Tarih Genel | Tarih Kütüphanesi - Part 5

Logo Background RSS

» Tarih Genel

  • Le Play Okulu ve Prens Sabahattin
    Yazar Tarih Nisan 27th, 2011 | 12 Yorum var12 yorum Yorum var

    PRENS SABAHADDİNİN LE PLAY OKULU İLE İLİŞKİSİ

    Prens Sabahattin Paris’e yerleştikten sonra hem siyasi faaliyetlerine hem de bilimsel faali­yetlerine devam etti. O dönemde Fransa’da toplumbilim yeni kurulmuş ve A. Comte ve Le Play bu bilimin gelişmesinde iki farklı akımın öncülüğünü yapıyorlardı. Prens bu akımlardan Le Play akımını seçti ve bu akımın temsilcileriyle yakın ilişkiler kurdu. Türkiye’de Le Play akımının öncüsü oldu. Prens Sabahaddin’in görüşlerini daha iyi anlayabilmek için Le Play okulunun görüşlerine değinilmesi gerekecek:

    Bu okulun kurucusu maden mühendisi olan Le Play’dir. Fransız İhtilali döneminde toplum­sal yapıdaki problemler farklı meslek mensubu aydınları bu sorunların çözümüne dair düşünme­ye itmiştir. Le Play de bu sorunları çözmek için harekete geçmiş ve bu akımı kurmuştur. Le Play toplumbilime gözlem tekniğini ilk getiren ve uygulayandır. Birçok toplumbilimci sosyal olayların araştırılmasında gözlem tekniğinden faydalanılması gerektiğini söylemişler ancak bu gözlemin ne üzerinde yapılacağına dair bir öneride bulunmamışlardır. Le Play ise araştırma birimi olarak toplumun en küçük birimi olarak ailenin alınması gerektiğini söyleyerek gözlemin nasıl ve ne üzerine yapılacağını belirten ilk kişidir. Le Play’in gözlem birimi olarak aileyi alış sebepleri şunlardır:

    1-Sosyal olaylar alanında fiziğin atomuna ve biyolojinin hücresine takabül eden bir bilimin bilinmesi gerekiyor ki bu da en küçük zümreleşme tipi olan ailedir.

    2-Aile toplumsal kurumların en basitidir.

    3-Yapısı ve genişliği ne olursa olsun her toplumda vardır.

    4-Eğer bir toplumda aileler bunalımlarına sorunlarına ve gereksinimlerine çare bulamıyorsa bu durumda bulunduğu toplumun yansıtıcısıdır.

    (Devamini Oku)

  • Jön Türk Hareketi İçinde Prens Sabahattin
    Yazar Tarih Nisan 27th, 2011 | Yorum Yok Yorum var

    JÖN TÜRK HAREKETİ VE PRENS SABAHATTİN

    Mahmut Celalettin Paşa’nın ailesiyle birlikte Paris’e yerleşmesinin ardından Jön Türk hare­keti daha da kuvvetlenmiştir. Ancak bazı siyasi tarih kaynaklarına bakıldığında Jön Türkler’le Yeni Osmanlılar’ın karıştırıldığı görülür. Bu nedenle öncelikle bu konu aydınlığa kavuşturu­lacaktır.

    Yeni Osmanlılar Genç Türklerin aksine belli bir ideolojiye sahip değillerdi. Bu örgüt içinde birden çok ideoloji vardı ve bu ideolojiler de kesin ve net bir ayrımla açıklanamazdı. Yeni Os­manlılar’ın muhalefetleri baştaki yöneticiden çok siyasi düzene karşıydı ve siyasi düşünceleri daha çok anayasal monarşi tarafındaydı. Yeni Osmanlılar bürokrasinin üst katmanlarına karşı direnişe geçen memurlar topluluğudur. Herhangi bir parti kurmamış olan bu grubun Jön Türk­ler’den daha gelenekçi oldukları söylenebilir. Ancak ister batı yanlısı ister batı karşıtı olsunlar Yeni Osmanlılar’ın toplumun her kurumuna eleştiriyle yaklaşan, toplumda yeni bir arayışı başlatan, edebiyattan gazeteciliğe, orta eğitimden çocuk terbiyesine, tarihten ekonomiye kadar her alana el atan ve toplumun dikkatini bu konulara çeken, batıyı bütüncül bir yaklaşımla in­celeyen ilk aydın topluluğu olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca Yeni Osmanlılar’ın Jön Türkler’in doğuşunda ilham kaynağı olduğu unutulmamalıdır.[1]

    Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler arasındaki farka kısaca değindikten sonra Prens Sabahattin’in Avrupa’daki faaliyetlerine geçilebilir. Yukarıda da değinildiği gibi Mahmut Celalettin Pa­şa Avrupa’ya geldikten sonra Jön Türk hareketinde de bir güçlenme oldu. Sultan Abdülhamid’in baskı rejimine karşı oluşturulmuş birçok örgüt ve cemiyet vardı ve bunların bir çatı al­tında toplanması gereği ortaya çıktıktan sonra Prens Sabahattin ve kardeşi Lütfullah Bey I.Jön Türk kongresini toplamak için yurt dışında bulunan bütün Jön Türkler’e genel bir çağrı yap­tılar ve yüksek sayıda katılımın gerçekleştirilmesi için finansal destekte bulundular. Kongre­nin yapılacağı haberini duyan Abdülhamid’in tüm engelleme girişimlerine rağmen 4 Şubat 1902 tarihinde kongre başladı ve 9 Şubata kadar sürdü. Kongrenin düzenlenme aşamasında başkanlık için Mahmut Celalettin Paşa düşünülmüştü ancak rahatsızlığı dolayısıyla fahri başkanlığa, kongreyi yönetmek için ise çabalarıyla büyük ilgi ve saygı kazanan Sabahattin Bey seçildi. Kongrede ortaya çıkan iki farklı görüş kongrenin ikiye ayrılmasına ve iki farklı cemi­yetin kurulmasına neden oldu. Birinci grup yalnızca propaganda ve yayın yoluyla inkılâp ya­pılamayacağım, uygar askeri kuvvetlerin de devrim harekatına katılmalarının gerekli olduğu-nu düşünüyor, ikinci grup ise yabancı hükümetlerin müdahalesini davet ederek ülkede ıslahatın yapılabileceğini düşünüyordu. Birinci grup Ahmet Rıza’nın başkanlığında Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurmuşlar, ikinci grup ise Prens Sabahaddin önderliğinde Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Ancak Prens Sabahaddin’in yabancı müdahalesi konusunda şartları vardır. Prens’e göre ülkede yapılacak ihtilalden yabancı bir hükümetin istifade etmemesi için daha önceden bu durumu bertaraf edebilecek, bizim men­faatlerimizle menfaatleri uyuşan, demokratik ve hür bir hükümetle anlaşma yapılmalıdır, an­cak bu durumda yabancı hükümetin müdahalesi menfaatimize olabilir. Ahmet Rıza grubu ise yabancı devletlerin sadece Jön Türk hareketini desteklemelerini istiyorlardı. Kongrenin ikiye ayrılmasında etkili olan düşünce farklılıklarından biri de Ahmet Rıza grubunun amacının Meşrutiyet düzenini getirme ile sınırlı olmasına rağmen Prens Sabahattin grubunun amacının imparatorluğu kurtaracak sebepleri araştırarak ve bunları ortaya koyarak gerekli çözümleri bulmak olduğu söylenebilir. Zira Sabahattin Bey Meşrutiyet düzenini getirmekle çözüme ulaşılamayacağını, şekilsel bir inkılaptan ziyade toplumsal bir inkılaba ihtiyaç olduğunu düşü­nüyordu. Jön Türk Kongresi’nden sonra kongrenin ikiye ayrılması hem Jön Türk hareketini zayıflatmış hem de Abdülhamid istibdadının uzamasına neden olmuştur.[2]

    (Devamini Oku)

  • 1929 Dünya Ekonomik Buhranına Dair
    Yazar Tarih Nisan 24th, 2011 | Yorum Yok Yorum var

    1929 Dünya Ekonomik Buhranına Dair

    1929 dünya ekonomik bunalımına karşı türkiyenin tutumu, türkiyenin aldığı önlemler ve sonuç kısmı

    Osmanlı Devleti geniş bir zaman sürecinde Batı’ya karşı siyasi üstünlüğünü yavaş yavaş kaybederken bu gerileyişin ekonomiye de yansıması gecikmeyecekti. Nitekim her siyasal olayın arka planında belirli iktisadi sonuçların doğduğunu görüyoruz. Bu nedenle 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’yle ilişkiye geçen Batı devletleri artık siyasi tavizlerden çok, koparacakları ekonomik ayrıcalıkları düşünmekteydiler. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, onlar için siyasal bir güç olmaktan çıkmış, hammadde açısından sömürülmesi gereken potansiyel bir değer arz etmekteydi. Ayrıca kendi ürettikleri malları satabilecekleri geniş bir pazar durumundaydı. Bu nedenle Batılı devletler ve özellikle de İngiltere Osmanlı Devleti’ne yakınlaşmayı daha çok siyasi ve askeri bunalımlara denk gelirmiş ve sonuçta da yapmış olduğu bazı siyasi destekler karşısında ilk kez 1838’de Balta Limanı Antlaşması’yla çok önemli ekonomik tavizler koparmıştı. İngiltere’den sonra bu ekonomik imkanlardan diğer Avrupa devletleri de aynı şekilde yararlanmışlardır. Osmanlı Devleti’nin vermiş okluğu bu ekonomik tavizler 19. yüzyıl boyunca hızla artacak ve 1. Dünya Savaşı’na gelinceye kadar Osmanlı Devleti’ni adeta yarı açık bir pazar haline dönüştüreceklerdir. I. Dünya Savaşı esnasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi’nin bu ayrıcalıkları tek taraflı kaldırma çabaları başta müttefikleri olan Almanlar tarafından bile rağbet görmeyince başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

    I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin ekonomik alt yapısı daha da bozularak adeta felç olacaktı. Milli Mücadele yıllarında ekonomiye dair bazı düşünsel yaklaşımlar olmasına rağmen ciddi bir otorite ve yaklaşım ile birikim eksikliği dolayısıyla somut bir yaklaşım ve çözümlemelerden yoksun kalınacaktır. Kurtuluş Savaşı biter ve yeni genç Türk devleti siyasal alanda bir zafer kazanacaktı. İşte bu tarihten itibaren genç cumhuriyetin kadrosu ekonomik sorunların halledilmesi için yoğun bir tartışma ve model arayışına gireceklerdi. O dönem için devletin iktisadi modelini belirlemek salt ekonomik yaklaşımlardan ibaret olmamakla beraber işin içinde siyasi ve ideolojik yaklaşımları da barındırmaktadır. Çünkü bu dönemde ya Batı blokunun kapitalizmi yani tam liberalizmi ya da Rusya’nın dayattığı devlet sosyalizmi revaçta idi. Genç cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları ise siyasi bir basiret göstererek, önemli olan o dönemin siyasi blokları değil, Türkiye’nin iktisadi gerçekleridir diyerek işe el atmışlar ve yapılan çalışmalar sonucunda da ne aşırı liberalizm, ne de katı devletçilik politikası, ikisinin ortasında yani hem devletin yükleneceği sorumluluklar ve hem de özel teşebbüslere yer verilmesi prensipleri kararlaştırılacaktı.

    (Devamini Oku)


sitemap