Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı
Kapat
   

Geri git   Tarih Forum, Tarih, Forum Tarih, Forum, Tarih Portalı > İlkçağ ve Medeniyetleri Tarihi > Tarih Öncesi Çağlar

Tarih Öncesi Çağlar Yazının Bulunmadan Önceki Tarihi Çağlar Hakkında Bilgiler Bu Bölümde..

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 13 Nisan 2015, 23:00   #1
Özel Üye
Avatar Yok
 
Üyelik tarihi: 29 Mart 2015
Konular: 16
Mesajlar: 24
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
muhali isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Standart Uygarlık Süreci-3

İnsanlık Tarihinde Toplumsal Sınıfların Doğuşu

Türkiye’de, Orta Asya kökenli, yani Türk kökenli Türkler olarak bir çok sorunumuz var; doğduğumuz anda sanki adı “sorun/problem” olan bir kalıbın içine düşeriz. Bununla birlikte, en yakıcı sorunumuz her zaman ve her mekanda “yöneten” değil, “yönetilen” olmamızdır. Zaten bu sorun diğer sorunlarımıza analık eder. Benim sorunum ise, bu ana sorunun nedenini/nedenlerini sorun edinmemdir.

Marksist söylemle ifade etmek istersek, Türkiye’de Türk kökenli Türkler (her Türkçe konuşan Türk değildir) “yönetilen sınıf”ı oluştururlar. Toplum sınıfı belirli özelliklere sahip olan kişilerden oluşan bir kategoridir. Bu grubun toplumsal konumu aynı ya da benzerdir; aynı ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarda yaşarlar. Bu grup ya da sınıf, birlik ve bütünlüğünü kişisel değil, grubun ortak çıkarlarını amaçlayan kollektif eylemler belirler. Buradan da anlaşıldığı gibi, Marksist teoride toplumsal sınıf ırk, inanç, cinsiyet, vb benzerliklerle oluşmaz; tam tersine bunları yadsıyarak “kollektif yararı” temel alır.

Oysa, Türkiye pratiğinde teorinin tam tersi bir durum izlenir: Türkiye’de egemen sınıf tek bir ırktan oluşmaktadır. Bu yabancı tekel, Türk halkın uygarlık sürecinde çok gerilerde kalmasının bir soncu olarak evrensel kültürel normlara sahip olamamasının neden olduğu cahilliğinden, yoksulluğundan, dargörüşlülüğünden, kör inançlarından, eblehliğinden, tembelliğinden, ahlak kusurlarından yararlanarak onları köle halinde tutuyor. Orta Asya kökenli Türk halkın, kendi içinden bin bir zorlukla çıkan köle olmayacak/olamayacak bilinçte olan, enerjik, zeki, değişik alanlarda çok sayıda kitap okumuş, gözlem yapmış; Batı kültürünün değerlerini içselleştirmiş, yeteri kadar beslenen, giyinen, barınan; kısacası temel insani ihtiyaçlar bakımından doyuma ulaşmış ve geniş görüşlülüğü bütün insanların mutluluğunu kapsayan; Ahlakça hemen hemen kusursuz, bilimi rehber edinenlerin önüne siyasette, ekonomide, asker–sivil bürokraside, üniversitelerde set çekiliyor; bakan, müsteşar, genel müdür, vali, general, emniyet müdürü, profesör, rektör, dekan, şb. Müdür, okul müdürü, vb olamıyorlar. Kısacası, asker-sivil bürokrasi ayağından tepesine kadar Türk Kızılbaşlara yasak.

Türkiye Türkleri olarak, her şey den önce, egemen ırkın , yönettiği halkın dikkatini her zaman –o günün koşullarına göre- kendi üzerinden başka tarafa, örneğin Alevi-Sünni, sağ-sol, laik-anti laik, Türk-Kürt, vb çevirmekte, ustalığını anlayabilmeli/görebilmeliyiz. Bunun için, daha dün denilebilecek zaman diliminde "etrak-ı bi-idrak" denilerek hayvan derekesine indirilen/aşağılanan, bugünde adam yerien konulmayan Türkmen kökenli halkın, Türk görünen ama Türk olmayan egemen ırkın yönlendirdiği yüzeysel görüşlerin ötesine, derine bakma yeteneğinin gelişmesi şarttır; bize gösterilen uyduruk senaryoların yazıcılarını ve aktörlerini görebilmenin yanında yaşadığımız zamanın çok gerilerinde kalanları da görebilmeliyiz. Bu bağlamda, uygarlık tarihini ve bu süreçte Eski Türk topluluklarının yaşam biçimlerini –bilinebildiği kadarıyla- değerlendirebilmeliyiz. Bu amaçla, “İnsanlık Tarihinde Sınıflar”, “Bilimsel Düşüncenin Doğuşu”, “Antik Yunan”, “Ortaçağ”, “Rönesans”, “Aydınlanma Çağı” gibi uygarlık tarihinin değişik evreleri ile ilintili derlemler yaparak özetlemeye çalışacağım. Yeri geldikçe Uygar toplumların kültürel değerleri ile Türk Moğol göçebelerin kültürel değerlerini karşılaştırmalı olarak vermeye çalışacağım.

Tarihe Din açısından Değil, Maddi Açıdan Bakış

İnsan, hareket eden, topluluk içinde yaşayan ve bu nedenle de konuşan bir varlıktır.

“Topluluk içinde yaşama ihtiyacı, insanlar arsındaki bütün ilişkileri ayarlamaktadır. İnsanın topluluk hayatı, bireysel hayatından önce gelmektedir. İnsanın uygarlı tarihinde, temelleri topluluk hayatı içerisinde bulunmayan hiçbir hayat şekline rastlamak mümkün değildir. İnsan topluluklarının dışında hiçbir insani varlığa rastlamak da mümkün değildir.” (Alfred Adler , İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası yayınları, s: 129).

Çünkü insan zayıf bir varlıktır. Bir takım yapay araçlar( makineler) olmadan tek başına doğaya karşı koyamaz. Makineler kültür ürünüdür, tek başına bir insanın kültürü olamayacağına göre, makine de üretemez ve bu nedenle soyunu sürdüremezdi. Kısacası insan, uygun bir ortamda yaşayabilir. Bu uygun ortamı da ancak topluluk (sosyal) yaşam sağlayabilir, çünkü sosyal yaşamda “iş bölümü “ vardır.

“Sosyal hayat bir zorunluluk haline gelmiştir, çünkü her insan kendini belli bir gruba bağımlı kıldığı topluluk hayatı ve iş bölümü olmasaydı, insan türü varlığını sürdürmezdi. Ancak (aslında uygarlığın ta kendisi olan) iş bölümü, insanın sahip olduğu her şeyden sorumlu olan o saldırma ve savunma araçlarını insanlığın yayarına sunabilmiştir. Ancak iş bölümünü öğrendikten sonradır ki, insan kendi kendini göstermek imkanını bulabilmiştir.” (A. Adler: Agy, s: 130.)

İnsanlar birarda yaşam zorundalar ancak ne zaman ve nasıl birarda yaşamayı öğrendiler ve nasıl yaşadılar? Bu soruların kesin yanıtı henüz yok. Başka bir söylemle, insanlık, yazıyı ilk kez Sümer toplumuyla birlikte İ.Ö. 4000’lerden itibaren kullandığı halde, İ.Ö. 1200 yıllarından önceki, yani Demir Çağı (Tarım Devrimi= Uygarlık) başlangıcından önceki dönemi açık bir şekilde bilinemiyor. Söz konusu dönemin insan topluluklarının sosyolojik analizini yapan sonraki devirlerde yazılan eserler, Marksist düşünceyi temel alarak geçmiş zamanlardaki toplumsal yapıları/işleyişleri aydınlatmaya çalışırlar. Bu simülasyona (canlandırmaya) temel olarak 16. yüzyılda Amerika kıtasındaki yerlilerin (Kızılderililerin) yaşantısı alınmıştır. Levis Henry Morgan(1818 -1881) adındaki bir araştırıcının 40 yıl süren alan çalışmasında yaptığı gözlemlerin/incelemelerin sonuçlarını Alman düşünürü Friedrich Engels temel veriler olarak kabul ederek ve Eski Yunan ve Roma yazılı eserlerindeki verilerle daha da zenginleştirerek geçmişe yönelik sosyal modeli teorize etmiştir. Bu model, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni “ şeklinde Türkçe’ye de çevrilmiştir. Daha sonraları Komünist Manifesto; İlkel, Köleci ve Feodal toplum; Komünist Ahlak, vb yüzlerce/ binlerce kitap, makale yazılmıştır. Bunların tümünde temel alınan toplumsal model 16.yüzyılın Amerika kıtasının yerlilerinin yaşam biçimidir.
Friedrich Engels(1820-1895), Komünist Manifesto’ya 1890’da yazdığı bir ekte, “

”...1847’de toplumun tarih öncesi, kayıtlı tarihten önce de varolan toplumsal örgütlenme pek bilinmiyordu. O günden bugüne (1888’e) Haxthausen Rusya’da ortak toprak mülkiyetini ortaya çıkardı: Maurere bunun tarihte bütün Cermen (Alman) boylarının çıktığı toplumsal temel olduğunu kanıtladı: yavaş yavaş köy topluluklarının; Hindistan’dan İrlanda’ya dek her yerde toplumun ilkel biçimi olduğu bulundu. Bu ilkel komünist toplumu iç örgütlenişi, örnek biçimiyle, Morgan’ın sopun gerçek niteliğiyle boy içindeki konumunu üstün biçimde ortaya koyuşuyla gözler önüne serildi. Bu eski toplulukların çözülmesiyle birlikte toplumun ayrı ayrı, sonunda da birbirine karşıt sınıflara bölünüşü başlar. Ben, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde bu çözülme sürecini izlemeye çalıştım” der. ( Komünist Manifesto,s: 139).

İnsanlığın topluluk yaşamının kesin şekilde bilinmeyen ancak tahmin edilen başlangıcından günümüze kadar olan süreçteki tüm insan topluluklarının yapısı(hiyerarşinin biçimlenişi, kadın-erkeğin statüsü, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, efendi-köle, yöneten-yönetilen ilişkisi, vb) hakkında egemen olan düşünce, 1848’de “Komünist Manifesto”yu yayımlayarak insanlığın dikkatini çok farklı bir yöne; “sınıf savaşları”na çeviren Karl Marx ve Friedrich Engels’in düşünceleri olmuştur. Yani, insan toplumlarının, ilkel kabile yaşantısından günümüzün çağdaş ulus toplumlarına ulaşıncaya kadar geçirdikleri ekonomik-siyasal-sosyal evreler (aşamalar) Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1840’lardaki öngörülerine dayandırılır;

“Düşüncelerimizin önemli bir yönü, Marx ve Engels’in belirtmiş olduğu gibi, toplumun materyalist bir tabakalandırılışına dayanmaktadır. Bu yazarların öğretilerine göre, ekonomik temel, bir milletin içersinde yaşadığı teknik kalıplar, “ideal, mantıksal üst-yapı”, bireylerin düşüncelerini ve davranışlarını belirlemektedir.“ ( Alfred Adler , İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası yayınları, s: 128)


Sınıfsız Toplum:Karanlık Devir

Marksist kurama göre, bilinmeyen tarihlerden günümüzden yaklaşık 5000-7000 yıl öncesine, Lewis Morgan’ın kronolojisine göre “barbarlık dönemi”nin ortalarına kadar, insanlar kabileler, aşiretler halinde yaşıyorlardı; onları bir arada üretim faaliyetlerine yönlendiren güç “kandaş bağlar”dı. Böyle bir kabile toplumunun( kandaş toplum) yaşam biçimi eşitlikçi, dayanışmacı ve hoşgörülüdür. Bunun anlamı şudur; henüz özel mülkiyet insan düşüncesinde yoktur, bütün üretim aşiret için ve gereksinim kadar yapılır, aşirette herkes eşittir. Bu topluluk yapısı Marksist literatürde “komün” olarak geçer. Komünist Manifesto’da “ komün” ya da “ilkel komünist toplum”dan sıkça söz edilmektedir. “Komün, Fransa’da, yeni yeni ortaya çıkan kentlerin daha derebeyleriyle efendilerinden yerel özerkliklerini “üçüncü katman” olarak siyasal haklarını koparmadan önce bile aldıkları addı.” (Komünist Manifesto, s: 41). Ancak, Marksist literatürde ”komün” tam olarak zamanlanmayan bir dönemde “var” oldukları “tahmin” edilen “eşitlikçi=kandaş” toplulukları nitelemek için kullanılılmıştır.

Bu arkaik (ilkel) topluluklar bilinmeyen zamanlardan yine bilinmeyen zamana kadar avcı-göçebe kandaş kabileler halinde yaşamışlardı. Kandaş birimler sınıflara bölünmemişti; kabillerin bir kısmı, kendileri çalışmaksızın, diğerlerinin emeğinin bir kısmına sürekli ve düzenli olarak henüz el koymuyordu, kısacası henüz “Devlet” yoktu. Ama, bir zaman geldi ( neolitik devrim) bu kabileler artık göçebelikten yerleşik yaşama geçmeye başladılar ve böylece ilk köyler oluştu. Ancak, yine bu topluluklar “eşitlik” içinde yaşarlar.
Marksist düşünce, bir yandan ilk insan topluluklarını (komünal toplum) arkaik (ilkel), hatta ebleh ( geri zekalı), olarak nitelerken,
“İlkel komünal toplumun yaslandığı üretici güçler düzeyi, doğaya fazla yakın, adata göbek bağıyla bağlı kaldığı insanın düşüncesini kıtlar, onu ağır koşullar altında ezer ve eblehleştirir aynı zamanda. “ (Komünist Ahlak ?, Komünist Manifesto ?)

diğer yandan idealaleştirir; insanlığa evrensel bir model olarak sunar. İnsanlığın sonunda ulaşacağı devletsiz bu toplum modelinde sınıflar olmayacağından ezen-ezilen de olmayacaktır.

“İlkel toplum doğası gereği eşitlik üzerine kuruludur. Her insan kendisinin ve eylemlerinin efendisidir; bu eylemler sonucu ortaya çıkacak ürünlerin dolaşımı üzerinde egemendir; yalnızca kendileri için harekete geçer, dolaşım yasasının insanı ürününe yabancılaştıran yanlandıran etkilenmezler.”(Pierre Claster: Devlete Karşı Toplum. Çev: Nedim Demirtaş, s: 154.).

İşte bu insanlığın kesin olarak bilinmeyen (karanlık) dönemi bir takım ideolojik kurgularla canlandırılmaya ve ilkel topluluk yaşamı da materyalist dünya görüşüne sahip araştırıcılar tarafından idealize edilerek insanlığın geleceğine bir umut olarak sunulmuştur.

“ … komünist için sorun, mevcut dünyayı köklü bir biçimde dönüştürmek ( revolutionieren), var olan duruma pratik olarak saldırmak ve onu değiştirmektir.” ( K. Marx, F. Engels: Alman İdeolojisi, s 49)

Bu arkaik topluluklara model oluşturan 17.yüzyılda bile avcı-toplayı yaşamlarını sürdüren Amerika yerlilerinin toplum yapısı yüceltilmiştir:
“Brezilya'ya giden ilk gezginler ve etnografların binlerce kez altını çizdiklerine göre, bir yerli şefte gözlenen en büyük eksiklik, tam otorite sahibi olmayışıdır; siyasal işlev, toplum içerisinde hemen hemen hiçbir farklılaşma yaratmamış gibidir. Elimize ulaşan belgelerin dağınıklığına ve yetersizliğine karşın bu çok canlı demokrasinin izlerini her yerde görebiliriz, öyle ki bütün bir Amerika kıtasına damgasını basar.” ( Clastres, Agy,s: 25.)

Türk tarih yazıcılığında da tarihe Marksist açıdan bakanlar eski Türk toplulukları için benzer nitelemelerde bulunurlar. Türk göçebe topluluklarının savaş ve barış zamanlarında önderleri vardı.
“Ancak bu önderler yüz binlerce yıldan beri üretim sürecinin denetimini adım adım ele geçiren bir zümrenin, buna paralel olarak otoriteyi de kendi elinde toplamaya yöneliminden kaynaklanmıyordu. Otorite tüm kabilenin otoritesiydi. Özetle, “devlet” henüz olmadığından, devletin vazgeçilmez unsurlarından ordu (yasal şiddet tekeli) ve bürokrasi yoktu” .( Ed: Sina Akşin: Türkiye Tarihi, H. Berktay, s-34).

Savaş, barış, göç yabancıların kandaşlığa kabulü veya öldürülmesi gibi önemli kararların alınmasına herkes katılmaktaydı.

“Kısacası, toplum vardı, insanlar vardı, onların üretim faaliyeti ve bunun etrafında bir örgütlenmeleri vardı, belli bir ekonomi vardı, fakat ırsi devamlılıklarla örülen bir hakim sınıfın istikrarlı iktidar ve şiddet tekeli olarak devlet de, artık sınıflara ayrılmış bir toplumu kandaş demokrasiyle değil, bu devlet aracılığıyla yönetme sanatı olarak siyaset de tanınmıyordu” Halil Berktay, Agy: 44-45)

Tıpkı Kızılderili ilkel kabilelerinin yaşamlarının yüceltilmesi gibi, Türk göçebelerinin yaşamları da idealize edilerek, hem de materyalist dünya görüşüne sahip araştırıcılar tarafından,“askeri demokrasi” veya “kan kardeşliği anayasası” olarak nitelendirilmiştir. Atilla öncesinde Hun topluluklarında özel haller dışında iktidarın olmayışını, Doğan Avcıoğlu, “askeri demokrasi” olarak tanımlamıştır:

“Kısacası, Hun boyları, Çin Tanhu devletinin çöküşünde sonra 400 yüz yıl kadar “askeri demokratik topluluklar ”olarak, dağınık biçimde yaşarlar.” ( D. Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, s: 101)

Marksist Hikmet Kıvılcımlı ise, Türk topluluklarının “sosyal sınıfları bulunmayan” ve bu nedenle de toplumsal kurallarının “kandaşlık” gelenek-göreneklerine göre belirlendiği –tarihsiz, dolayısıyla karanlık- evresini “İlkel sosyalizm çağı” olarak adlandırmıştır:

“Barbar, ilkel de kalsa, 'sosyalist bir kamu düzeni'nin çocuğu idi. Eşitsizlik bilmiyordu. O yüzden yalanı ve korkuyu kendi içine sokmayan alabildiğine ülkücü yiğitti. Böyle yüce karakterli kişilerden derleşik olan barbar topluluğu, ne denli az kalabalık olurlarsa olsun, var olan bütün üyeleriyle bir tek vücut gibi düşünüp davranıyordu” Hikmet Kıvılcımlı’dan akt: D. Avcıoğlu, Agy).

Materyalizmin evrensel kuramında ilkel topluluklar için –yukarıda değinildiği gibi- 17 yüzyıldaki Kızılderili kabilelerinin yaşamı örnek alınmıştı. Eski Türklerin sosyolojik analizlerinde de –aynı coğrafyada aynı yaşamı sürdüren ve ırksal yakınlığı bulunan- 12 yüzyıl Moğol kabile yaşantısı model olarak alınmıştır. Bu konuda Yüksek Sovyet Akademisi üyesi Boris Yakovleviç Vladimirtsov’in Moğolistan’da 30 yıl yaptığı gözlemlere dayanarak yazdığı “Moğolların İçtimai Teşkilatı” adlı eser temel kaynaklardan biridir. Vladimirtsov, 11. ve 12. yüzyıllardaki Moğol kabile yaşantısının eskisinden farklı olduğunu ileri sürerek önceki ilkel yaşam konusunda net bilgimiz yok demiştir:

“ XI –XII. yüzyıl Moğol kabile toplumu eski pirmitiv (ilkel) kabile yaşamından oldukça uzaklaşmıştı. Moğol aşiretlerine dahil kabileler inhiale (dağılmaya, çözülmeye) yüz tutmuşlardı. Bu gelişme devirleri hakkında açık ve kesin kaynaklaryoktur.”....pek eski zamanlarda, ancak menkıbelerde söylenen asırlarda, Moğol kabilesi “ büyüğü ve küçüğü , iyisi ve fenası , başı ve ayağı bulunmayan, hepsi de müsavi (eşit) olan ve yalnız akraba urux (boy)’lardan teşekkül etmiş olabilir(Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s:108.)

Kısacası, Türkler de dahil Asya göçebe toplumlarının sınıfsız, yani hereksin eşit olduğu yaşantıları kesin bir şekilde bilinemiyor. En iyi incelenmiş olan Moğol göçebe kabilelerinde bile bu devre (herkesin eşit olduğu) karanlıktır. Moğolların Gizli Tarihi’nde şöyle bir hikaye anlatılır:

“Anaları Alan-hoa (Dobun-Mergan)’nın ölümünden sonra, Cengiz Han’ın kabilesi Borjigin soyunun ceddi Bodoncar’a diğer dört kardeşi, akılsız ve zayıf” diyerek babalarının malından pay vermezler. Bunun üzerine Bodoncar kabilesini terk ederek Onan nehri boyunca akıntı istikametinde giderken, göç halindeki başka bir Moğol kabilesine rastlar. Kabile halkı Bodoncar’a iyi davranır, ona yiyecek veriler, birlikte kımız içerler. Bondancar’ın ağbeyi Buhu-hatagi, Bodoncar’ı aramaya çıkar ve o kabilenin içinde bulur. “Bodoncar, büyük kardeşi Buhu-hatagi'nin peşinden at üzerinde koşarken: ‘Kardeşim, kardeşim! Vücudun bir başı, elbisenin de yakası olması iyidir !’ dedi. Kardeşi Buhu-hatagi bu sözden hiçbir mana çıkaramadı. Bundan sonra yine aynı sözü söyledi ise de büyük kardeşi yine anlamadı ve hiçbir cevap ta vermedi. Bodoncar yol üzerinde sözlerini bir daha tekrarladı. Bunun üzerine büyük kardeşi: ‘Deminden beri söylenip durduğun nedir ? dedi. Bodoncar: ‘Bu anda Tunggelik nehri civarında bulunan halk içerisinde herkes müsavi (eşit) olup, orada büyükle küçük, fena ile iyi ve başla ayak arasında fark gözetilmiyor. Bu kabile kolay ele gecer. Şunları basıp yağma edelim!’ dedi. Buna karşı büyük kardeşi: ‘Peki, öyle ise eve dönelim de büyük ve küçük kardeşlerimizle müzakere edip kabileyi basalım’ dedi. Eve geldikten sonra bütün kardeşler bir arada konuşarak atlarına bindiler, Bodoncar'ı da öncü olarak gönderdiler. Beş kardeş birlikte bu halkı yağma ettikten sonra, at sürüsüne, yiyecek, hizmetçi ve ikametgaha sahip oldular.” (Moğolların Gizli Tarihi, s:9-11. Çeviren Prof. Dr. Aqhmet Temir. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.)

Görüldüğü gibi, eşitlik döneminin kanıtı sözlü aktarılan, zamandan ve mekandan kopuk bir efsanedir. Bununla birlikte, gerek geçimlerini avcılık-toplayıcılıkla sürdüren Kızılderili kabilelerde gerekse hayvan sürüleri besleyen Türk- Moğol kabilelerinde ayırıcı kültür özelliklerinin yokluğu da herkesin eşit statüde olmasına katkı yapıyordu. Moğol göçebe kabileleri hakkında bir Ermeni yazar şaşkınlıkla “ efendilerle uşaklar aynı yemeği yiyor “ dereken gerçekte efendi ve kölenin olduğunu, ancak bozkır yaşamının her ikisine de aynı koşulları dayattığını belirtmiş olur. Buna karşın, tarım toplumunda “efendi” ile “ köle”nin durumu çok farklıdır; çünkü o toplumda “refah: konfor” vardır. Dolayısıyla, tarım toplumunda sınıfların sınırları çok keskindir, görece “eşitlik”ten bile söz edilmez. Asırlarca basit bir yaşam süren göçebeler de, tarım toplumlarının etkisiyle farklılaşmaya, eski geleneklerinden kopmaya başlarlar. Moğol göçebelerdeki bu durumu Çinli bir devlet görevlisi şöyle belirtir:

“ Onlara yazılı bilgi bırakılmamıştı. Onlar asırlarca kaygusuz ve kendi hallerinde yaşamışlardır. Meng Hung, Moğol vahşilerinin hallerinde “eski çağların bozulmamış adetlerini gördükten başka Çin kültürünün tesir ile bu sadeliğin bertaraf edildiğine üzülür: ‘yazık ki, şimdiki hocaları, kendi memleketlerini terk eden King devletinin memurlarıdır. Şimdiki kargaşalıktan (yani sadelikten) çıkmağa başlıyorlar. Tabii (yani gerçek) semavi emirleri ortadan kaldırıyorlar, aşağı bir kurnazlığa meylediyorlar. Ah kötü bir hal !”(Avcıoğlu: TT, s: 487; Barthold: Türkistan, s: 40).

Marksist kuramın özeti, “orta barbarlık aşaması”na kadar dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış insan toplulukları sosyal sınıfları bulunmayan ve bu nedenle de toplumsal kuralların “kandaşlık” gelenek-göreneklerine göre belirlendiği avcı-toplayıcı-göçbeb topluluklardır. Bu tür topluluklar “arkaik “ (ilkel) dirler. Arkaik toplumun en belirgin özellikleri, “devletsiz” oluşları, “yazı”nın yokluğu ve “geçim ekonomisi”yle yaşamlarını sürdürmeleridir. Yani, kandaş toplum (ilkel:arkaik: kabile toplumu) “eşitlikçi” ve dayanışmacıdır. Ancak, evrim sürecinin bir aşamasında insan düşüncesinde “özel mülkiyet” kavramı gelişmiştir. Bu, toplum sınıflarının ortaya çıkışı, dolayısıyla “sınıflar savaşı”nın temel nedenidir. Dolayısıyla, bundan sonraki süreç (, insanlık tarihi), Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre, sınıf savaşları tarihidir.
“Gelmiş geçmiş bütün toplumun tarihi "sınıf savaşımları” tarihidir.

Tarihin önceki dönemlerinde hemen her yerde toplumun baştan aşağı ayrı ayrı katmanlara bölünerek düzenlenişini, toplumsal konumların çok katmanlı sıralanışını görüyoruz. Eski Roma'da patricius'ları, şövalyeleri, plebeius'ları, köleleri, ortaçağda derebeylerini, vasalları, lonca ustalarını, kalfaları, kulları, ayrıca bu sınıfların hemen hepsinin içinde de yine özgül sıradüzenleri buluyoruz..... Özgür ile köle, patricius ile plebeius, bey ile kul, lonca ustası ile kalfa, kısacası ezen ile ezilen sürekli birbiriyle karşıtlık içinde olmuş, kimileyin örtük kimileyin açık kesintisiz bir savaşım, her defasında toplumun devrim yoluyla dönüştürülmesiyle ya da savaşan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan bir savaşım yürütmüştür”.(
Komünist Manifesto, s: 65.)
Ancak, bir kez daha vurgulayalım ki, insan topluluklarının bir zamanlar sınıfsız, dolayısıyla siyasal iktidardan habersiz oldukları teorilerinin hemen hepsi materyalist dünya görüşünün kuramcıları Karl Marx ve Friedrich Engels’in öngörülerine dayandırılmıştır.

Sınıflı Toplum

Sınıfsız toplumda süreç içinde özel mülkiyet kavramı insan düşüncesinde belirir. Bu, toplumsal sınıfların oluşumu demektir, aynı zamanda. “Özgür insanlarla kölelerarasındaki ayrımın yanı sıra, zenginlerle yoksullar arasındaki ayrım da kendini gösterir.” ( Engels, Agy, s) İnsan evrimleştikçe, Morgan’a göre“Orta Barbarlık aşaması”na geçince, yaşanılan coğrafyanın üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, insanların yaşadıkları süreç farklılaşamaya ve aynı zamanda insan zihniyetinde de büyük değişimler oluşmaya başlar. Bu aşamada bir yandan hayvanlar çoğaltılır, gereksinim fazlası olan et, süt, başka ürünlerle değiştirilirken, diğer yandan “insan” bunları artık kabile (aşiret) için değil, kendisi için üretmeyi planlamaya-uygulamaya başlamayı öğrenir; buna “özel mülkiyet” denir. Kısacası, insan toplulukları basit bazı üretim teknikleri geliştirmeyi başararak doğaya olan bağımlıklarını kırmaya başladığı bu süreçte insanın karakteri ve toplulukların ( aşiretlerin, kabilelerin) yapısı önceki dönmelere göre çok değişir; kollektif mülkiyetten özel mülkiyete dönüşüm bu aşamada başlar. Yani, barbarlığın ortalarına kadar topluluğun her üyesi gereksimi kadar üretirken, bu evrede sürülerin çoğaldığı görülür. Materyalist görüşe göre, özel mülkiyet bu aşamada ortaya çıktı. Yani, süreler aşiretin mülkiyetinden aşiret başkanlarının mülkiyetine geçmeye başladı:

“Sürüler, aşiret ya da gensin ortaklaşa mülkiyetinden, bireysel aile başkanlarının mülkiyetine ne zaman ve nasıl geçti? Şimdiye kadar bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz.. Ama, öz bakımından, bu işin bu aşamada olmuş olması gerekir.” ( Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 189).
Çünkü, iki önemli icat ailenin ve toplumun yapısında önemli değişiklikler yapmıştır. Bunların birincisi, dokuma tezgahı, ikincisi maden filizlerinin dökümü ve işlenmesidir. Bakır, kalay ve bunların alaşımıyla meydana gelen tunç en önemlileriydi. Tunç, etkili aletler ve silahlar yapılmasında kullanılıyordu. Ancak tunç, çakmak taşından yapılan aletlerin yerine kullanılamıyordu. Demir kullanılabilirdir, ancak demir henüz bilinmiyordu. Ancak, süsleme ve süslenme için daha o zamandan, bakır ve tunç’a göre daha büyük bir değere sahip bulunan altın ve gümüş kullanılmasına başlandı. Böylece bir sanayi gelişti. Bütün çalışma kollarındaki —hayvancılık, tarım, ev sanayisi- üretim artışı, insan emek gücüne, kendisine gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. Bu, aynı zamanda her kabile (gens), ev topluluğu ya da karı-koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını artırdı. Yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. Savaş bunları sağladı: savaş tutsakları köle haline getirildiler ( Engels: Agy, S:189).Aile, hayvan sürüsü kadar –hızla çoğalmıyordu. Sürülere gözkulak olmak için daha çok insana gereksinme vardı; bu iş için, üstelik tıpkı hayvan sürüleri gibi çoğaltılabilen, düşman savaş tutsakları kullanabilirdi Birinci büyük toplumsal işbölümü , emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri arttırıp üretimci alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde, zorunlu olarak köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal iş bölümünden, toplumun iki sınıf: efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu.( Engels, Agy, s:66).

Özel mülkiyetle birlikte kölelik olgusu ve kadının alınıp-satılması olguları da ortaya çıkar. Çünkü, hayvan sürülerinin çoğaltılması ve tarımsal üretim, daha fazla emek gerektirdiğinden, insanların bir kısmı diğerlerini savaşlar yoluyla köleleştirmeye başladılar. Bu yolla elde edilen köleler çok önemli üretim araçları olurlar: Sürüler, köle emeği sayesinde, hızla arttı ve kabilenin mülkiyetinden ailelerin mülkiyetine geçmeye başladı. Engels’e göre, hayvanların evcilleştirilip çoğaltılması, o zamana kadar görülmemiş bir zenginlik kaynağı geliştirmiş ve yepyeni toplumsal ilişkiler yaratmıştı.
“Bunun kadar açıkolan bir şey de, kendisi hakkında belgelere sahip bulunduğumuz tarih eşiğinde, daha o zamandan, sürülerin her tarafta aile başkanlarının özel mülkiyetinde olduklarıdır; ...kölelik de, bu andan itibaren türetilmişti. Aşağı aşamada bulunan barbar için, kölenin bir değeri yoktu. Bundan ötürü Amerikan yerlileri, yendikleri düşmanlarına karşı, yukarı bir aşamada bulunan barbarların yaptıklarından bambaşka bir biçimde davranıyorlardı. Erkekler ya öldürülüyor, ya da yenenlerin aşiretine kardeş olarak kabul ediliyorlardı; kadınlarla da, ya evleniliyor ya da onlar da, yaşayan çocuklarıyla birlikte, yenen aşirete kabul ediliyorlardı. Bu aşamada, insan emek-gücü, henüz kendi bakım masraflarını kayda değer bir şekilde aşan bir artı (fazla) sağlamaz. Ama hayvancılık, madenlerin işlenmesi, dokumacılık ve sonunda tarımın başlamasıyla durum adamakıllı değişti. Eskiden elde edilmeleri o kadar kolay olan kadınlar, bir değişim-değeri kazanmışlar ve satın alınır olmuşlardı; emek-gücü için de, özellikle sürüler kesinlikle aile mülkiyeti haline geldiği andan itibaren, aynı şey oldu. Aile, hayvan sürüsü kadar hızla çoğalmıyordu. Sürülere gözkulak olmak için daha çok insana gereksinme vardı; bu iş için, üstelik tıpkı hayvan sürüsü gibi çoğaltılabilen, düşman savaş tutsakları kullanılabilirdi.” ( Engels, Agy, s: 65,66)

Tek Tanrılı dinlerin anası olan Yahudilik de bu aşamada şekillenmeye başlar.
” Peki, bu yeni servet kime aitti? Başlangıçta, hiç kuşkusuz gense ( kabileye). Ama sürüler üzerindeki özel mülkiyet, erkenden gelişmiş olmalıydı. Musa'nın Birinci Kitabı denilen kitabın yazarınca, İbrahim Peygamberin, kendi öz hakkı gereği mi [bir aile topluluğu başkanı olarak], yoksa bir gensin gerçekten soydan geçme başkanı niteliğiyle mi, sürülerinin sahibi olarak kabul edildiğini söylemek güçtür. Ama, İbrahim Peygamberi, modern anlamda bir mülk sahibi (malik) olarak düşünmememiz gerektiği de apaçıktır. “ ( Engels: Agy, )

Eşitlikçi dönemde, yani sınıfsız toplumda, otorite toplumdan şefe doğru, ekonomi ise şeften topluma doğrudur. Çünkü toplum yetenekli, kuvvetli, akıllı ve daha da önemlisi cömert birini, yani talan edilenleri eşit bir şekilde paylaştıran birini liderlikle görevlendiriyor ve ele geçirilen hayvan sürüsü, kadın-kız ve genç erkekler gibi talan ürünlerini (ganimet) paylaşıyor. Bu sürenin – insanlık tarihinde- ne zaman başlayıp , ne zaman bittiği kesin olarak bilinemiyor. Ancak, bir takım teoriler (kuram: faraziye) ve analoji (benzetmelerle, karşılaştırılarak ilişki kurmakla) Neolitik devrime (orta barbarlık aşamasına kadar ) sürüdüğü ileri sürülmüştür.

Tarih bu mesaja teşekkür etti
muhali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
sureci3, uygarlik

« Uygarlik süreci-2 | - »
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



WEZ Format +2. Şuan Saat: 01:16.


Powered by vBulletin® Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2020, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0

İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Tarih.gen.tr Tarih Forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Tarih.gen.tr sitesindeki konular yada mesajlar hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler için iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde Tarih.gen.tr yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve gerekli işlemler neticesinde size dönüş yapılacaktır.