nin yukarıdaki beytinde şair sözü yalansız olmaz özdeyişine paralel olarak demek ki isminin başına Prof. unvanı eklenmesi de anlaşılan vaziyeti değiştirmiyor. Prof. Dr. İskender Pala Bey’in tarihi bir romanda tarihin en meşhur şahsiyetleri hakkında bu kadar hata yapması ve romanını bu kadar yanlış bir kurgu üzerine bina etmesi doğrusu anlaşılır bir hadise değildir.


Dilerseniz öncelikle yazarın Haber Türk TV’de 15 Ekim 2010 tarihli Öteki Gündem programında, romanından da esinlenerek söylediği sözlerden başlayalım. İhtimaldir ki okuyucularımızdan büyük bir kısmı da bu söyleşiyi izlemişlerdir.

İskender Pala Bey, Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim’in eline geçen Taçlı Hatun’a ne yapacağını düşünürken hatırına Timur Han’ın Yıldırım Bayezid’in hanımına yaptıklarını getirtmektedir.

İşte bu itibarla o söyleşide bu hadiseyi el alırken şöyle nakletti.

Yıldırım Bayezid Han’ın hanımı Türktü. Ankara savaşı sonrasında Timur Han’ın eline geçince Timur, kendisini çırılçıplak soydurdu ve askerlerine sakilik yaptırdı. Bu utanç dolayısı ile Osmanlı padişahları bir daha Türk kadınlarla evlenmediler. TV’de bunları anlattı.

Romanı okurken bunları neden anlattığının ifadelerini de bulmuş buldum. Şöyle ki:

“(Şah İsmail) Emir Timur ile Sultan Bayezit arasında geçenleri, Timur’un Yıldırım Hanın eşine yaptıklarını çok iyi biliyor ve Sultan Selim’in –o kanlı Selim diyor- Taçlı’ya böyle bir şeyi reva göreceğinden korkuyor. Acaba Selim de Emir Timur gibi davranır, Taçlı’yı soyundurup ordusunun önünde sakilik yaptırarak şerefini paymal eder miydi”? (Şah&Sultan, sh. 225).

Tarihi bir roman yazılırken insan kendi dönemine göre ve düşüncesine göre mi yazar yoksa tarihini yazdığı şahsiyetin düşüncesini mi ele alır. Ben roman ve hikâye yazarı olmadığım için bilemiyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki kahramanını net bir biçimde tarihin mümtaz simalarından seçmiş olduğu halde o tarihi şahsiyeti maddi ve manevi yönleri ile tanımıyorsa veya onun şahsiyetine uygun olarak yazmıyorsa yazdığı kişi o olmaktan uzak olacaktır.

Yazarın burada öncelikle Timur Han’ın şahsiyetini çok iyi tanıması gerekir. Sanırım bu mevzuda “Timur ve Tüzükatı” adlı eseri dikkatle okuması gerekirdi. Üzerinde pek çok araştırmalar yapılan son olarak BKY yayınları arasında “Devlet Yönetmek” adı ile de yayımlanan bu eserden Timur Han’ın hayat ve devlet düsturlarını gösteren on iki maddeyi okusa acaba yazar onun askerlerine, bu kadar rahat içki içirip ortalıkta kadın kız oynattırabilir miydi?


Ben burada sadece birinci düsturunu söylemekle yetinmek istiyorum.

“Allah’ın dinini ve Hazret-i Muhammed’in hükümlerini dünyaya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslamiyet’i tuttum”.

Timur Han “ Biz ki Müluk-ı Turan Emir-i Türkistan’ız. Biz ki Türk oğlu Türküz. Biz ki milletlerin en kadimi ve en ulusu Türk’ün başbuğuyuz” diyerek kişiliğini Türk kültürüne töresine sahip çıktığını da açıkça ortaya koyan bir liderdir. Bu büyük cihangirin, mağlup ve gaza ehli yiğit bir Türk hakanına böyle bir hakareti uygun göreceğine acaba kim inanır. Böyle bir davranışı değil Türk’ün Türk’e, Türk’ün gayri Müslim hükümdarlara dahi uyguladığına dahi bir emsal gösterilebilir mi?

Sultan Alparslan’ın Bizans imparatoruna, Yıldırım Bayezid’in Macar şövalyelerine, Yavuz Sultan Selim’in Memluk hükümdarına karşı davranışlarını bilmek yetişir sanıyorum.

Belki böyle bir muameleyi, en nefret ettiği bir hükümdar olan Şah İsmail’in eşini esir etmiş bulunan Selim Han’dan bekleyebilirsiniz. Ancak onun da hiçbir şekilde Taçlı Hatun’u rencide etmediği ve ulemadan çok sevdiği Tacizade Cafer Çelebi ile evlendirdiği bilinmektedir.

Diğer taraftan İskender Pala Bey’in hiç olmazsa bu durumu en iyi bilecek ve belki bu konuyu Yıldırım Bayezid’in aleyhine mutlaka kullanacak olan Timurlu tarihçilerden Şerefeddin Yezdi ile Nizamüddin Şami’nin eserlerini görmüş olmasını dilerdim. Ne yazık ki onlara da bakmak ihtiyacını hissetmediği anlaşılmaktadır.

Oysa bütün bu kaynaklar Yıldırım Bayezid Han ile Timur Han arasında ilk günden vefatına kadar devam eden görüşmelerin hep hükümdarca cereyan ettiğini ve birbirlerine karşı saygılı ve ölçülü olduklarını açıkça beyan eder. Nitekim Osmanlı tarih yazarlarından Hoca Sadeddin Efendi Yıldırım Bayezid Han’la ilgili bazı iddialara cevap verirken Timurlu tarihçi Şerefeddin Ali Yezdi hakkında şu çarpıcı mütalaada bulunur.

“Şerefeddin Ali Yezdi kitabında bu konuları açıklarken bir tarafı küçültmede Timur’u yükseltmede aşırı ve ileri gider. Hemen hemen bütün yazdıklarını bağnazca dile getirir. Ancak iki padişahın konuşmalarını, görüşmelerini anlattığı zaman saygı ve yüceltme gösterilerinden başka bir görünüş, padişahlığın şanına dokunacak bir tutum ya da davranıştan söz etmez. Bazı Türkçe tarihlerde masalcı babalar padişahın hapse atıldığından, kafese kapatıldığından söz ederler ki, bunlar düzme haberlerdir. Şayet o günlerde buna benzer bir tutum görülmüş olsaydı, Mevlana Şerefeddin bin dereden su getirerek laf kapısını açmak zorunda kalacaktı”.


Gelelim yazarı Haber Türk TV’deki yaptığı diğer hatalara:

“Yıldırım Bayezid Türk olan eşini savaş meydanına getirdi ve o Timur tarafından esir edildi” dedi.

Bir defa esir edilen hanım Türk değildi. Sırp kralı Stefan Lazareviç’in kızkardeşi ( I. Lazar’ın kızı) Despina idi (Kaynaklarda adı Marya ve Olivera diye de geçmektedir).

İkincisi Osmanlılar eşlerini savaş meydanlarına götürmezlerdi. Nitekim Despina da Yıldırım Bayezid’den olan iki kızı ile saklanmış oldukları Yenişehir’de yakalanarak Timur Han’ın katına gönderildiler. Timur Han bunları derhal Yıldırım Bayezid Han’ın yanına gönderdi. Zafername’nin kaydına göre Timur Han bu kızlardan birini torunu Ebubekir Mirza ile evlendirmiştir.

Yıldırım Bayezid’in eşi Despina hanım Müslüman olmamıştı. Şerefeddin Yezdi onun Timur’un sarayında iken İslamiyet’i kabul ettiğini yazar (Uzunçarşılı s. 316).

Bütün bu bilgilerden, Timur Han’ın Bayezid Han’a ve eşine davranışı ile ilgili olarak çıkarılabilecek onlarca kurgudan siz en kötüsünü ve hiç olmazını alıyorsunuz.

Yazar bu elim hadiseden sonra Osmanlı padişahlarının bir daha Türk kızları ile evlenmediklerini de ifade etti.

Gömleğin birinci düğmesi yanlış iliklenirse hepsinin yanlış gideceği açıktır. İşte buna çok açık bir gösterge. Yukarıdaki ifade yazarın tarih bilgisinin de ne kadar zayıf olduğunu gözler önüne sermekteydi. Zira yazarın II. Murad Han’ın Candaroğlu II. İbrahim Bey’in kızı Hatice Hatun ve Amasyalı Şadgeldi Paşanın torunu Yeni Hatun ile Fatih Sultan Mehmed’in Dulkadıroğlu Süleyman beyin kızı Sitti Hatun ile ve II. Bayezid’in de yine Dulkadıroğullarından Alaüdevle beyin kızı (ki Yavuz Sultan Selim Han’ın annesidir) Ayşe Gülbahar Hatun ile evliliklerinden haberdar olmaması anlaşılır bir durum değildir.

Gelelim eserdeki diğer tarihi hatalara:

“Sultan Selim sağ elini bir kartal pençesi gibi açıp Sultan Bayezit’in göğsünü şiddetle ittirmesi ve o yaşlı babanın oturduğu minderde yıkılacak gibi sendelemesi gözümün önünden hiç gitmiyor. … ihtiyar Sultan Bayezit, otuz yıldır hükmettiği devletin elinden gittiğine üzülen bir hükümdar olarak değil de oğlundan böyle bir muamele görme bahtsızlığını yaşayan bir baba olarak çok ama çok içerlemiş olmalıydı. Yalnızca “Oğul beni zebun ettin, inşallah şirpençeler elinde can veresin” diye mırıldanmış, sonra da boynunu bükmüştü” (Şah&Sultan sh. 143).

Hiçbir kaynakta bulunmadığı halde yine hikâyecilerin uydurması ile II. Bayezid Han’ın oğlu Selim Han’a beddua ettiğini işitir dururduk.


Şimdi ise İskender Pala Bey;

Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı

Dizelerini hatırlatırcasına Selim han’a yaşlı babasına bir de sille attırıyor. Artık bir de bu yanlışı düzeltmekle uğraşacağız.

Bir defa Şehzade Selim çok istemesine ve nice kere mektuplar göndermesine rağmen babası ile buluşmaya muvaffak olamamıştı. Devlet adamlarının onu babası ile görüştürmedikleri gibi ayrıca fitne ile çatışmaya da yol açtıkları bilinmektedir. Nitekim Selim Han daha sonra bu durumu:

“Biz muhterem babamızla buluşup, elini öpüp hayır duasını alacak sonra da memleketin ahvalini kendisine arz edecektik. Bizi istemeyen devlet erkânı aramıza duvar gibi girdiler. Oradan uzaklaşmamıza neden oldular” diyecektir.

Olayların devamında saltanatı kendisinden teslim alırken karşı karşıya geleceklerdir. Buradaki hadiseler ise kaynaklarda çok açık ve geniş bir şekilde anlatılmakta olup Selim Han’ın babasına karşı edebinden ve hürmetinden başka bir şey gösterilemez.

II. Bayezid Han da saltanatı oğlu Selim’e teslim ederken ona devlet idaresi ile ilgili nasihatler etmiş ve sonunda “Oğul saltanatın mübarek olsun” diyerek iktidardan çekilmiştir (Bak. Solakzade Tarihi, c. I, sh. 467-468; Tacü’t-Tevarih, c. IV, sh. 94-97).

Nihayet Osmanlı padişahları içerisinde “Veli” unvanı ile yâd edilen bir padişahın devletin temel direği mesabesinde bulunan ve saltanata geçen bir şehzadesine beddua etmesi ne derece doğru olacaktır. Burada evlada beddua etmek devlete, dine beddua etmekle aynı manayı taşımaz mı?

İşte romanın gücü bu noktada ortaya çıkıyor. Eski roman ve hikâyelerdeki yanlışlar İskender Pala beye o kadar işlemiş ki Profesör olmasına rağmen değişmemiş ve kendi romanını yazarken onu yeni yanlışlara da sürüklemiştir.

Yine eserde “Osmanlı yurdunda halkın neye inandığı yöneticilerin hiçbir vakit umurunda olmamıştı… İlla hâkimiyet alanlarına giren olursa tepelemişlerdi” demektedir (Şah&Sultan, sh. 112).

Evet, Osmanlı Devletinde devlete isyan etmenin, padişahın saltanatına göz dikmenin cezasını ve akıbetini herkes bilmektedir. Kardeş katlinin sebebi malumdur.


Ancak “sui misal misal olmaz” iktizasınca buradan hareketle “halkın neye inandığı Osmanlı idarecilerinin umurunda olmazdı” demek Osmanlı Devletini ve onun idarecilerini hiç tanımamak demektir.

Padişahların, halkın neye inandığını istemelerini anlamak için devletin eğitim kurumlarını bu kurumların müfredatını, devletin desteklediği tekke, zaviye ve dergâhların konumunu padişahların bizzat bu dergâhlarla ilişkilerini ve halifelerin birinci vazifesinin dini sıyanet/ korumak olduğunu bilmek eminim ki o iddianın en açık cevabıdır.

Yazar, Yavuz Sultan Selim’in Anadolulu Kızılbaşlara vurduğu darbe konularını işlerken de önce:

“Şah İsmail’e yakın duran ne kadar Kızılbaş var ise yoklama defterlerine yazdırttı” diyor. Sonra Kızılbaşlar için fetva verenleri:

“Devlet yöneticilerinin baskıları ile mi? İştah kabartan tekliflerine tamah ederek mi”, diyerek ayrı bir şüphe getiriyor. Ardından da “Görevlendirilen kimseler iştahla Kızılbaş avına çıktılar.” Diyerek noktalıyor. (Şah&Sultan, sh. 148-150).

Aslında bu konu Faruk Sümer, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Şehabeddin Tekindağ ve günümüz ciddi tarih araştırmacılarının da ortaya koyduğu gibi bugün tam manasıyla aydınlatılmış hususlardan biridir.

Birincisi Selim Han’ın bir defa Kızılbaşları defter ettirmesi son birkaç senedir Anadolu’yu kan ve ateşe boğan Kızılbaşları tespit ettirmekti. Şayet öyle olmasa defter ettirmesine ne gerek vardı. Zira Kızılbaş köyleri tamamen ayrılmış olduğu için genel bir katliam yapacak olsaydı, hiç defter ve tespit ettirmeden emir vermesi gerekmez miydi?

Diğer taraftan Şah İsmail’in sebep olduğu bu karışıklıklar sırasında bir Osmanlı sadrazamının (Hadım Ali Paşa) öldürülmesi, ölü sayısının elli binlere ulaşması, Şehzade Korkud’un bir saldırı sırasında canını güçlükle kurtarması isyanın boyutlarını ve Anadolu’nun düştüğü elim vaziyeti açık bir biçimde göstermektedir ki Selim’in bu tedbirleri almasında bütün ilim adamları müttefiktir. Bugün bir dış devlet diğer bir devleti bölmek ve parçalamak için bu tip tertiplere girişmiş olsa devletlerin alacakları tedbirler neler olurdu?

Oysa İskender Bey’in mütalaalarını doğru kabul edersek âlimleri rüşvetle iş gören kimseler olarak algılayacağız. Şah İsmail’e yakın olanlar denilince bütün aleviler işin içine girecek ve Kızılbaş avı denince de sorgusuz sualsiz bir katliam ortaya çıkacaktır. Böylece hiçbir tarihi delile istinat etmeyen yaklaşım, bir romanda daha tekrar edilmiş olmaktan ve yanlış bir yarayı daha fazla eşelemekten öteye gitmeyecektir.


Son olarak değineceğim önemli bir tarihi hata da elçiler teatisindeki ifadelerdir. Yazar elçilerin gidiş gelişlerindeki mektuplardaki ifadelerin ve gönderilen hediyelerin, sonunda iki hükümdarı da çileden çıkardığından bahisle:

“Ve ikisi de bunları getiren elçileri daha acımasızca öldürttüler. Diri diri derisini yüzdürterek, canlı canlı kazanda kaynatarak, yarı baygın kazığa oturtarak veya gözleri açık kayalardan atıp parçalattırarak… Şahın Sultan’dan farkı, öldürttüğü elçilerin kafatasından şarap içmeyi adet edinmesiydi, işte o kadar” (Şah&Sultan, sh. 180).

Açıkçası bu noktada İskender Bey’in ne yapmak istediğini, okuyucusunu nereye vardırmak ve ne düşündürmek maksadında olduğunu anlayamadım. Her iki hükümdarı da zirvenin doruğunda birer zalim olarak mı sunmak istemektedir. Zira bire on katarak anlatma sanatı bu olsa gerek diye düşünüyorum.

Bir defa Selim Han sadece Şah’tan gelen ilk mektuptaki ifadelere ve elçinin tavır ve davranışlarına sinirlenerek Şah Kulu Akay Bevey’i öldürttü. İşkence ettirdiğine dair hiç bir emare olmadığı gibi sonra gelen elçileri de öldürttüğüne veya böyle bir muameleye tabi tuttuğu hakkında hiçbir bilgi yoktur.

Diğer taraftan Selim Han Safevi hükümdarına hiçbir zaman Sünni bir elçi göndermemiştir. Her defasında yanında esir bulunan Şii halifelerinden birini göndermiştir. Şahın ise kendisinden olanlara bu kadar zulümler yaptığını ve kafataslarından şarap içtiğini söylemek ne kadar akla ve vicdana sığar anlamadım. Hangi tarihi kaynaklarda buldu çözemedim.

Romanın kurgusuna gelince açıkçası onu da beğendiğim söylenemez. Tarihi hadiseler nasıl zıtlık arz ediyorsa kurguda da aynı uygulamalar dikkat çekiyor.

Selim Han’ın can yoldaşı konumundaki Can Hüseyin her meselede bir Sünni gibi değil de bir Şii gibi düşünüyor. En sonunda da Çaldıran savaşında Şah İsmail’in yanında bulunan kardeşi Hasan’ı bizzat kendisi öldürdükten sonra onun yerine geçip Şah’ın hizmetine giriyor. Şah ise bir anda, bu değişikliği hissetmeyecek kadar şaşkın (!) bir kişilik oluveriyor. Keşke Şahın yanındaki Hasan da Selim’in hizmetine girmiş olsaydı. Daha heyecanlı olurdu.

Romanın ana omurgası konumundaki Taçlı Hatun’u ise nasıl anlamak nasıl değerlendirmek gerektiğine karar veremiyorsunuz. Şaha mı âşık, Selim Han’a mı? Çocukluk aşkı Ömer’e mi, yoksa şahın yanına gelişinden ölümüne kadar hiç yanından ayrılmayan Kamber’e mi? Diğer taraftan bu dördünün de tek tutkuyla bağlandığı kişi Taçlı Hatun mu? Neticeyi ve nasıl bir kişilik olduğunu sizler değerlendireceksiniz.


Eh bu kısmı neticede kurgu diyebilirsiniz. Taçlı Hatun’un duygularını yazmıştır da diyebilirsiniz.

Yalnız Taçlı Hatun’un da tarihi bir kişilik olduğunu unutmayalım.

İşte bu safhada belki tüm romancılara bir kez daha şu sualin sorulması gerekiyor. Romancı tarihi şahsiyetleri yazarken o dönemin fikir ve düşünce iklimine girerek onların şahsiyetini, aldıkları eğitimi, inançlarını ve düşüncelerini dikkate alarak mı konuşturmalı yoksa kendi çağındaki insanın veya bizzat kendisinin fikirlerini mi onlara empoze etmelidir?

O zaman sizin kimi yazdığınız ve anlattığınız daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Çetin Altan’ın 24 Şubat 2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Fatih Sultan Mehmed’le ilgili bir yazısına haklı olarak itiraz ederken; “ben fıkra muharriri olarak anılan kişilerin doğruları araştırarak yazmak gibi bir sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Gerçek bir muharrir, asla okuyucusu yanıltmak istemez çünkü (Radikal Kitap, 04. 03. 2005)”. diyen Prof. Dr. İskender Pala Bey’e de şu soruyu sormak benim hakkımdır.

Aynı duyarlılık romancılar için geçerli değil midir? Onların okuyucularına karşı gerçekleri yazmak gibi bir sorumlulukları yok mudur?

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Sevda ve Afrodit bu mesaja teşekkür etti
EmpiRes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
sah, sultan, veamp, şah

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



WEZ Format +2. Şuan Saat: 01:01.


Powered by vBulletin® Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2021, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0

İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Tarih.gen.tr Tarih Forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Tarih.gen.tr sitesindeki konular yada mesajlar hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler için iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde Tarih.gen.tr yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve gerekli işlemler neticesinde size dönüş yapılacaktır.